Dr. Ayhan Koçkaya kimdir?
1987 senesinde Üsküdar’da doğdu. Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyor; İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde ikinci lisans eğitimine devam ediyor. Çevirileri arasında Pelagia Goulimari’nin Edebiyat Eleştirisi ve Teori: Platon’dan Postkolonyalizme (VBKY) ve Joseph Frank’in Dostoyevski Üzerine Dersler (VBKY) adlı eserleri yer almaktadır.
Edebiyatı sadece estetik bir metin olmaktan öte toplumsal dinamiklerin, krizlerin ve dönüşümlerin bir aynası olarak okumak neden her zamankinden daha önemli? Edebiyat sosyolojisi tam olarak bize hangi görünmez bağları gösteriyor?
Edebiyat sosyolojisini en temelde iki şekilde yapmak mümkün. Bunlardan biri, bir metnin çeşitli çağlarda, yıllarda ve dönemlerdeki dolaşımını merkeze alarak edebiyat sosyolojisi çalışması yapmaktır. Meselâ biz, tarihimizde harf inkılabı yaşamış bir milletiz ve bunun neticesinde bazı romanlarımız Latin harflerine aktarılmıştır. Şimdi bu aktarım süreçleri hangi romanları kapsamıştır, hangilerini kapsamamıştır veya hangi tarihte hangi romanımız Latin harflerine aktarılmıştır? Bu ağları, bağları takip ederek bir edebiyat sosyolojisi yapabilir ve belirli bir çağda ne okuduğumuzu görebiliriz. Şu örneği verebilirim: Biz Taaşşuk-ı Tal'at ve Fitnat’ı ilk romanımız olarak kabul ederiz ama Taaşşuk-ı Tal'at ve Fitnat’ın Latin harflerine aktarılması 1960’ların sonunda, yanılmıyorsam, gerçekleşmiş. Bu bize şunu söylüyor: Biz aslında ilk romanımızla fazla ilgilenmemişiz. Bir açıdan edebiyat sosyolojisini böyle yapabiliriz.
Bir diğeri, metinlerden yola çıkarak bir metnin belli bir çağı nasıl yansıttığına bakmaktır. Burada illa onu yapmalıyız veya bunu yapmamalıyız gibi bir ayrıma gitmeyelim. Fakat şunu söyleyebiliriz: Her metin aslında içinde bulunduğu çağı hem yansıtır hem de o çağın ürünüdür. Marx’ın meşhur bir sözü vardır: “Her çağ kendi önüne sadece çözebileceği problemleri koyar.” Çözebileceği problemleri hangi yollarla koyar? Kimi zaman sözlü edebiyatla, kimi zamansa yazılı edebiyat ürünleriyle. Yazılı edebiyat bunu hikâye, roman veya şiir yoluyla yapabilir. Her ne kadar şairden genellikle toplumsal değil, bireysel bir kişi olarak bahsetsek de şiir, özellikle belli bir çağdan itibaren, daha ziyade sadece şairi anlatan bir edebî form olarak düşünülmüştür. Ama daha öncesinde, en azından şiir de toplumsal bir durumu ortaya koyabilir.
Bu bakımdan en önemsediğim form romandır. Romanlar hem içinde bulundukları çağın ürünüdür hem de o çağa bir alternatif sunmaya çalışır veya en azından o çağı olduğu gibi yansıtmaya gayret eder. Örneğin elinize bir 19. yüzyıl Batı romanını alırsanız orada belirli bir sınıfın yükselişini görürsünüz. Bu sınıf hangisidir? Burjuvazidir. Burjuvazinin mevcut durumunu da görürsünüz. Öte yandan aristokrasinin zayıflamakta olduğunu müşahede edersiniz. Bunun en önemli örneklerinden biri, kendi çağını yansıtan belki de en önemli romanlardan biri diyelim, Don Quijote’dir. Don Quijote bize sönmekte olan bir uygarlığın, yani sönmekte olan bir zümrenin çöküşünü anlatır. Keza yeni bir sınıfın ortaya çıkışını da aynı şekilde o romanda görmemiz mümkündür.
Dolayısıyla romanlar içinde bulundukları çağın hem ürünüdür; o çağı yansıtırlar hem de yeni bir söz söylerler. Bu da Marksist diyalektikle izah edilebilir. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı eserinde şöyle bir söz söyler: “İnsanlar kendi çağlarını, kaderlerini üretirler ancak bunu verili koşullar çerçevesinde yaparlar.” Romanlar da bu diyalektiğe uygun ürünlerdir. Hem içinde yaşadıkları çağı yansıtırlar hem de o çağ için bir söz söylerler; fakat söyledikleri söz, o çağda içinde bulundukları şartlardan bağımsız değildir.
Öyleyse şunu da diyebilir miyiz hocam? Romanlar kategorilerine ayrılıyor; bir roman tarihî roman olmasa bile, meselâ 18. veya 19. yüzyıl hakkında bize birçok bilgi vermez mi?
Mutlaka tarihî bir roman olmasına gerek yoktur, bunu söyleyebiliriz. Tarihî romanlar da zaten kendilerinden daha önceki çağlardan bahsederek güncele dair bir teklifte veya tenkitte bulunur. Bunu biraz da kendi içinde yaşadıkları çağdan korktukları için yaparlar, diyebiliriz. Yani Batı’da tarihî romanlar biraz da siyasî baskıların neticesidir. Batılı bir romancı kendi çağını olduğu gibi yansıtamadığı için eleştirilerini geçmiş bir çağı yansıtarak, oradan devşirerek söyler.
Bu arada kategorilere dair de bir şey söylemek lazım. Romanları kategorilere ayırmak daha sonraki bir iştir. Retrospektiftir; geriye dönük olarak yaptığımız bir eylemdir. Biz bugün Robinson Crusoe’yu bir roman olarak okuruz ama içinde bulunduğu çağda, yani Robinson Crusoe’nun yazıldığı 18. yüzyılın ilk yarısında, bu eser bir roman olarak okunmuyordu. Bugün onun bir roman olduğunu söylüyoruz. Dolayısıyla kategoriler de böyledir. Biz kategorileri sonradan üretiriz. Bu tamamıyla zararlı mıdır? Öyle diyemeyiz. Tamamen yararlı mıdır? Onu da diyemeyiz. Sadece anlamayı kolaylaştırmaya yarar.
Edebiyat sosyolojisi açısından bakıldığında bir medeniyetin dünya görüşü ile edebiyatı arasında nasıl bir ilişki vardır?
Bu aslında az önce söylediğim şeyle paralel. Yani bir ulus, bir millet, insanlık kendi önüne sadece çözebileceği sorunları koyar. Dolayısıyla edebiyat eserleri de çözülmek istenen sorunların ortaya konulduğu eserlerdir. Edebiyat sosyolojisi ne yapar? Edebiyat sosyolojisi, dediğim bu iki yoldan hareket ederek bir metnin, örneğin o çağ için ne söylediğine dair bir tahlil yapabilir.
Burada bir yanılgı olmasın. Aslında roman sosyolojiden de büyük bir şeydir. Hatta edebiyattan da büyük bir şeydir. Romanı sadece sosyolojinin sınırları içerisinde değerlendiremezsiniz. Romanı edebiyatın sınırları içerisinde de değerlendiremezsiniz. Bir yanıyla roman, edebiyatı da aşan bir türdür; hatta bir anti-tür! Bunun önemli sebeplerinden biri, romanın tarifinin, tanımının yapılamaması ve tarihinin tespit edilememesidir. Dolayısıyla bu kadar geniş bir yazın türü, içinde bulunduğu çağın açmazlarını gösterir; içinde bulunduğu çağın nasıl o hâle geldiğini ortaya koyar.
Edebiyatı böyle okumak, onu sadece alegorilerden, mecazlardan ve dil sanatlarından ibaret görmemeyi getirir. Eğer romana siyasî bir metin, bir tefekkür metni olarak bakarsanız bunun kazançları büyüktür. Çünkü onu çok farklı boyutlarıyla görmüş olursunuz. Benim esas yapmaya çalıştığım okuma biçimi budur: Romanı bir sanat metni olarak, sadece bir edebiyat metni olarak okumanın dışına çıkmak; romanı bir tefekkür metni, bir siyasî manifesto olarak görmek ve sosyolojik bir veri olarak değerlendirmek.
Yine kadim eserlere baktığımızda edebiyat, toplumun ruhunu besleyen ve yön veren bir alan olarak değerlendiriliyor. Bugün dijital kültür, sosyal medya ve popüler kültür ortamında edebiyatın bu yönlendirici ve kurucu rolü sizce hâlâ devam ediyor mu? Yoksa edebiyat, toplum üzerindeki etkisini başka alanlara mı bıraktı?
Şüphesiz başka alanlara bıraktı. Özellikle 18. ve 19. asırlarda romanın yaptığı şeyi bugün sinema yapıyor. Sinema da bir kurmacadır, roman da bir kurmacadır. Kurmacayı biz kimi zaman küçümseyerek kullanırız ama kurmaca, gerçek hayatın kendisinden daha önemli olabilir. Çünkü bir metnin içindeki kurmaca bir karakterin psikolojisi, bizim için gerçek bir insandan daha fazla veri sağlar. Bu anlamda bizim ilk romanlarımızdan Felâtun Bey ile Râkım Efendi’yi burada örnek vereyim. Ne Felâtun Bey ne de Râkım Efendi gerçekten yaşamış iki kişidir fakat gerçekten yaşamış insanların birer prototipi olarak bize oldukça fazla tecrübe aktarır. Bu çağda ve bu popüler kültür ortamında aynı şey sadece romanla sınırlı kalmak zorunda değil. Sinema da pekâlâ bu vazifeyi görebilir. Son tahlilde sinema da bir kurmacadır. Hatta gerçek hadiselere ve gerçek şahıslara dayanan sinema ürünleri de aslında birer kurmacadır. Ayrıca unutmayalım ki roman da bir popüler kültür ürünüdür; farklı bir yüzyılın popüler kültür ürünü…
Popüler kültür belki yerini buna bıraktı diyebiliriz; bu işin bir yönü. Bir de negatif yönünden bahsedelim: Popüler kültür bizim odaklanmamızı engellediği oranda metinlerle olan bağımızı da kopardı ve koparmaya devam ediyor. Artık odaklanamıyoruz. “Artık odaklanamıyoruz” cümlesine ben bir şey daha eklemek istiyorum: Artık yazmıyoruz. Yani bir metni okuyoruz ve tüketiyoruz. Metni okuduk ve kenara koyduk gibi bir mantık güdüyoruz. Bu son derece yanlış, son derece yeni ve son derece verimsiz bir şey. Bir metin bir kere okunmaz. İyi bir metni birkaç kere okumak gerekir. Bir metin okunup bir kenara bırakılmaz; bir metni okurken yazmamız gerekir. Yazıyla bağımızı kurmamız gerekir. Odaklanabilmek adına bu önemlidir. İşte popüler kültürün bence elimizden aldığı en önemli şeylerden ikisi bunlar. Tekrar edeyim: Biri dikkatimizin dağılması. Bunun üzerinde zaten yeterince duruluyor. Biz buna bir de yazma eylemini ekleyelim.
Keza popüler kültür bizim elimizden lügatleri de aldı. Eskiden bilmediğimiz bir şey için ansiklopedilere ve lügatlere, sözlüklere bakmak söz konusuydu. “Lügate mertlik olmaz”, mühim bir kelâm-ı kibârdır örneğin. Hatta sözlüklere bilmediğimiz kelimeler için olduğu kadar bildiğimiz kelimeler için de bakardık. Şimdi bilmediğimiz bir kelimeyi kopyalayıp yapıştırarak internette arıyoruz. Halbuki yazarak çalışırsanız, lügatten çalışırsanız bu daha akılda kalıcıdır. Öbürü daha uçucudur. Bunun elbette edebiyata da yansımaları oldu. Meselâ artık bugün Anna Karenina kadar kalın bir roman yazsanız okur bulmakta zorlanırsınız. Bugünün romanında cümleler daha kısa, hacim daha küçük olmalı. Eminim bugün roman yazan yazarların dikkat ettiği bir şeydir bu. Çünkü insanların uzun cümleleri okuyup tahlil edecek, kafalarında tartacak kadar dikkatleri de yok; kalın romanlar okuyacak kadar vakitleri de yok.
Kendilerini o popüler kültüre göre uyarlıyorlar.
Elbette. Roman, ilk ortaya çıktığı andan itibaren kendisini popüler kültüre göre konumlandırmıştır aslında. Örneğin gazeteye. İlk romanlar popüler kültüre meydan okuyan metinler değildir. Nitekim tefrika suretinde neşrediliyorlardı. Bu da o dönemin popüler kültürüne ayak uydurmak demekti. Aynı şey günümüzde de devam etmektedir.
Fakat bu, artık romanların topluma söyleyecek bir sözü yok demek değildir. Her zaman vardır ve her zaman olmaya devam edecektir. Çünkü insanlar anlatılara her zaman muhtaçtır.
Toplum üzerindeki etkisi demişken, çok satan kitapların sosyolojik başarısını sadece pazarlama ile mi açıklıyoruz, yoksa bu eserler toplumsal bir boşluğu mu dolduruyor? Yani çok satmasa da meyil bu tarafa mı yöneliyor?
Ne güzel sual sordunuz. Şimdi edebiyat sosyolojisinin önemli inceleme alanlarından biridir bu. Neden bir metin çok satar? Bir metnin çok satmasını sadece o metnin içsel niteliklerine bakarak anlayabilir miyiz? Örneğin Victor Hugo’nun Sefiller romanının çok satmasını sağlayan şey nedir? İçsel özellikleri mi, yoksa pazarlamaya tekabül eden bazı haricî unsurlar da var mıdır? Şayet herhangi bir romanın çok tutulmasını sağlayan şeyin onun içsel unsurlarından ibaret olduğunu söylerseniz aslında şunu da demiş olursunuz: Victor Hugo’nun Sefiller’i yazdığı çağda, o içsel özelliklere sahip başka bir roman yoktu. Dolayısıyla o içsel özellikleri taşıyamayan romanlar elenip gittiler, sadece Hugo’nunki kaldı. Böyle mi diyeceğiz? Bunu otomatik olarak kabul edebilir miyiz? Bu, şüphesiz savunması kolay bir tez değildir.
Şunu ekleyelim: Daniel Defoe, Robinson Crusoe’yu yayımladığı tarihte yirmi veya yirmi bir eser daha yayımlamıştı. Sadece o yıl çıkan eserlerinin sayısı bu. Toplamda, bütün hayatı boyunca yazdığı eserlerin sayısı, yanılmıyorsam, beş yüz. Geriye sadece Robinson Crusoe’nun kalmış olması, diğer yirmi eserin hiçbirisinin o nitelikte olmamasıyla izah edilebilir mi? Biz bunu ölçüp biçmiş değiliz halbuki. Dolayısıyla sadece içsel nitelikleri esas alarak bir romanın tuttuğunu söylersek mutlaka yanılırız. İşin içinde bir de pazarlama dinamikleri vardır, kabul mekanizmaları vardır, reklâm teknikleri vardır. Tüm bunlar bazı yazarları ve/veya eserleri öne çıkarır.
Neyin satacağına, neyin kabul göreceğine dair bizim ülkemiz özelinde son sözü söyleyen toplumdur. Toplum belirli dönemlerde belirli yazarları ve belirli eserleri okumuş, onları revaçta tutmuş, onların çok basılmasını sağlamıştır. Sonraki yıllarda ise o yazarların ve eserlerin yerine yenilerini koymuştur. Meselâ Attila İlhan bugün, takriben yirmi beş yıl önce olduğundan daha az gündemde. Fakat 1990’larda bu böyle değildi. Bugün Attila İlhan’ın yerini başka yazarlar almıştır. Bunun kararını veren kim? Bunun kararını veren toplumdur. Fakat bu, pazarlama dinamiklerinin bunda hiçbir etkisi olmadığı anlamına gelmez. Bu sebeple edebiyat sosyolojisi, bir yanıyla edebiyatın sosyolojisidir.
Bu toplumsal boşluk ve popüler kültürün sunduğu anlık tatminler nelerimizi değiştirdi, bizden neleri götürdü?
İşte iki önemli şeyi götürdü. Bunlardan biri odaklanma, diğeri yazma. Artık yazmayan insanlarız. Okuyan insanlar mıyız, ondan emin değilim; fakat tüketen insanlarız, onu söyleyebilirim. On dokuzuncu yüzyılda Gustave Flaubert şöyle bir şey demişti: “Bir insan eğer ömrü hayatında yarım düzine kitabı iyi okursa onun âlim olduğunu söyleyebiliriz.” Yani altı kitabı iyi okursa onun âlim olduğu söylenebilir, demişti. Şimdi bugün herhangi bir kişinin kitaplığına bakarsanız, onun içerisinde altıdan çok fazla kitap görürsünüz. Fakat bu, o insanların kitapları okuduğu anlamına gelir mi? Öyleyse evvelâ bir kısım insanı eledik: Kitapları elinde tutan ancak okumayan insanları eledik.
Peki geriye kalanlardan, yani okuyanlardan bir seçim yapsak, okuyanlar o kitapları ne kadar anlıyorlar? Bu soru bir kısım insanı daha eler. Çünkü okumak ciddi bir eylemdir ve bunun özümsenerek yapılması gerekir. Hızın bizden aldığı önemli şeylerden biri de nitelikli okumadır. Yazma, odaklanma, nitelikli okuma... Bu nitelikli okumayı odaklanmayla paralel olarak söylüyorum.
Hızlı tüketim çağında edebiyatın geldiği yeri bize anlatır mısınız? Meselâ klasiklerin sosyolojik değerini bugüne taşıyabiliyor muyuz, yoksa artık eskisi gibi değil mi?
Kanaatimce klasikler her zaman değerlerini koruyacaktır. Bugün geçmişi ve bugünüyle çağımızı anlamak istiyorsak gitmemiz gereken yerlerden biri de romanlardır. Roman derken klasik romanları kastediyorum elbette. Onlar her zaman değerlidir. Batı klasikleri, Rus klasikleri hem Batı medeniyetinin temelinde yatar hem de o çağı idrak etmemizi sağlar. Bunların değeri yarın da devam edecektir. Yegâne ölçü değildir ama klasiklerin sürekli basılmaya devam etmesi de bunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla evet, en azından görünen o ki bu eserler değerlerini koruyor.
Fakat klasiklerin çok satılmaları onların çok iyi anlaşıldıkları anlamına gelir mi? Tabii bu başka mesele. Buna bir çırpıda olumlu cevap vermek doğru olmaz. Zaten ünlü edebiyat eleştirmeni Franco Moretti’nin söylediği meşhur söz şudur: “Klasikler çok satan lâkin okunmayan eserlerdir.” Doğru değil mi? Klasikler çok satar; yani Suç ve Ceza çok satar ama çok okunmaz. Klasiklerin böyle bir özelliği de vardır.
Peki şunu diyebilir miyiz hocam? İnsanımız bilinen büyük klasik eserleri alıyor, kitaplığında barındırıyor ama okumuyor. Bunu biraz da “ben entelektüelim” diye kendini gösterme çabası olarak yorumlayabilir miyiz?
Entelektüel görünmek için olabilir; aynı zamanda bir dekor için de olabilir. Kitap bir yanıyla dekor nesnesidir. Yani evinin bir parçasını kitaba ayırmak, o evi dekore etmenin de bir cüzüdür. Bu da olabilir; belki böyle bir yanı da vardır.
Teknolojinin bizzat üretici olarak devreye girdiği yepyeni bir eşikteyiz. Yapay zekânın edebî metinler üretmeye başladığı bu dönemde, yazar kavramının sosyolojik statüsü sizce nereye evrilecek?
Şimdi ben bunu yazarlık üzerinden değil, çevirmenlik üzerinden cevaplayayım. Çevirmenlik de yapıyorum ve kanaatimce o da bir tür yazarlıktır. Tahmin edileceği üzere yapay zekâ, çevirmenliği ciddi biçimde etkiliyor. Bu konuda insanlar genelde şöyle düşünüyor: Artık kitap çevirmenlerine, mütercimlere pek ihtiyaç kalmadı; o işi yapay zekâ hallediyor. Şimdi bu bakış açısı çevirmenlerin moralini bozmaz mı? Elbette bozar ama işin bir başka boyutu daha var ki onun da gayet olumlu olduğunu söylememiz gerekir.
Şimdi zaten eğer kişi bir tercüman olarak tercüme ettiği kitabı anlamadan, hissetmeden bir yabancı dilden kendi diline aktarıyorsa ve aktardığı lisanın da kavâidine hâkim değilse, yani Türkçemize derinlemesine hâkim değilse, yaptığı iş bir aktarımdan ibaretse, evet, yapay zekâ bu kişinin işini elinden alabilir. Çünkü onun yaptığı işi zaten makine de yapıyor. Fakat eğer tercümeyi meselâ Cemil Meriç gibi yapıyorsanız, dilinizi ve yabancı dili iyi biliyorsanız, bir metni anlayarak ve hissederek tercüme ediyorsanız, yapay zekâ sizin işinizi elinizden almak bir yana, işinizi daha değerli kılar. Nitekim yapay zekâ bu işi kötü yapanların yerini aldıkça siz daha değerli hâle gelirsiniz.
Bu, terazinin iki kefesi gibidir. Terazinin iki kefesinden birine elinizi koyarsanız diğeri zaten yukarı kalkar. Bir diğer elinizle onu da yukarı kaldırmanıza gerek yoktur. Eğer işinizi iyi yapıyorsanız, dile hâkimseniz, lisana hâkimseniz, o zaman yapay zekâ sizin yazarlığınıza da, çevirmenliğinize de, mütercimliğinize de olumlu etkide bulunur. Çünkü sizin gibi olmayanları zaten eleyecektir. Burada “çeviri” ve “tercüme”; “çevirmen” ve “mütercim” kelimelerini kullandık ama şunu ekleyelim: Batı’da bir “translation” vardır, bir de “interpretation”. İlki yazılı bir metni çevirmek için kullanılır; ikincisi ise bir konuşmayı aktarma fiilidir. Örneğin bir devlet başkanının dilini bir diğer dile simultane bir biçimde aktarıyorsanız siz bir “interpreter”siniz. Almanlar ise şiir çevirisi için ayrı bir kelime kullanırlar: “Nachdichtung.” Bir dildeki şiiri bir diğer dile, yine şiir formunda aktarmaktır bu kelimenin mânası. Bu incelikler her lisanda vardır. Kendi lisanımızdaki kelime dağarcığımızı genişlettiğimiz oranda bu inceliklerden nasiplenebiliriz.
Zaten bundan sonra yapay zekânın yapamadığını yapmak marifet sayılacak hocam.
Tabii, kesinlikle. Yapay zekâ bunu asla sizin yaptığınız seviyede yapamaz. Çünkü yapay zekâ işi teknik bir biçimde yapar; siz ise işi hissederek yaparsınız, dediğim gibi lisanın kavâidine hâkim olarak yaparsınız. Bu da sizin işinizi ve sizi daha değerli, daha kıymetli kılar.
Kitap üzerinden gittik ama meselenin tam yerine oturması için bilgi meselesine de temas etmek gerekir hocam. Meselâ kitap bir bilgi kaynağı mı yoksa kültürel bir aksesuar mı hâline geliyor? Bunun yanında bilgiye nasıl bakılıyor? Sadece bilgi toplamakla meşgulüz; bilgiyi kullanmıyoruz. Âdeta bünyemizde hepsini barındırıyoruz fakat bilmeyi bilmiyoruz.
Tabii bu, Türk akademisinin önemli eksiklerinden biri, bir açıdan da önemli fazlalıklarından biri. Türkiye’de kendisini bir alana ciddiyetle veren bir insan, velev ki öğrenci olsun, Batı’daki muadillerinden çok daha fazla şey bilir. Çok fazla düşünür bilir, çok fazla mesele bilir. Bu arada şunu söyleyeyim: Bir meşhur tercümanımızın söylediği gibi, Türkiye’de sosyal bilim okurları çok heveskârdır; okudukları kitabı iştahla okurlar. Dolayısıyla bilgi bakımından birçok Batılı muadilinden; öğrenciyse Batı’daki öğrenciden, akademisyense Batı’daki akademisyenden ileride olabilir. Fakat bizim sıkıntımız şudur: Biz metodolojide onlar kadar iyi değiliz. Metodolojide onlar kadar iyi olmadığımız için, evet, sadece biliyoruz ama bilgiyi nasıl kullanacağımız konusunda bazı sıkıntılar yaşıyoruz. Bu sıkıntılar nasıl aşılabilir? Burada kendimi meslektaşlarımdan ayıracak değilim; metodolojiyi daha iyi bilerek aşılabilir diyebilirim.
Bir de hocam, toplum kendi değerleri üzerinden kimlik inşa eder. Edebiyat nasıl bir yerde durmalı ki bu kimliğe zemin teşkil etsin?
Evet, edebiyat nasıl bir yerde durmalı? Tabii burada edebiyat derken sadece yazılı edebiyatı kastetmiyoruz. Sözlü edebiyattan başlayıp bugüne kadar geleceksek eğer, kendi toplumumuzu anlamak istiyorsak öncelikle anlamamız gereken şeylerden biri, edebiyat metinlerimizle kurduğumuz ilişkidir. Siz eğer bu toplumu iyi anlamak istiyorsanız, bu toplumun değerlerini iyi bilmeniz gerekiyor. Örneğin Türk toplumunu anlamak için anlaşılması gereken insanlardan birinin Ahmet Mithat Efendi olduğunu düşünüyorum. Türklerin yazı makinesi olan Ahmet Mithat Efendi’nin anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Yani eğer edebî metinlerle ilişkinizi bu şekilde kurarsanız, evet, Türkiye’nin hem bugününü hem dününü anlamanız mümkün olur. Çünkü bizim bütün tartışmalarımız aslında edebiyat metinlerinin içerisinde vardır. Burada edebiyatı metne sıkıştırmış olduk; tamam, sorun yok. Fakat bunu çok basit bir mantıkla da anlatabilmemiz mümkün.
Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemal, daha sonraki edebiyatçılar, daha önceki edebiyat adamları; bunlar bir çağda yaşadılar ve bu çağın belli başlı sorunları vardı. Örneği dünya ölçeğinde de genişletebiliriz. Örneğin Karl Marx ile Charles Dickens. Karl Marx bir Almandı, Charles Dickens bir İngiliz. Bunların ikisi aynı dönemde yaşamış insanlardı ve aynı sorunlarla yüz yüzeydiler. Şimdi biz bugün Karl Marx’ı bir sosyal bilimci olarak değerlendiriyoruz ve onun metinlerini sosyal bilim tahsil eden insanlar böylesi bir gözle okuyorlar. Ama Charles Dickens’a o gözle bakmıyoruz.
Biz, bu iki insanın aynı dönemde yaşadığını ama sadece birinin kendi dönemindeki toplumsal meselelerle ilgilendiğini söyleyebilir miyiz? Böyle bir şey elbette söylenemez. Şüphesiz sanayileşme, kapitalizm, sömürgecilik, aristokrasinin çöküşü, burjuvazinin yükselişi, devrimler, devrim hazırlıkları… Tüm bunlar Karl Marx’ın, Friedrich Engels’in ilgisini çektiği kadar Charles Dickens’ın da ilgisini çekmişti, Balzac’ın da ilgisini çekmişti. Bizim çağımız için de bu böyledir. Bir çağın problemi varsa bu probleme sadece sosyal bilimciler baksın; diğerleri bigâne kalsın, diğerleri ondan bihaber kalsın gibi bir durum söz konusu değildir.
Bu sebeple edebiyatı okuyacağız ve edebiyattan kendi toplumumuzu anlayacağız; kendi yaşadığımız travmaları da, yaşadığımız sorunları da öğreneceğiz. Burada edebiyat derken aslında romanı kastediyorum ama edebiyatın sadece romandan ibaret olmadığını unutmamak lazım. Ancak ister istemez romanı merkeze alarak cevap veriyorum, çünkü ben esas itibarıyla romanı önemsiyorum. Biz meselelerimizi oradan anlayabiliriz. Ziya Gökalp’in deyişiyle “Roman, en hakikî sosyolojidir.” Roman, esasında bütünüyle sosyolojidir. Meşhur eleştirmen Terry Eagleton’ın tespiti gayet yerinde: Bilim, bize kavramları verir; edebiyat ise bize tecrübeleri aktarır. Örneğin bizim modernleşme tecrübemiz bütünüyle romandadır. Dolayısıyla gideceğimiz yer Kemal Tahir, Ahmet Mithat ve Namık Kemal olmalıdır.
Teşekkür ederiz hocam.
Ben teşekkür ederim.
Aylık Baran Dergisi 52. sayı, Haziran 2026