Gerçekte, çağdaş modern köleliğin şekere batırılmış hali olan “demokrasi” yönetimi, insan fıtratına aykırı, insanı yok etmeye yönelik bir sistemdir. Kurulan içtimaî sistem, cemiyeti bütün insanî değerlerden uzaklaştırmaktadır.

Egemenlerin ideolojisi olan demokrasilerde insan önce kendisine, ardından ailesine, toplumuna, hayatta mensubiyet duyduğu her şeye yabancılaştırılır. Daha sonra yalnızlaştırılıp “bireyselleştirilen” insan, ortak değerler üretilerek onun etrafında kitleselleştirilir. Yani sürüleştirilip kolayca yönetilir.

“Demokrasi”lerde sadece tüketim özgürlüğü vardır. “Tüketimin ‘demokratikleştirilmesi’ kitle iletişim araçlarını kullanan ‘bilinç endüstrisi’ ve hayatın gündelik yaşama biçiminde olumlamacı algılama biçimi, bu acılarımızın ve hayal kırıklıklarımızın, kendi kurduğumuz toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını görmemizi engellemektedir.” (Ünsal Oskay, Kitle İletişiminin Kültürel İşlevi)
Yabancılaşmayı kendisine temel almış yeni bir toplum hayatı bütün Batı toplumlarında tek yaşama üslubuna doğru dönüşümlere yol açmıştır.

Batılı sistemlerde (demokrasi, sosyalizm, faşizm) insanî olan her şeyin bastırılmış, hayvanî olan her şey en geniş serbestiye kavuşturulmuştur. İnsanlar her şeye yabancılaştırılmış, hemşerilik, milliyet aidiyeti, akrabalık, soy ve aile mensubiyeti ortadan kaldırılmıştır. İnsanı bu kadar yalnız, bu kadar çıplak, bu kadar bir başına bırakan günümüz toplumlarında, insanın varoluş koşulları ile bir bağı kalmamıştır.

“Demokrasi”lerde insanın şapşallaştırılıp edilgen hale gelmeleri şöyle olmaktadır.

1-Egemenlerin ideolojisi olan “demokrasi”lerde belirli bir bilinç ile toplumsal ilişki biçimleri, doğal, akılcı, evrensel kurallar gibi gösterilmektedir. Evrensel genel gözüken ideallerin ya da çıkarların, gerçekte, özel çıkarların maskeleri olduğunun anlaşılmasını önlediği için “demokrasi”, bir yanlış bilinç durumuna varmaktadır. Egemenlerin düzeni olan “demokrasi”ler özel alanı, özel çıkarları, kamusalmış-kamusal çıkara uygunmuş gibi gösterir. Haksızlığa dayalı bir düzeni, haklılaştırmayı öne alırlar.

2-İnsanın kafasına dört bir yandan yansıya yansıya bir sürü basmakalıp ve bir tür sözde kurala, sözde sağgörüye dönüşmektedir. Oysa bu bir yanılsamadır.

3-Kültür endüstrisinin etkisi altında kültür bir hegemonya biçimine dönüşmüştür. İnsancıllaştırıcı tüm özelliklerini yitirmiştir. Kültür endüstrilerinde “demokrasi” bir sözde gerçeklik biçimine bürünmektedir. Bu nedenle insanın hayatta karşılaştığı, yasadışı gerçekliğinin aslında, insana kendisinin dışından sunulmuş bir dış gerçeklik, toplumsal denetime uygun olarak hazırlanmış, insanın onu algılamasından daha önce önüne konulmuş bir dış gerçeklik oluşunu anlamasını önlemektedir. İnsan, dünyaya, toplumsal yaşamının karmaşıklığını kavramaya yetmeyen alabildiğine yanlış bir bilince dönüşen kalıplar ve stereotipler ile bakmaya alıştırılmış olmaktadır.

Kısacası sistem insanların aldatılması üzerine kurulmuştur.

Demokrasilerde toplumda var olan egemenlik, eşitsizlik, adaletsizlik, soygunculuk, sahtekarlık gizlenip maskelenmektedir. Beynimize, ruhumuza, yüreğimize bir sürü prangalar vurarak bizi insan olmaktan çıkartıp robotlaştırmaktadır. İnsanları öyle ustalıkla köleleştiriyorlar ki bunun farkında bile olamıyoruz. Beyinlerimizi adeta kendi sömürgeleri haline getiriyorlar.

Batılı emperyalistler “demokrasi” ihraç ettikleri ülkelerin insanlarını önce yabancılaştırıyor, sonra tarihsizleştiriyor, daha sonra da dilsizleştiriyorlar. Devamında önümüze uydurma tarih, bizi dilsizleştiren bir dil ve bizi iyice cahilleştiren bir “kitle kültürü” koyuyorlar ve bize çaktırmadan onlar oluyor “efendi”, biz oluyoruz “köle”.

Dili, hayatı dönüşüme uğrattıkça kendilerinin dili kılma imkanından yoksun bırakılmış sıradan insanlar, onları bu içine sürüklendikleri gerçekliğin sahih halini algılamaktan alıkoyan bir dil kullanımı içine kapatılmışlardır.

Dil yeniden “efendinin” dili olmuştur. “Köle”nin de aynı dili kendi dili olarak kullanıyor gibi görünmesi bir yanılsamadır. Sadece “köle”nin kendisi için geliştireceği bir dil ortadan kalkmıştır. Ne konuşacağını, ne anlatacağını, neyi anlayabileceğini, neyi nasıl anlamlandıracağını belirleyen “köle”nin önüne “efendisi” tarafından “ortak dil” diye köleleştirmenin dili konmuştur.Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle “Bir dünya görüşü, dili belirler ve geliştirir, bu dünya görüşü ile yoğrulan dilin kendini öyle şekillendirmesi gerekir ki, düşüncenin her şekline kolayca girebilsin ve milletin dünya görüşünü temsil eden her düşünceyi dile getirebilsin.

Batılı emperyalistler “demokrasi”yi dayatıp uygulattıkları ülkelerde yerli işbirlikçi egemenlerle birlikte bir cambaz, bir sihirbaz gibi çaktırmadan halkı edilgenleştirip köleleştirmektedir. İşte bir örnek.

Eğer pireleri derin olmayan bir kabın içine koyarsanız zıplayıp çıkarlar. Ama kabın kapağını kısa bir süreliğine kapatırsanız kaçmaya çalışırken kapağa çarptıkları için çok yüksek sıçramamaları gerektiğini öğrenirler. Sonra özgürlüklerinin peşinden koşmayı bırakırlar. Ardından kapak kaldırılsa bile, pireler kendi güvenlik endişeleri yüzünden, mahkum psikolojisiyle hareket etmeyi sürdürürler. İşte hayatta böyledir. Çoğumuz kendi korkularımız ya da başkalarının şartlandırmalarıyla kendimizi düşük beklentilerin olduğu bir dünyaya hapsederiz.” (Eğitim-Bir Kitle İmha Silahı, John Taylor Gatto, s. 217)

İnsanları “kitle toplumu” haline getiren Batılı sistemler de insanı insan olmaktan çıkarıp robotlaştırmaktadır.

Kitle toplumunun özellikleri;

1-İnsan ile insan arasındaki ilişkileri meta ile meta arası ilişkiler olarak göstermesi. Böylece insanın, insana ilişkin birçok sorunun karşısında duygusuz ve sorumsuz kalabilmesi.

2-Sistemin kendi işleyiş mantığına göre işlemesindeki “etkinlik” sorununu insanın daha özgür yaşama ulaşabilme sorununun üstünde tutması.

3-Bilgi ve teknolojiyi, bu etkinlik anlayışının sınırlamaları içinde işlevlendirip edilginleştirmesi, evcilleştirmesi, hatta yaşama karşıt tutucu bir güç haline dönüştürmesi.

4-Kitlelerin önüne özgürleşme yerine ikame edilmiş sınırsız bir tüketim çıkarması. Yani insanı insana tükettiren, insanın daha üst değerlere ulaşmasını engelleyip onu çocuklaştıran bir tüketim olgusu.

5-Sanat ve kültür yaşamında, hayatı gerçekten özgür ve bilinçli özneler olarak yaşama ortadan kalkmıştır. İlişkiler av-avcı ilişkisine dönmüştür. Kitle kültürü eğlencelerine, eylemlerine ve bilinçsizleştirilmelerine geçilmiştir. 

Kısacası Batı emperyalizminin insanı ve bütün değerleri yok ederek dünyaya model olarak sunduğu, vahşi kapitalizmin şekere batırılmış şekli olan “demokrasi” insan fıtratına aykırı olup tüm insanları uyuşturan bir sistemdir.

Bu çerçevede; Türkiye’deki çatışma Doğu-Batı, evrensel yerel çalışması değildir. Modernin içinden gelenek çıkaran tutucularla, toplumdaki yerleşik geleneğe bağlı olan ve çevreden merkeze taşındıkça modernliği keşfeden muhafazakârlar arasındaki bir çatışmadır. Muhafaza ettikleri şeyler farklı olsa da zihnen sömürgeleştirilmiş olmak ortak paydasında birleşirler. Bu kısır döngünün kırılabilmesi, gerekli siyasî, kültürel, ve sosyal dönüşümün yapılabilmesi için bugüne kadarki metodolojinin zıttı bir yaklaşma; Doğu ve Batı’yı yeniden okuyup içinden geçirebileceğimiz bir şuur süzgecine ihtiyacımız var, çağımızda bu olumsuz şartları tersine döndürebilecek, asırlardır içinde yaşadığımız kültürel çöl ortamını yeşertecek yegâne müessir güç Büyük Doğu-İbda dünya görüşüdür.

Bizim son beş altı yüzyıllık tarihimiz içerisinde tüm insanlığa musallat olan bu tehlikeyi Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu görmüş, bütün insanlık adına “Yeni Bir Dünya Düzeni”ni model olarak teklif etmiştir.

İBDA tüm dünyayı özgürleştirmenin ve insanileştirmenin adıdır. İBDA bizi aptallaştırıp uyutarak beyinlerimizi sömürgeleştirmeye uğraşan bütün zararlı haşerelere karşı koruyandır.

Beynimize atılmış bütün prangaları söküp atmak için dünyaya İBDA’ya nisbetle bakacağız.
Kafamıza yerleştirdiğimiz bütün bildiklerimizi İBDA’ya nisbetle yeniden dizayn edersek bir işe yarar, yoksa çer çöp olup beyinlerimizde bir sürü prangalara dönüşür. Nisbet unsurumuz İBDA olursa beyinlerimiz özgürleşir, yüreğimiz ve ruhumuz da insancıllaşır. 

Onun için adam olmamızın adıdır İBDA.

Mevzunun daha iyi anlaşılması için Kumandanımızın Batılı toplumlara dair tespitiyle bitiriyorum.

İnsan, öteki insanlardan ve tabiattan kopmuş bir mal durumuna girmiştir; o sadece, hayat güçlerini, bulunduğu pazarın şartlarına göre en yüksek kârı getirecek bir yatırım olarak kullanır. İnsanlar arası münasebetler, birbirinden kopmuş otomatların münasebetidir; ve bu otomatların her biri güvenliğini sürüye bağlı kalmakta, düşünce, duygu ve hareket bakımından ötekilerden ayrı olmamakta bulur. Herkes öteki insanlara olabildiğince yakın olmaya çalışırken, her insan umutsuz bir yalnızlık içindedir; bu yalnızlık giderilmedikçe de, kurtulunamayan koyu bir güvensizlik, huzursuzluk ve suçluluk duygusuna gömülür. Batı medeniyetinde, insanı bu yalnızlığın şuurunda olmaktan alıkoyacak sayısız oyalayıcı şey vardır; her şeyden önce sıkı sıkıya yönetilen mekanik iş düzeni bu insanları, en temel insanca isteklerinin, kendini aşma ve birleştirme ihtiyaçlarının şuuruna varmaktan alıkoyar. Yalnız başına bu iş düzeni yetmediğinden, insan bu şuursuz umutsuzluğundan, eğlenceye ve eğlence sanayinin kendisine sunduğu sesleri, filmleri kullanarak kaçar; bundan başka durmadan yeni şeyler arar. Ve çok geçmeden bunları da değiştirir.” (Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlak, s.187)

Aylık Dergisi 173. Sayı, Şubat 2019