Muhammed Esad Erbilî, 1847 yılında Erbil’de doğduğunda, mensubu olduğu aile bölgenin ilim ve irfan yükünü sırtlanmış bir hanedandı. Babası Şeyh Muhammed Said Efendi’den devraldığı miras, sadece bir tarikat silsilesi değil, aynı zamanda İslam’ın temel klasiklerine vukufiyeti gerektiren bir ilim disipliniydi. Erbil, Musul ve çevresindeki medreselerde sarf, nahiv, fıkıh, tefsir ve hadis tahsilini en yüksek seviyede tamamladıktan sonra 1870 yılında seyr-i sülukunu bitirerek hilafet aldı. Ancak O, yerel bir şeyh olarak kalmayı değil, ümmetin kalbi olan İstanbul’da hizmet etmeyi tercih etti. 1875 yılında İstanbul’a gelişi, klasik bir derviş göçü değildir. Fatih Camii’nde okuttuğu derslerle kısa sürede İstanbul ulemasının dikkatini çekmesi, O’nun tasavvufi kimliğinin altında yatan sağlam şer’î temeli gösterir. Sultan II. Abdülhamid döneminde Meclis-i Meşayıh azalığına getirilmesi, O’nun devlet nezdindeki itibarının ve kurumları yönetme kabiliyetinin bir tescilidir. 1900 yılında Erbil’e gönderilen Esad Erbilî için bu dönem, Anadolu ve Mezopotamya arasındaki manevî bağları güçlendirme ve eser telifiyle geçen bir olgunlaşma evresidir.

1910 yılında İstanbul’a dönen Esad Erbilî, Kelâmî Dergâhı’nın postuna oturduğunda artık imparatorluğun en buhranlı dönemlerinden biri yaşanıyordu. O, bu dönemde Meclis-i Meşayıh Reisliği görevini yürüterek tekkelerin ıslahı için radikal kararlar aldı. Tarikatların içine sızan cehalet ve disiplinsizlikle mücadele etti. O’na göre bir mürşid, aynı zamanda bir muallim ve toplumun ahlak mimarı olmalıydı. Dergâhını sadece zikir çekilen bir yer değil, devlet adamlarından müderrislere kadar herkesin "Müslüman nasıl olmalı?" sorusuna cevap bulduğu bir merkez haline getirdi. Bu dönemdeki en büyük hizmeti, tasavvufu "uyuşukluk" suçlamalarından kurtarıp, onu bir "hayat nizamı" ve "şahsiyet inşası" olarak sunmasıdır. O, Kelâmî Dergâhı’nda bir yandan Mesnevi ve Divan-ı Hafız şerhleri yaparken, diğer yandan Müslümanların sosyal ve siyasi savrulmalarına karşı bir kale gibi durmuştur.

1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunu çıktığında, Esad Efendi’nin tavrı kanuna muhalefet edip gizli saklı şekilde faaliyet sürdürmek yerine, dergâhının kapısına kilidi vurmuş ve Erenköy’deki evine çekilmiştir. Bu geri çekilme bir korku değil, "vaktin gereğine göre hareket etme" feraseti olarak değerlendirilir. O, bu dönemde evinde adeta bir hapis hayatı yaşamış, dışarıyla teması kesilmiş olsa da, gönül bağlarını mektuplar vasıtasıyla sürdürmüştür. Mektuplarında kullandığı dil, O’nun mana derinliğinin ve ümmetin istikbaline dair endişelerinin en somut belgesidir. Şahsi ibadetine ve ilmi mütalaasına devam eden Esad Efendi için bu dönem, bir nevi "çile" vaktidir. Ancak sistem, bu sessiz vakarı dahi kendi varlığına bir tehdit olarak görmüş, O’nu pasifize etmeye itmekle yetinmeyip, tamamen tasfiye etmenin yollarını aramaya başlamıştır.

Esad Erbilî Hazretleri’nin hayatının en kritik safhası 1930 yılındaki Menemen Hadisesi ile başlar. 84 yaşında, ağır hasta ve yerinden kalkamayacak durumda olmasına rağmen, bu kurgulanmış hadisenin "baş azmettiricisi" olarak gösterilerek tutuklanmıştır. Menemen’e sevkiyatı sırasında çekilen çileler, O’nun için birer imtihan ve şehadet mertebesine giden basamaklardır. Mahkeme sürecinde kendisine yöneltilen suçlamalar, hukuki bir dayanaktan ziyade, temsil ettiği "İslamî şahsiyeti" aşağılamaya yönelik bilinçli saldırılardır. Esad Efendi’nin mahkemedeki duruşu, hiçbir şekilde eğilmeyen, suçlamaları vakur bir dille reddeden ama kaza ve kadere rıza gösteren bir "insan-ı kâmil" portresidir. Mahkeme heyetinin karşısında fiziksel zayıflığına rağmen ruhî bir dev gibi durması, cellatlarını dahi hayrete düşürmüştür.

Mahkeme safahatında kendisine yöneltilen "irticaın odağı olma" suçlaması, O’nun şahsında temsil ettiği bin yıllık irfan geleneğine yönelik bir saldırıydı. Esad Efendi, mahkeme heyeti karşısında ne bir korku emaresi göstermiş ne de şahsını kurtarmak için davasından taviz vermiştir. O’nun mahkemedeki sükûneti, Rabbine teslimiyetinin ete kemiğe bürünmüş halidir. O dönemde hakkında hazırlanan iddianameler, somut delillerden ziyade, O’nun nüfuzundan ve halk üzerindeki manevî etkisinden duyulan korkunun bir yansımasıdır.

Mahkeme heyeti, Şeyh Esad Erbilî ve oğlu Mehmed Ali Efendi hakkında idam kararı verdiğinde, bu karar hukuk tarihine geçecek bir zorlamanın eseriydi. Ancak Esad Efendi’nin yaşının 65’ten büyük olması sebebiyle, dönemin kanunları gereği idam cezası müebbet hapse çevrildi. Oğlu Mehmed Ali Efendi ise babasının gözleri önünde idam sehpasına yürümüştür. Bu hadise, bir babanın yaşayabileceği en büyük acı olmasının yanı sıra, Esad Efendi için rıza makamının en ağır imtihanı olmuştur. Evladını şehadete uğurlarken sergilediği vakar, O’nun dünya ile bağını çoktan kopardığının ve sadece rıza-yı İlahi’ye odaklandığının en büyük nişanesidir. Fakat sistem, O’nun hayatta kalmasını, hapiste dahi olsa varlığını bir tehdit olarak görmeye devam etmiştir.

1931 yılının 3 Mart’ını 4 Mart’a bağlayan gece, Menemen Askerî Hastanesi’nde tutuklu bulunan Esad Erbilî Hazretleri, şehadet şerbetini içmiştir. Resmî kayıtlara "üremiden vefat etti" şeklinde geçirilmiş olsa da, dönemin şahitlikleri ve hadiselerin akışı, O’nun zehirlenerek şehit edildiği yönündeki kanaati göstermektedir. Naaşının ailesine teslim edilmemesi ve gizlice Menemen’deki Safi Paşa Camii avlusuna defnedilmesi, O’nun mefta halinden bile korkulduğunun kanıtıdır. Mezarının uzun yıllar boyunca belirsiz bırakılması, O’nun temsil ettiği mananın unutturulmak istenmesidir. Ancak bilinmelidir ki, Esad Erbilî gibi şahsiyetler, bedenleriyle değil, bıraktıkları miras ve ruhla yaşarlar. O’nun şehadeti, Kelâmî Dergâhı’nın kapısına vurulan kilidi kırmış ve davasını zamansız bir hakikate dönüştürmüştür.