Kitapla kurulan ilişki modern çağda büyük ölçüde hızlı okumaya ve dijital tüketmeye indirgenmiş durumda. Oysa geçmişte kitap, yalnızca birkaç saatte okunup rafa kaldırılan bir nesne değildi. İnsanlar eserleri elle çoğaltıyor, satır satır yeniden yazıyor, kenarlarına not düşüyor, ciltliyor ve aynı metnin üzerinde uzun süre çalışıyordu. “İstinsah” adı verilen bu gelenek, bilgiyle kurulan ilişkinin de daha yavaş ve derin olmasını sağlıyordu.
Walter Benjamin’in kitap okumak ile kitap kopyalamak arasında kurduğu benzetme bu farkı açık biçimde ortaya koyuyor. Benjamin’e göre kitabı okuyan insan, bir bölgenin üzerinden uçakla geçen kişi gibidir. Metin içinde ilerler, bazı yerleri görür, bazılarını hızla geride bırakır. Kitabı elle kopyalayan kişi ise aynı araziyi yürüyerek geçer. Her kelimenin, her cümlenin ve her düşüncenin içinden ağır ağır geçmek zorunda kalır. Böylece metinle kurulan bağ da daha kuvvetli hâle gelir.
Kitapla uğraşmak ilim terbiyesinin bir parçasıydı
Tarihin büyük ilim ve düşünce adamlarına bakıldığında kitapla yoğun bir münasebet dikkat çekiyor. Aristo, kendi dönemine kadar biriken felsefe, bilim ve sanat bilgisini okuyup tasnif ederek büyük bir düşünce sistemi kurmaya çalışmıştı. Onun yaptığı iş, yalnızca çok kitap okumak değildi. Okuduğu bilgileri karşılaştırıyor, sınıflandırıyor ve yeni bir bütün hâline getiriyordu.
İslam medeniyetinin büyük bibliyograflarından İbnu’n-Nedîm de kitabın içinde yaşayan isimlerden biriydi. Babası gibi “verrâk” olan İbnu’n-Nedîm, kitap istinsah ediyor, ciltliyor ve kitap ticaretiyle uğraşıyordu. Bu meslek sayesinde devrinin ilim ve sanat çevreleriyle doğrudan temas kuruyor, farklı disiplinlerdeki eserleri yakından tanıyordu. El-Fihrist adlı eseri de bu büyük kitap birikiminin mahsulü oldu. Bugün kaybolmuş birçok kitabın varlığını bile onun kayıtları sayesinde biliyoruz.
Kâtib Çelebi gecelerini kitaplarla geçiriyordu
Osmanlı ilim dünyasının önemli isimlerinden Kâtib Çelebi de kitabı hayatının merkezine yerleştirmişti. Yıllarca geceli gündüzlü çalışan Kâtib Çelebi’nin kimi zaman bir kitaba öylesine daldığı, odasındaki mumun güneş doğana kadar yanmaya devam ettiği aktarılıyor. Kendisine kalan mirası da bir kütüphane kurmak için harcamıştı.
Kâtib Çelebi’nin bürokrasiden ayrılıp kendisini ilme vermesini “cihâd-ı asgardan cihâd-ı ekbere dönüş” şeklinde tarif etmesi, onun nazarında ilmin ve kitabın hangi mevkiye sahip olduğunu gösteriyor. Tarih, coğrafya, bibliyografya ve haritacılık gibi farklı alanlarda çalışan Kâtib Çelebi, hastalandığında tababet kitaplarına, manevî çare aradığında ise esmâ ve havas eserlerine yöneliyordu. Kitap onun için belirli bir konuda bilgi veren araçtan ziyade dünyayı kavramanın temel vasıtasıydı.
Elle yazmak dikkati topluyor
İstinsahın asıl önemi de burada ortaya çıkıyor. İnsan bir kitabı elle kopyalarken metnin üzerinden hızla geçemiyor. Kelimeleri görmek, cümleyi anlamak, yazıya aktarmak ve tekrar kontrol etmek zorunda kalıyor. Bu süreç zihni sürekli metnin içinde tutuyor. Okunan bilgi yalnızca gözden geçmiyor, elin ve zihnin müşterek faaliyeti hâline geliyor.
Bugünün dijital dünyasında ise okuma alışkanlıkları gittikçe parçalanıyor. Bir metinden diğerine, bir ekrandan başka bir ekrana geçiliyor. Uzun süre tek bir fikir üzerinde durmak zorlaşıyor. Bu sebeple geçmişteki istinsah geleneği bugün birebir kitap çoğaltma ihtiyacından çok, düşüncenin nasıl terbiye edildiğini göstermesi bakımından önem taşıyor.
Kitabı elle yazmak, önemli bölümleri deftere geçirmek, metin üzerine not almak ve okunan eserle uzun süre meşgul olmak zihni yavaşlatıyor ve dikkati topluyor. Geçmişin kitap kurtlarının bıraktığı temel ders de burada yatıyor: İlim yalnızca çok şey okumakla değil, okunanın üzerinde durmak, onu işlemek ve bilgiyle uzun süre hemhâl olmakla derinleşiyor.
Kaynak: GZT





