Ölüm Odası B/Yedi: Devlet - i Aliyye - i Edeb Müddet - 67

Ölüm Odası B/Yedi: Devlet - i Aliyye - i Edeb Müddet - 67

LEVHA: 4 Haziran 1993… HAZRET-İ Ömer… Zayıf, 1.80 civarında boyu… Elindeki uzun saplı süpürge ile yeri süpürüyor!

*

DEVLET-İ Aliyye-i Ebed Müddet: (Aliyye, “âlet, vasıta” demek. Demek ki, İSLÂM Devleti’ni tarifte en güzel vasıflandırma, ORHAN Gazi’nin (1324-1360) HÜKÜMDAR olarak HUTBE okutması ve para bastırması ile başladı: Paranın bir yüzünde KELİME-İ Şehadet, diğer yüzünde ALLAH Orhan’ın mülkünü daim ve bakî etsin ibaresi, “DEVLET-İ Aliyye-i Ebed Müddet” şuuru olarak nakşedildi… YÂNİ: “Ebed müddet saadete âlet”… DEVLET: Saadet. Talih. Sınırları belli bir mekânda kurulu, siyâsi ve hukukî, hür bir teşkilâtlanma… TUBA: Her şeyin iyisi, hünerlisi, faziletlisi. Devlet. Saadet. Hayır. Cennet’te bulunan ve kökü göklerde, dalları yerlerde olan ağaç ismi… TUBA-İ Hilkat: Hilkat ağacı. KÂİNAT, teşbih yapılarak Tuba ağacına benzetilmiştir… “Devlet-i Aliyye-i Ebed Müddet” ibaresinde, hem ZAHİR - hem BÂTIN, hem DÜNYA hem EBEDÎ HAYAT şuuru bir arada görülmüyor mu? OSMANLI’nın, kendini MAZİ ile İSTİKBÂL arasında bir DEVLET silsilesi içinde görmesi? Demek ki, EBED Müddet, mânâ olarak BÂKİ’dir; İSLÂM olanlar için bu böyle, tâa KIYAMET’e kadar İMÂN sahibleri için. Hâldeki MAHZUNLUK, sadece ZÂHİR’deki TEŞKİLÂT’la ilgilidir… ALLAH ve RESÛLÜ’ne lâyık çekirdekte DEVLET ve ADALET sembolü, HAZRET-İ Ömer’dir.): 949.
Sırat-ı Mustakim: Doğru Yol: 950= 1949.

*

HAZRET-İ ÖMER. (Muammer): (Kur’ân: 350: Muammer… Hazret-i Ömer: 1718= 719: Halife.): 759.
Zeveban: Erimiş. (Allah ve Resûlü’nün emirlerinde. “Hak, Ömer’in lisânında konuşur.”: Hadîs.): 759.
Zat’ul Hareke(t): Zâtıyla hareketli. KENDİNDEN Zuhur hikmeti. (Allah OL der ve o şey de hemen OLUR.): 760= 1759.
Mülahhas: Hülâsası, özü çıkarılmış: 760= 1759.
Müstenir: Işık ve nur alan, parlak: 760= 1759.
Teşkil: Şekil vermek. Suretlendirmek. Teşkilâtlandırmak. Meydana getirmek. Vücut vermek. AT’ın iki ön ve bir arka AYAK’ının BEYAZ olması. (AT: İdrak sahibi. Murad. Uğurlu… BEYAZ: Hayat.): 760= 1759.

*

RUB: Süpürge. Süpürme. Temizleme. (RU’B: Korku. Havf. Korkutmak. “Fakih, anlayışlı”. Kesmek, kat’ etmek, ayırmak. “FARUK-Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Hazret-i Ömer’in bir lâkabı”. Sihir, güzellik, cazibe… RU’B: Dörtte bir. “Hulefa-i Raşidin denilen 4 büyük Halife’den ikincisinin Hazret-i Ömer olduğu hatırlanmalı… RABİ’: Dördüncü… RA’B: Doldurmak. Efsun için okurlar… RABB: Sahib. Mâlik. Seyyid. Cenab-ı Hak. Besleyen. Terbiye eden. Yetiştiren. Allah’ın, mahlûkatın hepsi için ve bütün derece ve makamlarda sabit sıfatı: 202: BİRR-Gönül. Kalb. Takva. Temizlik… RABT: Rabıta. Allah’a bağlanmak - bu şuurla Resûlü'ne... “Temizlik İMAN’dandır!”; temizliğin, NEFS tezkiyesi olarak aslı göründü. HAZRET-İ Ömer Efendimiz vesilesiyle bize rüyâda tecelli eden mânâ da… LEVHA: 16 Nisan 1987… Hazret-i Ömer… Onunla ilgili bir eser yazma düşüncesi etrafında çok uğraştım… Ve Necib Fazıl’la ilgili birşeyler… LEVHA: 16 Nisan 1987… Üstadım’la ilgili bir anma gecesi… Bu mevzu ile alâkalı, saplı bir SÜPÜRGE… Süpürgenin yanında da İZZET diye ismim yazılı bir plâket!): 208.
Büru’: Fazilet, ilim ve iyilikte, benzerlerine olan üstünlük: 208.
Hürr: Esir veya köle olmayan. Serbest. “Örtülü. Gizli kapalı.” (Üstadım: “Hürriyet, hakikate esarettir!”… HÜRRİYET, ruhî olgunlaşma mânâsına, bilgilenme süreciyle eştir. İSLÂM, bu mânâda İNSAN’a kendi hürriyetini imha etmeye cevaz vermeyendir. Allah’ın, var oluşuna RAHMET’inden dolayı fırsat verdiği kötülüklerin çerçevesi, KAFİR’e de düşen hisse, Allah’ın İslâm dairesinde bir müsaade sınırıyla bu HÜRRİYET’e celbetmek içindir. İMÂN bahsinde zorlama olamayacağı meselesi, İMÂN ile HÜRRİYET alâkasını gösterir. Hürriyetin aslı, İMÂN’dadır.): 208.
Hebbar: Çok fazla kılı olan sırtlan veya maymun. (Kasah-Sırtlan. “Çok eser veren”: 169: Rahman Sûresi 19-20. âyetler.): 208.  

*

ZAT’UL HAREKE(T): 760.
Rahman Sûresi 53. âyet: (Meâli: “Odur ki, iki denizi birbirine salıverdi. Şu tatlı ve susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirlerine karışmalarını engelleyici bir engel ve perde koymuştur.”… BERZAH’la ilgili âyettir.): 5760.

*

AHMED-İ FARUKÎ - Minzar: (Minzar: 192: Menkab-Güzel hareket. Delik açmak… İmam-ı Rabbanî, Hazret-i Ömer neslinden gelir.): 642.
ABDÜLHAKÎM. (Büyük ebcedle.) - Minzar: (ENFAS-Nefesler. Ruhlar. Canlar. Cevherler. Dualar: 192: MİNZAR-Ayna.): 642.
Salih Mirzabeyoğlu - Minzar: 642.
MÜSAKKAB: Delinmiş. Oyulmuş. “Nüfuz edilmiş”. Farz. (ABDÜLHAKÎM: Hakîm Allah’ın kulu, başta Allah Sevgilisi’nin sıfatı - Varlığın hakikatini muttasıf ve her şeyi yerli yerince eden tertib sahibi… ABDÜLHAKÎM Koltuğu’nu hatırlayınız.): 642.
Müsakkib: Tertib eden: 642.
HUKUK EDEBİYATI: Alt başlığı NİZÂM VE İDARE RUHU olan eserimin ismi. (Aynı ebcedle İMARET-Emirlik. Beylik. Mirza idaresinde olan memleket: 642: EBU’L Turab-İlim beldesinin kapısı HAZRET-İ Ali’nin, “Toprağın babası” mânâsına gelen ve çok sevdiği lâkabı ki, Allah Sevgilisi kendisine böyle buyurmuştur.): 642.
HALÎC: Körfez, koy. Büyük çanak. İp. Dere ağzı. Liman. Boğaz. Kanal. (İSTANBUL’un HALÎC Körfezi hatırlanmalı…): 643= 1642.
MECERRE(T): Samanyolu. (KEHKEŞAN-Samanyolu: 396: HAŞMET Koltuğu.): 643= 1642.
 

NİZÂM VE İDARE RUHU

 
FERSENDAC: Ümmet. (MUKAME-Ümmet: 187: İSLÂMA MUHATAB ANLAYIŞ: Sufî-asıl, öz.): [(1) ekleyerek.]: 399.
Menşat: Neşat, sürur, sevinç: 399.
Meşcun: Yarılmış. “Sırrı belirtilmiş.”: 399.
Mukantar(a): Kemer şeklinde olan KÖPRÜ. Birbiri üstüne yığılmış çok şey: 399.
NİZAM VE İDARE RUHU: (ALLAH Sevgilisi, birgün dostlarından ayrı ayrı sordu… Temayülleri barışa mı savaşa mı… Çünkü barış isteği, ya kötü düşünceden, can sevgisi ve canını kurtarmak arzusundan ileri gelir, yahud da iyilik sevgisinden, kerem, sabır ve cefaya katlanmak gibi insanlık ve kahramanlık duygularına dayanır… HAZRET-İ Ebubekir’in, kılıç çalma taraflısı olmadığını anladı… Sordu: “Eğer benden sonra HALİFE olursanız ne yaparsınız?”… HAZRET-İ Ömer, ADALET göstereceğini söyledi, en sevdiği bu… Allah Resûlü, “doğru söylüyorsun, zaten senden ADALET yağıyor!” buyurdu… HAZRET-İ Ebubekir’e sordu: “Sen ne yaparsın?”… CEVAB: “Benim elimden gelirse, herkesten gizlenir, saklanır, kendi âlemime dalarım!”… ALLAH Resûlü, “bu temayül sende açıkça görünüyor!” buyurdu… ÜSTADIM: “Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali. Biri derinlikte, biri genişlikte, öbürü gizlilikte ve daha öbürü erginlikte ve her biri bunlardan her birinde, Peygamber emanetinin çatısını taşıyan dört büyük sütun”… DEVLET idealinin sembolü Hazret-i Ömer hakkında Allah Sevgilisi: “Benden sonra Ömer ne taraftaysa, hak o taraftadır!”… Hazret-i Ebubekir’in hastalığında, Sahabîlerin büyükleri Hazret-i Ömer’i seçmeyi düşündüklerini, bu hususta ne diyeceğini sorduklarında, “Bana, benden daha iyi bildiğin bir şeyi sorma!” buyurdu… Bugün hukukla vakıa, metinle ruh, mevzuatla tatbikat arasındaki fark gittikçe genişliyor. Dünyada mevcut birçok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiçbir alâkası yoktur. Anayasa adeta mevcut rejimi gizleyen bir PARAVAN vazifesini görüyor… ŞİMDİ: Irak’ın fethinden sonra bir İslâm büyüğünün Müslüman olmayan kadınlarla evlenmesi üzerine, Hazret-i Ömer bu vaziyetten hiç hoşlanmadığını bildiren bir mektub yolladı ve cevab olarak bunun şahsî mütalâası mı olduğu, yoksa ŞER’İ bir hükümden mi… O, şahsî mütalâası olduğunu söyleyince, karşılık: “Senin şahsî mütalâanla hareket etmek için nefsimizde bir zaruret görmüyoruz!”… HALİD bin Velid Hazretleri’ne Bizans kumandanı: “Bizim hükümdarımız, yeryüzündeki bütün hükümdarların hükümdarıdır!”… Cevabı aldı: “Bizim REİS seçtiğimiz zât, bize tasallut etmeyi aklından geçirirse, onu hemen indiririz!”… Batı’da HÜKÜMDAR’ın da herhangi bir insan gibi olduğunu kabul ettirmek, asırlar aldı… HÜKÜMET ve İDARE RUHU: Hazret-i Ömer, her fırsatta halka, haklarını sımsıkı ellerinde tutmalarını öğütlerdi - “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, birine kötü davranacak olan memuru hemen cezalandırırım. Zirâ Allah Resûlü böyle hareket ederdi. Müslümanlara kötü davranmayın ki NEFSE SAYGI duygusunu kaybetmesinler!”… İÇTİMAÎ ŞUUR: Halife Hazret-i Ömer, Suriye seyahatinden dönerken, çölde uzaklarda bir çadır gördü. Yaşlı bir kadın. “Ömer hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu. Kadın, o Halife olduğundan beri eline bir şey geçmediğini söyliyerek kötüledi. “Sen böyle herkesten uzaktayken, Ömer seni nasıl bulsun?”… İhtiyar kadın: “Beni bulamayacak olduktan sonra, devletin başına niçin geçti!”… NÜFUZ SUİSTİMALİNE TEDBİR: Her memur, işbaşına geçmeden evvel bütün varını yoğunu hükümete kaydettirir, bu kayıdlar dikkatle muhafaza edilir, ileride umulmadık tarzda zenginleşiverince hakikat herkesin kolayca anlayabileceği şekilde ortaya çıkar… NÜFUZ suiistimali; anlaşılmayacak bir lâf değil. Kuvvetlileri tutma, saltanat hevesinin gerektirdiğini yapmalar, vesaire… DEVLET PROTOKOLU: Bu şart, ama… Dünya terkini “hüküm ve itikad işi olarak muhafaza ettikten sonra”, bir zarurete katlanma edebiyle. Halk arasındaki NÜFUZ ve HEYBET, tevazu ve sadeliğe mugayir bir tavır ve kıyafet debdebesinden değil, ŞAHSİYET’ten tütecek. Hazret-i Ömer olmak kimsenin haddi değil, ama örnek almak baştakilerin mecburiyeti-isteyiniz: “Allah’ın bize bahşettiği isim ve şöhret, Müslümanlığa âittir. Kendi şahsımız için sadelik kâfidir!”… HAKKANİYET: Hazret-i Ömer’in kızı Hazret-i Hafasa ganimetten pay için babasına başvurunca: “Benim şahsî malım üzerinde hakkın olabilir, fakat bu para Hazine’nin ganimet dairesine âittir. Benim şefkat duygularıma hitab ederek, beni yenmeye çalışma!”… ADALET SEMBOLÜ: Hazret-i Ömer, Hâkim karşısında, onun HALİFE olmasından dolayı takındığı hürmet tavrı karşısında: “Tarafsız olmadığınızın ilk âlâmeti, gösterdiğiniz bu tavırdır!”… ADALET VE HUKUKTA DEVRİM: 1980’e doğru, Dünya çapında büyük MARKSİST filozof Roger Garaudy’nin Müslüman olduğunu öğrenmiştik, o söylüyor - İslâmiyetle öbür dinler arasındaki fark, İSLÂM’ın çağları arkasından sürüklemesidir. İslâm’ın dışındakiler, zamana hitab etsin diye reforma tâbi tutuldu, KUR’AN ise indirildiği günden beri aynı. O zamanı değil, zaman onu izledi. Bu, ÇAĞLARÜSTÜ bir hâdisedir. (…) Hazret-i Ömer, kölesi ile bir şehirden öbürüne giderken, deveye sıra ile biniyorlardı. İşte ADALET ve HUKUK’ta aklın devrimi budur!”… BEYTÜLMÂL: Yâni devlet hazinesi. İlk defa Hazret-i Ömer devrinde tesis edildi. Beyt-ül mâl el Hâs-Bir çeşit Hilâfet Hazinesi, Hazine-i Hassa ki, Halife’nin tasarrufunda şahsî ve Devlet hükümdarlarına yapılan masraf ve hediyeleri karşılardı. Beytülmal-Bir çeşit Devlet Merkez Bankası. Beytülmâl-i el Müslimin-Yalnız Müslümanlara âit olmayan ikinci Kamu Hazinesi ki, teba’nın refahını sağlamayla ilgili. Yardımlar, yollar, köprüler, câmiler, diğer teşkilâtların bina ve ihtiyaçlarının sağlanması vesaire… İKTİSATTA RUHÎ FAKTÖR: Adalet ve hakkaniyette Hazret-i Ömer’e ve diğer üç Hâlifeye yaklaşan, ÖMER bin Abdülaziz - “HACCAC’a lânet olsun ki, ne din ne dünya işlerini idare edebildi. Hazret-i Ömer devrinde Irak’ın geliri 100 milyon dirhemden fazla olduğu hâlde, onun devrinde cebir ve şiddet’e başvurmalarına rağmen 20 milyondan fazla toplayamadılar.” Gayrımüslimlerden alınan vergi… SOSYAL GÜVENLİK: Müslüman olmayanlardan alınan CİZYE, onların hayatını himâye için kendilerinden alınan vergiydi - “İhtiyarlar çalışamayacak hâle gelir, bir kazaya uğrar, yahud mallarını kaybederlerse, yardıma muhtaç olurlarsa, cizyeden affedildikleri gibi, İSLÂM beldesinde kaldıkları müddetçe onların yardımından faydalanırlar!”… Bir şehrin fethinden sonra, anlaşma olarak tesbit edilen bir AHLÂK ve mer’i hükümdür bu. Bundan sonra, fakir ailelere çocuk bakımı için tahsisat, iş göremez MÜCAHİDLER’e bağlanan maaş, şu, bu. BATI’da ancak 19.-20. asırda sözkonusu olan SOSYAL GÜVENLİK davasının İslâm’ın tabiî yapısında bulunuşu, ÖRNEK ÜMMET modelinde apaçık görünür. Aynı şekilde, BATI için pek körpe bir mesele olan SOSYAL DEVLET ilkesi, ferd adına TOPLUM ve toplum adına FERDİ ezici tercihler içinde bir ara çözüm bekler ve DENKLEŞTİRİCİ ADALET prensibiyle bir çeşid devlet müdahalesi meşrulaştırılmaya çalışılırken, bu mevzuun HUKUKÎ MANTIĞI kitabına uydurularak halledilmekte, neticede “keyfilik” doğmaktadır. Oysa, ferd teşebbüsü ve devlet müdahaleciliği, İSLÂM’ın tabiî yapısında bulunan bir kıvamdır… DÜNYA’YI İMAR: Hazret-i Ömer, görünüşte iyi ve rahat yaşayan insanlara neyle meşgul olduklarını sorar ve birşeyle meşgul olmadıklarını öğrenince, “yazık, nazarımda bütün itibarınızı kaybettiniz; herhangi bir işle meşgul olmak, oturmaktan veya dinlenmekten hayırlıdır!”… ÜSTADIM: “Din gözüyle bir zıplama taşı olan Dünya, yine din eliyle çerçevelenmiş hakları verilmedikçe, bizi ötelerin haklarından da mahrum edecek kadar kuvvetli bir tuzaktır - bütün marifet, bu dinî inceliği kavrayabilmektedir!”… Asırlar boyunca bu mânâya ne kadar yaklaşabildiğimiz ayrı dava. BATI’da ve genel olarak dünya’da dinler, dünya işlerine hitab edemez bir mesafede ve engelleyici oldukları için, dünyayı imar davası hep din karşıtı bir görüş çerçevesinde işlenmiş-gerçekleştirilmiştir. Bizim için mesele, işin ASLI neydi, ne yapılmıştır, ne yapılacaktırda düğümlü: BAŞYÜCELİK Devleti ve çevresinde işlenenler anlatıyor… FİKİR VE ORDU: Malûm - ORDU, milletin yumruğudur. Fikir emrinde yumruk… Herşeyin ne kadar içiçe olduğunu gösterici, HAZRET-İ Ömer devrinden bir hâdise: İSLÂM Orduları Başbuğu HALİD bin Velid Hazretleri, bir şâire 10.000 dirhem tutarında câize verdi. Bunu duyan HAZRET-İ Ömer, “Bu parayı kendi kesenden verdinse, seni israfla, eğer Müslümanlar’ın BEYTÜLMÂL’inden verdinse, seni hıyanetle suçlandırıyorum. Her iki hâlde de azledilmen icâb eder!”… Azlinden sonra HALİD bin Velid Hazretleri, askerlerden ibaret bir topluluğa, Müminlerin Emiri’nin Suriye’yi fethettirdikten sonra kendisini azlettiğini bildirdi-imâ… Bir asker haykırdı: “Dilini tut, böyle sözler İHTİLÂL çıkarır!”… CEVAB Başbuğ’dan ve hikmeti kalıcı: “Evet! Fakat ÖMER yaşadığı müddetçe kimse buna cesaret edemez!”… SAVAŞ İDARESİNDE İNKILÂB: İslâm Orduları ile İran Orduları arasında savaş. İran Ordusu’nun başında, RÜSTEM. İslâm Ordusu’nun başındaki SA’AD bin Ebu Vakkas, yürüyemeyecek derecede hasta ve yerine HALİD bin Arafata’yı tâyin ederek, savaşı ordunun tam merkezinde bir yerden idareyi plânlıyor. Kendisi Hazret-i Ömer’in emrinde, KARARGÂH’tan maiyetine görev vererek KURMAY HEYETİ KARARGÂHLARI’nın temeli, o günde atılıyor… BEDR’DE: Kâfirler yenildiler ve cesetleri kuyuya doldurulduktan sonra ALLAH RESÛLÜ, isimlerini saydıktan sonra, “Allah ve Resûlü’nün size bildirdiklerini hak buldunuz mu? Allah’ın bana vadettiklerini ben buldum!”… Hazret-i Ömer, O’nun cansız bedenlere nasıl hitabedebildiğini sorunca: “Ya ÖMER; sen benim sözlerimi onlardan daha iyi işitici değilsin! Şu var ki, onlar cevab verme iktidarında değiller!”… ŞEHİDLİK ŞUURU: Allah Resûlü dua buyurdular - “Allah’ım, MEKKE’yi sevdirdiğin gibi, bize MEDİNE’yi de sevdir! Mekke’den de fazla sevdir!”… HAZRET-İ Ömer: “Yarab, bana RESÛLÜ’nün şehrinde şehitlik nasib et!”… Ve MEDİNE’de şehid olmuştur… HADLERE RİAYET: İslâm’da mutlak kudsiyet yalnız Allah’a mahsus… Birgün HACER-İ Esved karşısında duran HAZRET-İ Ömer; “biliyorum ki bir taş parçasısın, elinden ne zarar gelebilir, ne de bir fayda!”… Allah Sevgilisi’nin cihad için altında arkadaşlarından BİAT aldığı meşhur ağaç da, sonradan fazla hürmet görmeye başlayınca, onun tarafından kesildi… Ve yine, herkesin bellibaşlı bir mescide fazla alâka göstermesi üzerine: “İsrail oğullarının helâk ve izmihlâline sebeb, Peygamberleri’ne âit hatıraları mabedleştirmeleridir!”… MESULİYET: “Ey imân edenler, siz kendinize bakınız! Siz hidayet yolunu tutarsanız dalâlete düşenlerden size bir zarar gelmez!”; bu meâlde âyet okunduktan sonra HAZRET-İ Ebubekir, Allah Sevgilisi’nin bu âyetle ilgili olarak, “Bir milletin dalâlet yoluna sapanlarının zararı, yalnız dalâlet sahiblerine inhisar etmez, bütün o topluluğa şâmil olur!” buyurduğunu söyledi… HAZRET-İ Ömer’i, dil, adalet, şecaat, ayırdedicilik gibi vasıfların GENİŞLİĞİNE İFÂDE mânâsı içinde çerçevelediğimize göre, HAZRET-İ Ebubekir’den nakil sözler de, “topluluk-cemaat” hakikatini gösterişiyle yine HAZRET-İ Ömer bahsi içindedir… İLİM SAHİBİ: Kâinat’ın Efendisi birgün rüyâlarında kendilerine bir kadeh SÜT verildiğini görüyor ve bir miktarını içip gerisini HAZRET-İ Ömer’e içiriyor… Sahâbiler’in bu rüyâyı nasıl yorumladığını sormaları üzerine, buyuruyor - “Ömer’e İLİM verildi”… ŞECAAT ABİDESİ: İslâm büyükleri, “33 velâyet, 40 risâlet yaşıdır!” demişlerdir. 40 sayısı, sayıların en esrarlılarından biri ve HAZRET-İ Ömer de 40. Müslüman… HAZRET-İ Ömer, Müslüman oldu ya, hemen sokağa çıkıyor ve önüne gelene ilân ediyor. Kâfirler, hemen üşüşüyorlar, bir arbede kopuyor. Yakınlarının da yardıma gelmesi ile, ona birşey yapamıyorlar: “O günden başlayarak, Allah İslâm’a izzet verene kadar boyuna kâfirlerle dövüştüm; onlar bana, ben onlara vuruşurduk!”… Allah’tan küfre karşı silâhla karşı çıkma emri gelince, karargâh MEDİNE’de. Allah Sevgilisi, herkesin teker teker, üçer beşer oraya gitmesini emretmesi; gizlice… Herkes sessizce çıkıp gittiği hâlde, ÖMER, belinde kılıç ve elinde okla yay, KÂBE’yi tavaf ediyor ve oradaki müşriklere: “İşte ben gidiyorum! Anasını ağlatmak, karısını dul ve çocuklarını öksüz bırakmak isteyenler, şu vâdiye doğru arkamdan gelsinler!”… Bu LEVHA, Müslüman kitlenin BÜYÜK CİHAD ve APOLİTİK SEVİYE numarasıyla uyutulduğu şartlarda, tarihî bir dönüm noktasını temsil eden GÖLGE’nin çıkışında onun benzersiz ses tonunda, hususi bir yere sahibtir… İLHÂM kaynağıdır… Bu yüzden, anlatılmasını sona bıraktım.): 1398= 399.

*

HATTABOĞLU Ömer: (Hattab-Oduncu: 20: Rahman Sûresi, 20. âyet… Hatba: Dişi eşek. Uzun zaman. Dil.): 392.
İntizam: Tertib, düzen, nizam üzere olmak: 393= 1392.
İnfisar: İnkişâf etme, açılma: 392.

*

HATTABOĞLU Ömer: (Hatb-Mühim iş. Konuşmak. Nida: 611: Derviş Muhammed.): 1372.
Berkî: 7. kat gök: 372.
Asfar: Sıfırlar. Bomboş şeyler. “Sır. Ayna”: 372.
YUNUS Emre: (Porsuk Nehri’nin SAKARYA’ya döküldüğü Sarıköy’de doğdu. Vefatı, Milâdî 1320. O halk tabakasını irşada çalışan HAK tecellisi bir VELİ, ANADOLU’nun ruhudur.): 372.
Bişing: Balyoz. Burgu-delme âleti. (ÇİLE’den: Ensemin örsünde bir demir balyoz…): 372.
Mehdî Mirzabeyoğlu: 1371= 372.

*

HATTABOĞLU Ömer: (Hatîb-Düzgün konuşan: 621: Kur’ân-ı Kerim: Kerrat-Kerreler: Hak-Toprak. Türab.): 472.
Bist: Yirmi. Beşik. (Kürtçe, ÇAV-Göz: 10… İki göz: 20.): 472.
Kâinat: 473= 1472.
Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 2470= 472.
 

MAZÎ - “HÂL” - İSTİKBÂL

 
ÜSTADIM: Ondokuzuncu asrın ortalarına doğru İSTANBUL… Zaman, Batı’da büyük makine medeniyeti çığırının ilk basamaklarına doğru yol alıyor. İşte bu zamanda, İstanbul denen mekân… TANZİMAT yıllarına doğru geriye giderek, İstanbul’u, Bizanslılar’ın, camlarında gurub yangınından kinâye SIRMA ŞEHİR diye isimlendirdikleri ÜSKÜDAR açıklarından seyredelim. HAYÂL; mazi, hâl ve istikbâl bölümlü üç kattan ibaret kafesinin orta katında MAHZUN ve öbür iki katında mes’ut, EFSANEVÎ KUŞ, yol göstericimiz… (…) 16 ŞABAN 1258 - Milâdî 1829… Günlerden Çarşamba… Saat alaturka 11… BERAT Kandili geçeli bir gün olmuştur. İnsan ayaklarına bir yıllık KADER raylarının döşendiği saatlere bitişik günde dünyaya gelmiş olmanın sırrını gizlilik âlemine havale edelim ve sadece bildirelim ki, ABDÜLMECİD Hân’ın, ABDÜLHAMÎD isimli oğlu DOĞMUŞ bulunuyor… (Sultan Murad’ın hal edilmesi)… Topkapı sarayı… Etrafı, sonradan görme besleme dantelâsı süsüne boğulmuş, Frenkvâri saraylarla kuşatılmış olsa da, gelenek bu ya; tahttan indirilme ve tahta çıkma töreninin mekânı hâlâ orasıdır. (…) Delinin devlet reisliğinde kalamayacağına dair FETVA hazırdır. Özü şu: “Müslümanlar’ın imâmı deli olursa üzerinden imamlık sıfatı kalkar mı?”… El-cevab: “Doğruyu Allah bilir ki, kalkar!”… Başta MİTHAD Paşa ve iki VEZİR, Abdülhamîd’i beklediği odadan alıp ARZ Odası’na getiriyorlar. Orta yerde, HAŞMET Koltuğu, OSMANLI Tahtı… (…) 11 ŞABAN 1293, Perşembe - Milâdi Ağustos 1876… BERAT Gecesi’nden bir gün sonra doğup, Berat gecesine üç gün kala TAHT’a çıkan İkinci Abdülhamîd, DELİ kardeşi ÇIRAĞAN Sarayı’na götürülürken, saltanat kayığında, DOLMABAHÇE Sarayı’na doğru süzülmekte… O, bu Saray’da fazla barınamayacak ve şahsiyetinin ilk davranışını, bu taklid kafesinden sıyrılmak ve YILDIZ’a çekilmekle gösterecektir.

*

MUKİT: Gizliyi bilen. Rızık ve gıda veren. Muhafaza eden, hafiz. Amelleri zâyi etmeyip koruyan. (El-Mukit: Kuvvet verici mânâsında, Allah’ın 99 güzel isminden biri.): 550.
MUHAMMED. (En büyük ebced.): En çok övülen, pek çok övülen mânâsında, Allah Resûlü’nün has ismi: 1550.
İSTANBUL: (Abdülhakîm Arvasî Hazretleri: İstanbul ne kadar garib bir şehir. İnsan, iyi ve kötü ne isterse bulur.): 550.
Levise: Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler: 551= 1550.
Mütlif: Tehlikeli: 550.
Muttaki: Ehl-i takva: 550.
Tefil: GEDİK açmak, delmek, yarmak: 550.
Talim: Öğretmek. Yetiştirmek. Alıştırmak. Belli etmek. İdman: 550.
Müteâli: Transandantal-aşkın. İlim hududunu aşan. Tecrübe edebilmekle bilinen, anlaşılabilen ruhî ve mistik hakikatler. Yüksek olan, yükselen: 551= 1550.
Teakküs: Tersine dönmek. (Geri dönmek-terkin de terki, gölgeye sığınmak, mürid’in murad oluşu vesaire gibi meseleler hatırlanmalı… Teakküs, “aksetmek”ten, “akseden” demek.): 550.

*

TANZİMAT: Tanzim-ler. Islahat. Nizâm verme ve nizâma koyma. Osmanlı Devleti tarihinde Tanzimat Devri. (Tanzimat-ı Hayriye: 2626: Türk: Aysum-SIRTLAN. Filin dişisi. Büyük deve. Süsen çiçeği… Tanzimat-ı Hayriyye: 628: Hareket-Kımıldama. Davranış. Sarsıntı. Bir cismin yer değiştirmesi. Varlık olmasa, hareketten bahsedilemez, hareket olmasa varlıktan da; varlıktan kasıt açıklandıktan sonra, âlemin aslının fiiller olduğu ve bunun da Allah’ın fiillerinin gölgesi… TANZİMAT-I HAYRİYE, Osmanlı Devleti’nde Sultan Abdülmecid zamanında başlayan ve 1839-1876 tarihleri arasındaki devreye denilir. 1839’da, Gülhâne Hattı Hümayunu’nun, Padişah Fermanı olarak okutulması ve 1876’da Birinci Meşrutiyet’in ilânı.): 1801.
AHAR: Hitam bulan. Son. Sonraki: 801.
GAZZ: Zarafet sahibi. Yeni buzağı: 1800= 801.

*

VİLÂDET: Doğmak, dünyaya gelmek, doğurmak: 441.
Kısakürek: 441.
Salih Mirzabeyoğlu: 1441.
Leteyya: Büyük emir: 441.
Ümmet: Cemaat, kavim, taife. Arkasına düşülecek cemaat veya tarikat. İslâm topluluğu: 441.
Tanzif: Temizlenmek. Temizlemek. (Münekka-Temizlenmiş. “Nefs tezkiyesi”: 200: Münekki-Temizleyici. “Allah ve Resûlü’nün emirleri”… Hepsinin ebcedi 200 olan… NAFİ’: “Dilediğine menfaat veren” mânâsında, Allah’ın 99 güzel isminden biri… ÂLEMEYN: Dünya ve ahiret… ENFÜSÎ: Düşünen kişiye göre. Bir kimseye has görüş ve düşünüş. Derunî. Nefse, kendini bilmeye âit… AKILE: Uyanık şuur. Tedbirli… ALAK: Zahmet, meşakkat gidermek. “Bir işe başlayıp o işe devam etmek”… SADUK: Çok sadık… NESİF: İki kişi arasındaki sır… AMELLES: Kuvvetli adam. Yavuz AT. Kurt. “Sırtlan. Nefs”… LU’LU: Kurt. Serab. Hayâl… SEMSEM: Tilki. “Gönül. Temizlik. Takva”… EBU SÜLEYMAN: Horoz. “Cin ve şeytanın çekindiği”… SÜMAK: Hâlis, sâfi.): 441.

*

SIRMA ŞEHİR: 847.
Mahz: Su katılmamış süt. “İlim”. Sâfi ve hâlis. Tâ kendisi. Hulus ile muhabbet: 848= 1847.
Fırat ve Dicle: 847.
Cehzam: Kafası büyük ve yuvarlak kişi. Esed, arslan. (KASAS-Arslan: 281: NAKA-İ Sâlih… Hepsinin ebcedi 281 olan… BERF: Güzel söz. Kar. “Sevinç.” Asker… ÂRÎ: Pâk. Hür… AHİRE: Zâni, zinakâr. “Mübhem, bilinmeyen gelecek”. Zann. İstikbâl… AYİR: Tereddütlü kimse. “Eşek. Dil. Uzun zaman.”… AYAR: Saadet ve mutluluğa doğru… RAYGAN: Bedava. Cabadan. “Üstadım’dan: Vazgeç şübheci akıl şu sefil acabadan, — Cabadan geldin, bari gitme cabadan”… TAG-I SAGR: 2281.): 847.
GAMIZA: Kolay anlaşılmayan ince mesele. Derin. Maruf ve mütebeyyin, bilinen ve açık olmayan hesab. İncelik: 1846= 847.

*

ÜSKÜDAR: Mushaf cildi: 286.
Fevr: Hemen. Birdenbire: 286.
Naka-i Salih: 286.
İfrad: Tek olarak söylemek. Ayırmak. Yollamak. Göndermek: 286.
Kerrus: Büyük başlı. (Üstadım’ın Bahriye Mektebi’ndeki lâkabı.): 286.
Refv: Sabretmek. Korkudan emin etmek. Islah etmek: 286.

*

Hayâl: Zihnen tasarlanan…
Hayla’: Sırtlan. Korku. Cin taifesinden bir nesne…
Hayl: Kuvvet. Havl…
Hayle: Zannetmek. Sanmak…

*

MAHZUN: Tasalı, kederli, hüzünlü: 111.
Sigal: Düşünce, fikir. Kuruntu, endişe: 111.
İNS: İnsan: 111.

*

KADER: Alınyazısı. EZELÎ kısmet. Baht: 304.
Müderris: Ders veren: 304.
Paşa: 304.
Şebeb: Üç yaşına girip, dişleri tamamlanmamış olan sığır yavrusu. (YERA’: Sığır buzağısı… Hepsinin ebcedi 281 olan… YERA’: Yontulmamış kamış kalemler. Kalemler. Ateş böcekleri… URV: Arslan. Kudretten kinaye olur. Kulb. Tutacak sap, kabza. Daima bâki olan nesne… BERF: Güzel söz… Üstadım’ın bir NOKTALAMA’sı: “Yandı kitab dağlarım, ne garib bir hâl oldu, — Sonunda bana kalan, yalnız ilmihâl oldu!”… Sümbülzâde’den: Lûgat’ın tercümesi yanında — Yer eder ehl-i dil’in cânında!): 304.

*

MAZİ - “HÂL” - İSTİKBÂL: 1484= 485.
Ebu Bekir Muhammed Bin Ali: (Muhyiddin-i Arabî): 485.
Kaptan Gusto Müslüman: (Geçmişle geleceği birbirine bağlayan TAKDİM’im): 485.
Kaptan Mirzabeyoğlu: 485.

*

HAŞMET KOLTUĞU: (TAKDİM yazımı istemem üzerine Üstadım: “Siz HAŞMET istiyorsunuz!” diyor… Tilki Günlüğü’nde mevcut 1980’li yıllarda rüyâ ile gelen mânâ… HAŞMET-Kendisine tâbi olanlardan dolayı gelen heybet. Azamet. Hiddetlilik. “Anlayışlılık”. Alçak gönüllülük: 848: MUHAREBE-Haberleşme: TAHATTÜM-Lüzumlu ve gerekli olma. Vacib olma: MAHZ-Tek. Yalnız… TAHATTÜM-Hatem. Yüzük takınmak. Ariflerin gönlüne Allah’ın koyduğu işaret. “TAKDİM yazımın, RABITA aracı oluşu”: 1440: KERKER-Karındaş sığır: MÜŞ’IL-Her tarafa dağılmış olan. “Naslıhan her yerde demektir”: DEVLET-Saadet.): 1396.
MENKUR: Delinmiş. Oyulmuş. “Nüfuz edilmiş”. Farz. (ABDÜLHAKÎM Koltuğu hatırlanmalı.): 396.
MAKRUN: Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın. Müsaadeye mazhar. Çatık kaşlı olmak. “Düşünen adam”: 396.
KAHRAMAN: Yiğit, cesur. HÜKÜM sahibi: 396.
MA’RUF: Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur. ŞERİAT’İN makbul kıldığı veya emrettiği. İhsan. (Tilki Günlüğü’nde mevcut, Üstadım’ın TAKDİM yazım hakkında rüyâda söylediği: “Vereyim ama, lüzum yok. Zaten herkes biliyor!”… ŞERİAT: 980: Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: İstikbâl İslâmındır.): 396.
TAVZİF: Vazifelendirmek. İş vermek: 1396.

*

OSMANLI Tahtı: (Osmanlı: 701= 1700: Tefekkür: Asir-Bir efsaneyi rivayet eden. “Allah Resûlü devrine nisbetle Osmanlı”: Sagr-Sahil şehri. “Kusto”: Keftar-Sırtlan: Kefter-Güvercin… TAHT: 1400: Milâdî 1980.): 701+1400= 2101.
GUSTO: Zevk ve takdir: 101.
Neslihan Kerimem: 1101.
Emin: Kendine inanılan. İtimad edilen. İnanan, güvenen. Çok iyi bilen, şübhe etmeyen. (Levha: 26 Mart 1987… Rahmetli Üstadım’ın evinin bahçesi… Onunla yanyana oturuyoruz. (…) Hafifçe ayağını gezdirirken, dizini bana dokundurmak istediğini sanıyorum… Dokunduruyor… “Üstadım birşey mi istediniz?” diye soruyorum, “hayır!” diyor… Ve o güzel sevinçli hâliyle, “artık hiç şübhem kalmadı!” diye, benden EMİN olduğunu bildiriyor… Yine bahçede, büyük bir çınar ağacının dibinde, beyaz renkli uzun bir masa başında, o, ben ve Neslihan Hanım… YEVMİYE: Haziran 1982… Üstadım’ın, kıymetini sadece o gün değil, bilhassa vefatından sonra anladığım sözü: “Bütün ömrümce, dizlerinde yatarken sırtımdan vurulmayacağıma inandığım bir DOST aradım… Çok şükür buldum!”… Beni!): 101.

*

OSMANLI Tahtı: 1111.
ELİF: 111.
İns: İnsan: 111.
Hilâfet: 1111.
Salih İzzet Erdiş: 1112= 2111.

*

ABDÜLHAMÎD: 169.
Kasah: Sırtlan. (ZAB’: Sırtlan… ZA’B: Avaz, ses, savt… ZABY: Gazâl, geyik, karaca… KEFTAR: Sırtlan… KEFTER-Güvercin: 700: OSMANLI.): 169.
Rahman Sûresi 19-20. âyetler: 3166= 169.
 

MAZİ - MAHZUN HÂL - İSTİKBÂL

 
Mânâların kat kat bina olunduğu vesile sözler:
— “Ver onları kurtul… Sana birşey vereceği yok ama, rahat edersin! Hangi dersti?”
Sıraladım. ADLÎ TIB’dan yardımcı olabileceğini söyledi.
— “İlâçlamaya, kesip biçmeye karşıyım… Biz görmüyorsak da ölü duymuyor demek değil… Kaç sene oldu?”
— “15 sene efendim…”
— “Ohooo! Hava alıyor musun bu arada?”
— “Arasıra balık tutuyorum efendim…”
— “Ben de hava almak istiyorum; 15 ŞABAN’da çıkacağım. Biliyorsun BERAT KANDİLİ… Araba sağlam değil mi?”
— “Sağlam efendim…”
— “İyi… Beraber karşıya geçeriz. Artık görünme zamanın geldi… Kaçlıydın?”
— “50’li efendim…”
— “Tam çağın! Bizim Mehmed’ten 5 yaş küçüksün o zaman. İnşallah!”
Sanırım 7 yaş.
— “Allah verdi mi, çevreyle beraber oluyor. Allah Sevgilisi’nin devrini düşün: Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali… Bizim devrimizse BOMBOŞ! Düşün, gerileme devrimizde bile kimler var: Bir ABDÜLHAMÎD Han’ı düşün. Onun gibi kimse gelmedi tarihimizde. Bir OSMAN Paşa’yı düşün yanında… Bir tek suçu vardı ABDÜLHAMÎD’in, bilir misin neydi?”
Bilmemem mümkün mü?
— “MERHAMET…”
— “Tamam, merhamet; benim yüzümden tek damla Müslüman kanı aksın istemem, diyen HAKAN… Gittiler, KIZIL SULTAN ismini taktılar. Dönmeler… HUMEYNİ çok güzel bir söz söyledi: Gök gözlü kâfirler…”

*

TAVSİYE: Öğüt verme. Ismarlama, sipariş. Birini iyi tanıtma. VASİYET bırakma, VASİ kılma: 511.
TEVEHHUK: Boynuna kement bağlamak: 511.
TEKAFÎ: Birbirinin dengi. (KERKER-Karındaş sığır: 1440: KISAKÜREK: Salih Mirzabeyoğlu.): 511.
Kesalet: Rehavet. Sükûna eren. “Sahil. Denizle karanın birleştiği yer. Kusto. Fikir adamı”: 511.
İskelet: Vücudun kemik çatısı. Muhtevanın şekli: 511.
Ammat: Amcalar. (Amige: Karışık. Hakikat. Çift olma. Karındaş… Amije: Karışık. ŞAİR.): 511.
Takattub: Kaşların çatılması. “Düşünmek”: 511.
Düşvarî: Hayâl vâri: 511.
FALAT: Sahra. Çöl. (SAHRA-Çöl. Kızıl dişi eşek. “Lisân. Uzun zaman. İdrak dili”. Yazı: 300: Fikr… FELÂTAT-Lisânın döküntüleri “KAFA Kağıdı’nın sonu”. Ansızlık: 911: FAZIL: EŞYAH-Şeyhler: TEBŞİR-Müjdelemek. Müjdelenmek.): 511.
ZAYH: İncir ağacı. (TÎN: İncir. Mecazî olarak İNSANLIK… TÎN: Balçık… TÎNE: Balçık. Yaradılış… DÜNYA: Dünya’nın en güzel ve mânâlı tarifini, televizyonda bir köylünün Dünya hayatını birkaç cümlede anlatıvermesinden duydum. “Dün, geçen gün. YA…”; bugünü, elini “elde ne var!” gibi hafif açarak, YA ünlemi ile ifâde ediyordu. Her şey içinde: Tamaha değmez, bir serab, bir hayâl, bir “var san”… Bedenimiz’e âit tarafımız, nefsimiz… EZEL: Başlangıcı olmayan, her zaman olan. İNSAN’ın, Allah’ın takdirinde olduğu başlangıçsızlık… EZELL: Kurtla sırtlandan doğan hayvan. “Hayâl ve serabtan ibaret”… HAYL’: Sırtlan. Korku. Cin taifesinden bir nesne. Gizliliklerden, insan vücudunun vücuda mahsus bâtını, vücudun gizlisi… HALİ’: Kurt. “Aslından ayrılmış olan. Ot biçmek. Rüyâ”… ŞEKSPİR-“Biz, rüyâların biçildiği kumaştanız!”… EZELL: Çok zelil. “Sefillerin en sefili DÜNYA: Tezkiyesi gereken nefs.”…KÂİNAT-Mevcudat. Alemler: 473: MÜTEBAKİ-Ağlar gibi görünmek: İSTİCDAD-Yeniden yapmak. “Hazret-i Ebubekir, Allah ve Resûlü’nün emirlerini nefsin kabul ve sürekli yenilenmesi diye de yorabiliriz; ağlayan ağlasın, ağlayamayan ağlar gibi yapsın, buyurmuştur!”. Nefs ağlarken, ruh güler; onun aslî makamına yakınlaşmak diye anlaşılması gereken bu dava, insanın her işlediği iyilikte hissettiğidir… Aynı ebcedle ZEYTUN: Zeytin. Cennet meyvelerindendir. Zeytin ve zeytinyağının faydası hususunda Hadîs vardır… TÎN Sûresi: “Yemin olsun o İNCİR’e ve o ZEYTİN’e — Ve o SİNA dağına — Ve o EMİN beldeye — biz, İNSANI en güzel bir biçimde yarattık — Sonra onu döndürdük, sefillerin en sefiline attık — Ancak İMÂN edib iyi işler yapan kimseler hariç; onlara devamlı ve tükenmez bir ecir vardır — O hâlde ey kâfir sana hesab gününü inkâr ettiren ne? — Allah, hâkimlerin hâkimi değil mi?”… TÎN Sûresi’nde geçen EMİN Belde’den kasdın MEKKE, Mekke’den kasdın da İMÂN olduğu, büyükler tarafından bildirilmiştir; İMÂN, bu âlemden değildir, “İslâm, garib gelmiştir, garib gidecektir!”; bu dünya’da İMÂN sahiblerinin hâli. Gariblik, hor ve düşüklük değil, aslî vatana nisbetle hâl, duygu… İKRÂ Sûresi de denilen ALAK Sûresi’nden: “Yaradan Rabbi’nin adıyla oku — İnsanı bir kan pıhtısından yarattı — Oku ki, senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir — O, kalemle yazı yazmayı öğretmiştir — İnsana bilmediği şeyleri öğretmiştir — Sakın okumamazlık etme. Zira insan azar. — (…) — Hayır! Sen ona itaat etme. SECDE et ve Allah’a yaklaş!”… Okumamazlık ederek AZMAK’tan kasıd, tam anlaşıldığı gibi; âyetin iniş sebebi de Ebu Cehil - kâfiri. İslâmı bilmeyen, teslim olmayan… SECDE: Müminin Miracı olarak, mânâda varlık adına ne varsa, her şeyin kendisine rücû ettiği VARİS Allah’a iadesidir… NEBAT, Hayvan-hayevan ile madde arasında, NEFS’i temsil eder; o yüzü ile bedene, bu yüzü ile maddeye bakan.): 1510= 511.

*

ZAYH: İncir ağacı. “Tîn-İncir”: 1510.
Utm: Yabanî zeytin ağacı: 510.
Kuş’am: Pîr. Arslan. Sırtlan. “Kuvvet”: 510.
Tuka: Takva. Allah’tan korkma. “Fakih-Allah’tan korkan, idrak sahibi”: 510.
Sünnet: Kanun. Yol. Âdet. Allah Resûlü’nün, söz, emir, hâl ve davranışı, takriri-bildirmesi: 510.
Bahis: Anlatan. Bahseden. Mevzu: 510.
Rahman Suresi 19. âyet. (Noktasız): 510.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 510.

*

ADLÎ Tıb: 114+11= 125.
Adan: Deniz kenarı: 125.
Veliahd: Hükümdardan sonra hükümdar olan kimse: 125.
Fehem: Anlayış: 125.
Mu’cize: Fevkalâde hâdise: 125.

*

MAHÎGİR: Balık tutan: 286.
Hayteur: Arslan. Kurt. Cin –gizli– taifesinden bir nesne. Bir su böceği. Belâ. Bir vaziyette durmayan. (MERMERİS-Zahmet, meşakkat: 550: İSTANBUL: Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu… MER-MER-İS… İS-Dumandan hasıl olan SİYÂH madde: 101: GUSTO.): 286.
Kamkame: Büyük ve derin deniz. “Mürid. Lûgat. İlim. Kâinat nizamı”: 286.

*

MAZİ - “MAHZUN HÂL” - İSTİKBÂL: 1595.
Takfiye: Kafiye yapmak. Birinin ardınca olmak: 595.
Tasaduk: Birbirine inanmak: 595.
Eskişehir: 596= 1595.
İktisad: Tasarrufuna alma. Tutum, biriktirme. Ekonomi. Beyit ve kasideyi birbirine vasl ile uzatma. (Üstadım: Abdülhamîd’in Türk ekonomisini mutlaka ziraî temele dayamak ve ondan sonra, birikecek bir sermaye gücüyle SINAÎ plânda gelişmek diye özleştirebileceğimiz İKTİSADÎ görüşü kurtarıcı çaptadır.): 596= 1595.
Mehdî Muhammed Salih Mirzabeyoğlu: 1595.

*

MERHAMET: Acımak. Şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Esirgemek: 688.
Nurefşan: Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren: 688.
Ferhat: Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur. Kalbin ferahlaması: 688.
Fıtrat: Yaradılış, tıynet, hilkat: 689= 1688.
Hatf: Kapmak. Şimşek gibi göz kamaştırmak. Süratli olmak. Kabkab-bâtın: 689=1688.
Berestük: Kırlangıç balığı: 688.
MÜLUHİYA: Ebegümeci dedikleri bir ot: 688.
Hirfet: Meslek. Sanat: 688.
Hazzaf: Desti, çanak-çömlek yapıp satan. (DESTİ: 474: Havatin-Şerefli kadınlar. “Nefs”: Hükümet: İtba’-Tabi’ kılmak: Bar-ı giran-ağır yüklü… Ebcedleri 381 olan… ŞEGAF: Yürek kabı. Bir nesneyi çevirip kaplamak. Yüreği çevreleyen nazik deri… FÜŞAG: Sarmaşık. “Hud. Davud. İbda.” … MİRKAM: Kalem. “Ruh. Müessir”… SIRTLAN: Korku. “Düşünce. Hayâl”… MEHDÎ Mirzabeyoğlu.): 688.

*

ÜMİD: Ummak. Emel. Arzu. İntizar-gözlemek. Rica. Dua. (ÜMİD, çeşitli işler ve derecelerde, hedefi GAİB, yâni İSTİKBÂL’edir. Bulunulan ânın hemen ötesi, bir saniye sonra tecelli eden umulmadıkları hatırlayınız, eğer şuurla bir beklentinin tecellisi ise beklenen, neticede hep AHİR-sonrakidir, İSTİKBÂL’dir. Görünür şekiller içinde, bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl ve yıllar misâli ile misâllendirin: İster maçın neticesi, ister geçilecek sınıf, ister iş bulma, ister maaş bekleme, ister emeklilik, ister mevsim gidişatı, ister harb, ister sulh beklentisi - bütün bunlar GAYB nitelemesinin örtüsü altında vücudu olan, olacak olan, henüz vücut bulmamış, yahud vücud bulmayacak olan olarak, hep o hususlara dair İMAN’ın mânâsı çerçevesindedir… İMÂN deyince sırıtanlara söylüyorum… İSTİKBÂL İslâmındır… İMÂN, ândadır, Allah ve Resûlü’ne; Ahiretlik işler de bunun için, bu mânâ içinde AHİR işleri de.): 55.
MUCÎB: İcabet eden. Duaya cevab veren. Sebeb kabul eden. (Allah’ın 99 güzel isminden biridir.): 55.
MÜBDİ’: Her şeyi hiçten halkeden. GİZLİ sırları açıklayan. Başlayan. (Allah’ın 99 güzel isminden biridir.): 56= 1055.
ETUM: Su kaplumbağası. (Dahr: Kaplumbağa… DEHR-İNSAN Sûresi de denen Sûre hatırlanmalı.): 56= 1055.
BALYOZ: 56= 1055.
NECB: (Üstadım.): 55.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 2055.
 

SIRTLAN KOKUSU

 
Levha: 21 Mart 1989… Oyun oynuyor gibiyiz… Dağda, aşağıdaki iki küçük kızı kurtaracağız… Ama o gruba, görünmeden nasıl yaklaşmalı?.. Bizim grubta MAVİYE de var… Yanımızdaki iz süren köpeklere SIRTLAN kokusu sürmek gerektiğini söylüyorum… Onun için de kayalara sürünmelerini… Ama bu sırtlan kokusu verir mi, vermez mi? MAVİYE bununla ilgili olarak, yemem için EKMEK’e TEREYAĞI sürüp veriyor… Bu sırada aşağıdaki grub, bizim oradan kalkan sis ve toz bulutunu çözüyor… Biri “Mesaj ne?” derken, öbürü “orada SIRTLAN KOKUSU var gibi…” diyor!

*

SUD: Dağ: 94.
Mutahhem: Yuvarlak. “Sıfır. Sır.” Hilkati yerli yerinde tamam: 94.
Sıbag: Boya. Yaradılış: 1093= 94.
Dimn: Deve ve koyun tersi. Selin getirdiği çerçöp. (DİMNE-Tilki: 99: Nücum-Doğmak, tulu’ etmek. Görünmek, zuhur etmek: Nücum-Yıldızlar… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Allah için: “Lâ teşbih, yıldızlarla çocuk gibi oynar!”… BİRR: Tilki. Gönül… LÂ TEŞBİH: Teşbih olmaz. “Teşhisi tenzih etmek gerek”… Bu şuurla SANKİ… SABİHAT: Yüzenler. Gemiler. “Nefsler. Gönüller”. Yıldızlar. İmânlıların ruhları… MEKR: Oyun, düzen kurma-Birinin iyi veya kötü taraflarını ortaya çıkarmak, iyi veya kötülüğe sevk için ve gayesinden alıkoymak için yapılır… EL-KAABID: Sıkıcı… EL-BASIT: Açıcı, genişletici… EL-HAFİD: Dereceleri indirici… ER-RÂFİ: Dereceleri yükseltici… EL-HABİR: Kulunu imtihan edici… HADES: Kazurat. Pislik. Dışkı. Sonradan olma. Yeni. Taze. Genç. “Süratli intikal, idrak, tahmin. Fikrini ve reyini bildirmek. Mevcut üzerine tasavvur, tahsil”… ESLEB: Çerçöp, süprüntü. Bedende veya yüzde olan BEN: 533: Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu.): 94.
Hâfe: Sahil. Kıyı. Deniz kenarı. “Kusto”: 94.
Feyac: Söz, kelâm: 94.
İDÎ: Bayramla alâkalı. (Levha: 3 Mayıs 1991… Elimde MEKTUBAT isimli ve alt başlığı BAYRAMLIK olan kalın bir kitab var… Benim eserim imiş ve onun ikinci baskısıymış!): 94.
Fevh: Yaradan kan fışkırması. Bolluk, genişlik. Güzel kokunun yayılması. (ALAK: Kan. Yapışkan veya ilişken nesne. Hayvan-at. Hayat, canlılık. Aşk ve muhabbet etmek. Bir işe başlayıp, o işe devamlı olmak. Bir şeye ilişip tutulmak. Yapışkan balçık ve çamur. “Tîn”. Kadının gebe kalması… ALAK-Zahmet, meşakkat giderme: 201: BİRR-Tilki, gönül… DUHA Sûresi, Allah Sevgilisi’nin VAHY kesildiği zaman KABZ-sıkıntı döneminde rahatlık sağlaması, İNŞİRAH Sûresi de onun arkasından BAST-genişlik ve ferahlık döneminde nâzil olmuştur… İNŞİRAH Sûresi: “Kalbine rahatlık için senin göğsünü genişletmedik mi? — Ve indirmedik mi senden o AĞIR YÜKÜ — Ki ezmişti bütün sırtını… — Ve yükseltmedik mi senin şânını?  — Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık var — Evet, o zorlukla beraber bir kolaylık var. — O hâlde rahatlamadın mı, yine kalk yorul. — Ve ancak Rabbine rağbet et, meylet, ne ümid edersen et, hep O’na yönel.”… KARTAL Cezaevi 2000; benim asıl davam ve METRİS’teki isyanlarla ilgili Mahkemelerim devam ediyor. Benim TELEGRAM altındaki hâlim malûm. Benden hiç ümidini kesmemiş zevcem, her ziyârette dua ve tavsiyeleri, duyduklarını, sorduklarını, bulduklarını bana iletiyor. SADEDDİN Ustaosmanoğlu’nun Hanımı ile, ŞEYH Nizâm Hazretleri’nin türbesine bakan yaşlı ve muhterem bir kadının tavsiyesi üzerine, ondan birkaç yapraklık bir VİRD… “Evrad-ı Şerife-i Kadirî” isimli bir kitabtan koparılmış, GAVS-I Azâm Abdülkadir Geylânî Hazretleri’ne âit… “Allah, kabul etmeyeceği duayı ettirmez!” ve “zor olan suda yürümek değil, suda yürüyebileceğine inanmaktır!”; ikisini beraber düşün. Hokus pokus kafasıyla, okudum oh, şimdi neticeye bakayım yok. Umarak okudun, oldu oldu, olmadı kendinden ara; aksi peşin yenilgi. Senin işin sığınmak. Vakti mi var, yoksa hakkımda hayırlı olan dilediğim değil mi, en büyük kazancım - eksikliğimi derinden derine duymak ki, RAHMET çeker. Bütün hayatı şundan bundan yana yenilgi dolu iken, yenilgilerine en muzafferden daha muzaffer olmuş büyük ruhlardan ne haber? “Her zorlukta iki kolaylık var”, inandın ya; hani “inandım demekle kurtulacağını mı sanıyorsun?”, onu hatırlatıyorum… Ben bütün bu anlattıklarıma nisbetle neyim, ayrı dava; ama işin kuru nasihatinde ve tesellisinde olmayanım; imtihanlarla, hep yeniden İSLÂM olmak zoru, şuuru, hep kazandıkça kazanılacak olan bu… GAVS-I Âzâm’ın VİRDİ, o günlerim için bana özel, her türlü melunluk içinde bugünlere nasıl geldim… O günler: Bana İNŞİRAH Sûresi’ni okumam söylendi. Dışarıdan gelen işporta malı bir numaralı gözlük, gözüme uygun değil ama, ileri geri oynatarak Kur’ân’dan okuyarak, o şartlar içinde ezbere çalışıyorum; iki-iki buçuk ayda ezberleyebildiğimi söylersem, hâlimi anlarsınız. Bu Sûre’nin tavsiye edilmesinden herhâlde 15 gün sonra asker araması. Hafız kılıklı bir asker, içeriye girer girmez, dolabın üzerinde duran KUR’ÂN’a yöneldi ve “İNŞİRAH Sûresi’nin bulunduğu yerde bir kâğıt var!” dedi, çekti aldı, yeri kayboldu. Müthiş şaşırdım, nasıl bildi? O zaman aklım daha ziyâde CİN mevzuu ile ilgili idi. Dersiniz ki, “kaybolduysa, yeniden bul!”; size DURAN cevab versin - “Burası almanın yeri değil, vermenin yeri!”… Hiçbir kitab okuyamıyorum, –kitab serbest ha!–, hiçbir düzenli düşünceye giremiyorum… BOLU, NYMPHALAR’la muaşeretim belli, beni dağıtmaya çalışıyorlar, bedenime elektromanyetik dalga, konuşmaları, lâf atmaları; bu arada benim sözlü “çirkin” tepkilerime alayla, “burası dolmanın yeri değil!” diyorlar… YERİ GELDİ: “Siz hep benim yazdıklarıma girerek konuşuyorsunuz, hiçbir bütünlüğünüz yok, beni bozmak isterken de, döne döne kendi söylediklerinizi çeliyorsunuz. Bütününüz yok!”… MEVZU: Tarih… Dalga geçmek için konuşurlarken, içine girdikleri “mevzular” da var ve benden cevab: “Siz ilk erkeğinizi ne zaman gördünüz?”… Hatırlamıyorlar bile, “acaba ne zamandı?”… NYMPHALAR, bir garib mahlûk; BATI’nın putu, büyük filozofları devrinde, her ne olursa olsun AKIL’da kalmaktı. Çıldırasıya. Meselâ, hakikati tesbit ve takdir babında İSLÂM’ın Hak din olduğunu da söyleyebilir, ama kendi teslim olmaz. Bizim NYMPHALAR da, beni bir DÜNYA farzedin, kendilerine hiçbir KÜLTÜR birikimi biçmedim, doğrudan ayak takımı ağzıyla girdikleri işde, beni şaşırtıcı bir pratiklikle dilime girdiler ve zekâlarını beğendim. Bu da benim hastalığım, ne şart altında olsam iyi veya kötü takdirim devrededir. Hani Üstadım’ın söylediği ve YEVMİYE: “Hayat’ta hiçbir şeyin boş olmadığına, gelmiş ve gelecek her şeyin kendine mahsus bir mânâsı olduğuna inanıyorum!”… Benim çektiğim eziyet ayrı, ama ben de isteseler veya istemeseler, istifade ediyorum. Şu yazdıklarım ne ki? NYMPHALAR hakkındaki tesbitim. Ben DÜNYA’nın takdirkârı olduklarını hissediyorum, ama “iş icabı”, fareler gerisin geriye deliklerine ve malûm arsız, pislik ağızları: ELE gelmiyorlar!.. İşin hoş tarafı, BATILI filozof için söylediğimin matraklığını bile bile… HİKMET: “Sonsuz hikmetler içinde nihâî varıştan mahrum!”… Üstadım, Doğu mistiği ve felsefesiyle ilgili böyle diyor. İMÂN, başka bir şey; o, Allah verirse olan!): 94.

*

İKİ KERİME: (Bir erkek iki dişidir.): 275+275= 550.
Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 1549= 550.
Casûm: Korkulu rüyâ, kabus. (Yevmiye: Korkulu bir rüyâ görmem üzerine Üstadım - Korkulu rüyâ görmek lâzım!): 550.
Kıyamet: 551= 1550.
Müstevli(ye): İstilâ eden. Zabteden. Galib olan. Yayılan, her tarafı kaplayan: 551= 1550.

*

MEHAT: Maviye - billur taşı. Güzellik. Güneş. Dağ sığırı. Menzil, konaklanan yer: 446= 1445.
Mükâfeşe: Gizli şeyleri birbirine açıp, izhar ve keşf etmek: 446= 1445.
Muhyiddin-i Arabî: 445.

*

KEŞF: Bulmak. İz sürmek. İlhâm. Bir şeyin olacağını evvelden bilmek: 400.
Keşef: Kaplumbağa. (DAHR: Kaplumbağa… DEHR-bu isimde bir Sure ki, İNSAN Sûresi de denir.): 400.
Nişân: (Kürtçe.): Yüzdeki ben: 401= 1400.
TAHT: 1400.
Muasır: Aynı yüzyılda yaşayan: 400.

*

ERS: Ekmek: 261.
Ers: Gözyaşı. (Garb: Batı tarafı. Gözyaşı. Sığır derisinden KOVA. Çok yürüyebilen at.): 261.

*

NAN: Ekmek: 101.
Gusto: 101.

*

SEMEN: Tereyağı. (BAGAL-Koltuk. Katır. “İki ayrı cinsten doğan”: 1032: LÜBB-Tereyağı: KEBUD-Mavi, gök rengi… KEBUTER: Sırtlan. Güvercin.): 150.
Semen: Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiyatı: 150.
Semen: Yasemin. (SEMAN-Sekiz: 591: YAFES-Hazret-i Nuh’un üçüncü oğlu. Tufandan sonra HAZAR Denizi’nin Kuzeyinde yerleşmiştir… Hepsinin ebcedi 591 olan… LASANÎ: Tek, vahid. İkincisi olmayan… MESNA: İkişer ikişer… KIYAFET: Heyet, suret, şekil. FERASET. Bir kimsenin ardınca olmak… MÜSTE’MİN: Eman dileyen. EMİN edilmiş… MÜFE’AT: Yılan suretinde alâmet… MEF’AT: Yılanlı yer. Maristan-hastahâne… MUAFAT: Afvetmek. Sıhhat vermek. Musibetlerden muhafaza olunma… MÜTEAKİS: Tersine dönmek… FAİLİYYET: İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve mütaallik oluş… İKTİTAF: Sözün özünü alma. Ağaçtan meyve toplama… İSTİSAL: Kökten koparıp çıkarma.): 150.
MEHDÎ Muhammed: 151= 1150.

*

SIRTLAN Kokusu: 593.
Nakş-ı kadem: Ayak izi: 594= 1593.
Tasadduk: Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek: 594= 1593.
Müstefid: İstifade eden, fayda gören: 594= 1593.
İSTİKBÂL: Gelecek zaman. Gelen bir kimseyi karşılama: 594= 1593.
Mehdî Muhammed Salih Mirzabeyoğlu: 1592= 593.

*

DI’BAN: Erkek sırtlan. “Müessir. Çok eser veren. Takibçi. Kuvvetli”: 923.
Nakşî Necib Fazıl Kısakürek: 1923.
Cumhuriyet’in Kuruluşu Tarihi: 1923.
Cem’i Ezdad: Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması: 923.
İktisa: Biriktirme, toplama, yığma: 923.
UFUK İLE HAFİYE: (Tilki Günlüğü’nün alt başlığı.): 923.

*

ZIBA’: Sırtlanlar: 873.
Tetabu’: Aralıksız birbirini takib etmek: 873.
İBDA’: Parça parça etmek. Sorulan şeye güzel cevab vermek. KANDIRMAK-tatmin etmek. Birisine kâr tamamen kendisine âit olmak üzere sermaye vermek: 874= 1873.
AZD: Kolun üst kısmı. Destek. Kuvvet, kudret: 874= 1873.
 


Baran Dergisi 
 


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.