Pof. Dr. Sami Şener kimdir?

Prof. Dr. Sami Şener, 1949’da Erzincan’da doğmuş Türk sosyologdur. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur. Doktorasını “Netâicü’l-Vukuat Işığında Osmanlı Hükümet Yapısında Değişme” teziyle tamamlamış, bu çalışma daha sonra Osmanlı’da Siyasi Çözülme adıyla yayımlanmıştır. 1993’te Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü kurarak yerli ve değer merkezli bir sosyoloji geleneğinin kurumsallaşmasına öncülük etmiştir. Şener, sosyolojinin teorik bir alanla sınırlı kalmaması gerektiğini savunmuş, saha çalışmaları ve uygulamalı yaklaşımlara önem vermiştir. Türk toplumunun tarihî, kültürel ve medeniyet birikimini merkeze alan yerli sosyoloji anlayışıyla tanınır. Sosyologlar Derneği (SOSYODER)’ni kurarak sosyoloji mesleğinin kamusal alanda tanınması için çalışmalar yürütmüştür. Başlıca eserleri arasında Osmanlı’da Siyasi Çözülme, Sosyoloji: Sosyal Bilimlere Alternatif Yaklaşım, Türkiye’de Gençlik, Sömürgeciliğin Bir Diğer İsmi: Amerika, Başarı Yolunda 70 Kural ve Yarınlara Hazırlanmak yer alır.


Sosyoloji ve diğer sosyal bilim metodolojileri, büyük oranda Batı’nın kendi tarihî, dinî ve sosyal tecrübelerinden doğmuştur. Bu Batı menşeili metodolojilerin global birer bilim kuralı gibi Batı dışı toplumlara, özellikle İslâm toplumlarına uygulanması ne tür sosyolojik sapmalara yol açmaktadır?

Evet, “Bilgiye hâkim olan aslında dünyaya hâkim olur.” diye bir söz var. Çünkü bilgiye hâkim olan ve bilginin metot ve kurallarını koyanlar, aslında bir anlamda sosyal gidişatı da belirleme durumunda kalırlar.

Şimdi biz, bilgi kaynaklarımızı özellikle Meşrutiyet dönemiyle birlikte kaybetmeye başladık. Bilgi kaynaklarımızı kaybetmemiz, aslında ilmî çalışmalarımızın da bir anlamda gözden ve düşüncelerden uzak kalmasına yol açtı. Bu boşluk da maalesef Batı bilgileriyle doldurulmaya çalışıldı.

Tabiî bu, çok dramatik bir dönemi anlatıyor. Mesela Meşrutiyet döneminde, yüksekokul ve üniversite dediğimiz medreselere Batılı hocalar gelmeye başlıyor. Bunlar tamamen Batı'nın tarihini, kültürünü, düşünce yapısını ve kavramlarını öğretmeye başlıyorlar. Öğretirken de tabiî arkalarında Sanayi Devrimi'ni ortaya koymuş, teknik ve ekonomik alanda gelişen bir dünya var. Bu gelişen dünyanın etkisiyle bu fikirler bir anlamda meşruiyet kazanıyor.

Halbuki böyle bir şey olmasaydı, sadece farklı fikirler, farklı düşünceler ve farklı teoriler anlatmış olsalardı belki çok da etkili olmayacaktı. Ama böyle bir gerçeğin bulunmasının bu fikirlere meşruiyet kazandırdığına şahit oluyoruz.

O dönemde Batı psikolojisi ve Batı'nın gelişim durumu, insan psikolojisi üzerinde öyle bir etki yapıyor ki Batılı olmamak sanki bir suç hâline geliyor. O dönemlerde yüksekokullardaki Müslüman hocaların ve klasik bilgilerin bir anlamda reddedildiğine şahit oluyoruz. Bazı hocaları kovuyorlar. Batılı hocalar bir rüya ikliminden bahsediyorlar. Tabiî bütün dayanakları da teknolojik gelişmeler. Dolayısıyla böyle bir sosyopsikolojik ortamda Batı bilgisi ve Batı ilmi bizim okullarımıza hâkim olmaya başlıyor.

Tabiî bunu sağlayan, Tanzimat'la başlayan edebiyat dergileri ve edebiyat akımlarıdır. Bunların Batılı birtakım formatlar içerisinde Türk insanına, Müslüman insana aktarıldığını görüyoruz. Yani Türkiye'ye Batı önce edebiyatla girmiştir. Batı'nın bu edebiyat akımlarının yanında romanların da önemli etkisi olmuştur. Roman ve tiyatro gibi Batılı türler ile gazete gibi yayın organları, aslında tamamen Batı medeniyetini, Batı kültürünü ve Batı düşüncesini ülkemize aktarmaya başlamışlardır.

Şimdi gelelim sosyal bilgiye. Sosyal bilgi, özellikle toplum hayatının bir anlamda açıklanması ve toplum hayatını etkileyen faktörlerin ortaya konulmasıyla ilgili bir çalışma alanıdır. Burada fizik, tıp veyahut da biyolojik alanlardaki araştırmaların aynen alınması gibi bir durum söz konusu değildir. Fakat bu sosyal gerçeğe, yani “Her toplumun sosyal ilmi kendi hayatının bir aksidir.” mantığına aykırı olmasına rağmen, maalesef bizde yenilikçi dediğimiz o düşüncesiz kesimlerin veyahut da Batı'nın fikirleriyle toplumda kendilerine bir statü elde etmek isteyenlerin çabalarıyla Batı bilgisi ülkemize yerleşmeye başladı.

Burada da tabiî başta Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin'in fikirlerine baktığımızda, sosyolojik manada Batı'nın Türkiye'de aynen tekrar edilmesine şahit oluyoruz. Ahmet Rıza da aynı şekilde. Ahmet Rıza daha çok din dışı görüşleri dile getiriyor. Ama onun takipçileri çok fazla olmamıştır. Olmuşsa da bunlar hep azınlıkta kalmıştır. Bugün Türkiye'de de mesela Marksistlerin az olması gibi bir durum, o dönemde de kendisini göstermiştir.

Ziya Gökalp

Tabiî Ziya Gökalp, Batı'nın, aslında Fransız düşüncesinin etkisindedir. Çünkü Osmanlı döneminde Fransa'yla ilişkiler daha yoğun olduğu için Batı, Fransa'dan alınmaya çalışılmıştır. Bu iki ekolün temsilcileri, yani Auguste Comte ve Durkheim dediğimiz insanlar, Fransız. Bu ikisinden Ziya Gökalp; Desmolins ve Le Play'den de Prens Sabahattin faydalanmıştır. Onların metotlarını, onların yaklaşım tarzlarını aynen Türk toplumuna ve Müslüman yapıya şırınga etmişlerdir.

Dolayısıyla bu konuda mesela Ziya Gökalp'te milliyetçi bir özellik olmasına rağmen onda da böyle çarpık anlayışları görüyoruz. Hem milliyetçi oluyor hem Batıcı oluyor. Yani bir insan hem milliyetçi hem Batıcı olmaz. Ama o günün şartlarında aslında temelde milliyetçilik, yani milliyetçiliğin bir ideoloji hâline gelmesi, Batı'da ortaya çıkan bir vakıadır. Dolayısıyla milliyetçiliği bizim anladığımız manada, dine de ahlâka da saygılı bir milliyetçilik şeklinde söylemesine rağmen onun medeniyet anlayışı, aslında o değerleri de bir anlamda etkisiz hâle getirmiştir.

Aslında Ziya Gökalp Müslüman bir aileden doğan bir insandır. Hatta bazı yazılarında dinî özellikler, ahlâkî özellikler kendisini belli eder. Ama Ziya Gökalp, aslında Cumhuriyet rejiminin, yani Cumhuriyet'in Batıcı değerlerinin sosyoloji ile birlikte benimsenmesi noktasında bir altyapı oluşturmak üzere, bizzat Cumhuriyet'in kurucuları tarafından sosyolojinin ilk kürsüsünün başkanı olarak atanmıştır.

Prens Sabahattin'e gelince, Prens Sabahattin Batı'nın çok daha radikal bir temsilcisidir. Hatta Osmanlı devlet sisteminin değiştirilmesi için yabancı askerlerle ve yabancı sistemlerle Türkiye'ye müdahale edilmesini isteyecek kadar gözü dönmüş bir siyasetçidir, diyeyim. Yani onu öyle bir akademisyen olarak düşünmek mümkün değil. Bir anlamda sosyolojinin uygulamalı yönüne el atması itibarıyla Türkiye'deki sosyoloji çalışmalarının değişik bir versiyonunu sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Ancak bu metodun da Le Play'den aynen aktarıldığını söylemek durumundayız.

Prens Sabahattin Rö

Ahmet Rıza ise din ve ahlâk kavramlarını bir kenara iterek, tamamen yabancı bir ideolojiyi, bir fikriyatı sosyoloji çerçevesinde dile getirmeye çalışan bir kimse.

Sonuç olarak, yabancı bir ülkenin verileriyle ortaya çıkan birtakım olayların hem metodunu hem de teorisini almakla, hiçbir zaman kendi sosyoloji anlayışımızı ortaya koyma imkânına kavuşamamışızdır. Yani bu, bize ait bir sosyoloji değildir. Dolayısıyla, aşağıda da belki temas edeceğiz, bize ait bir sosyolojiden bahsedemiyoruz. Tamamen adaptasyon, tamamen taklit, tamamen yabancı fikirlerin Türkileşmesi...

Mesela burada önemli bir şey söylemek isterim. Bu konu, önemli eserleri bulunan milliyetçi sosyologlarımızdan Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu tarafından dile getirilmiştir. Bu aslında Batı görüşlerinin bir ölçüde, kısmî bir revizyona tâbi tutularak Türkleştirilmesi veya gelenekselleştirilmesi anlamına geliyor ki bu, hiçbir zaman tam bir yerli sosyoloji olarak söylenemez. Yalnız Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu'nun mânevî değerlere önem veren yaklaşımını da burada dile getirmekte fayda var. Yani Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu'yla Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin'i aslında aynı seviyede tutmadığımı söylemek istiyorum.

Bu yüzden bu, olacak bir iş değildir. Şimdi tıptan bir örnek verelim. Bir rahatsızlığın sebebini araştırdığımız zaman, o rahatsızlığın değişik faktörlerin sonucunda ortaya çıktığını görüyoruz. Mesela bir baş ağrısının bazen psikolojik, bazen fizyolojik bir sebebi olabilir. Bazen görme problemlerinden, bazen sıkıntılı bir durumdan kaynaklanabilir. Dolayısıyla her başı ağrıyana aynı teşhisi koymamız mümkün değil. Yahut aynı reçeteyle tedavi etmemiz mümkün değil.

Peki, sosyal konularda bu nasıl düşünülebiliyor? Bu, aslında iradî ve düşünceye dayalı bir şey değil, yani metot değil. Bir insan ya kendisine ait hiçbir fikir olmadığı zaman başkasını olduğu gibi taklit eder veya o fikrin uşağı olduğu için o fikri taklit eder. Yoksa hiç kimse birisinin fikrini durduk yere aynen benimsemez. Bu anlamda da bizim Batı sosyolojisini Türkiye'de veya diğer Müslüman ülkelerde çözümleyici bir metot olarak kabul etmemiz mümkün değil. Bu, eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Bu yüzden böyle bir metodun iyi niyetli olmadığını veyahut da tamamen bilinçsizce ve bilgisizce benimsenen bir yöneliş olduğunu söylemek durumundayım.

Peki, Batı ilim anlayışı, özellikle Aydınlanma sonrası pozitivist gelenekle birlikte gerçeği yalnızca duyularla algılanabilen ve ölçülebilen nesnel olgulara irca etmek eğilimindedir. Batı'nın bu anlayışı, İslâm medeniyetinin ontoloji ve epistemoloji anlayışıyla ne derece bağdaşabilir? İkinci olarak da doğa bilimlerinde kullanılan bu metodolojinin sosyal bilimlere aktarılması, sosyal bilimin yapısına ne kadar uygundur?

Aydınlanma ile birlikte, daha doğrusu dinin ve ahlâkın sosyal hayatı yönlendirmesinden uzaklaşılmıştır. Bunun temel sebebi kilisenin yanlış tutumlarıdır. Yani dinin değil, Hristiyanlığın değil. Evet, Hristiyanlık belli ölçüde bir sapmaya uğramıştır ama Hristiyanlık yine toplumları bir araya getiren, kaynaştıran, hatta ilmî çalışmaları bile bünyesinde sürdüren bir hâldeyken, kilisenin açgözlü ve her şeyi kendine bağlama arzusuna yönelik tutumu, dinin de kötü görülmesine ve haksızlıkla bağdaştırılmasına sebep olmuştur.

Hristiyanlık dini ile kilisenin dinini birbirinden ayırmamız lazım. Orta Çağ'da kilisenin, din kisvesi altında zenginleşen, otorite hâline gelen, ekonomik güce ulaşan ve buradan siyasî güç de elde ederek dünyayı yönetmeye talip bir menfaat odağı olduğunu görüyoruz. Bunu bütün Avrupa'ya, bütün insanlığa, Avrupa insanına veyahut da dindar kesimlere bağlamamız yanlış olur. Yani Hristiyanlıkla kilisenin dinini aslında birbirinden ayırmamız gerekiyor. Dolayısıyla bu kilise dinine karşı aynı şiddetle din dışı ve ahlâk dışı birtakım eğilimler, yönelişler ortaya çıkmıştır.

Bu arada şunu çok açık bir şekilde, kaynaklara dayalı olarak söylemem gerekiyor ki Avrupa'da sanayi ve ticaret kesimi, aslında bu dinî yönelişi kendi varlıkları, kendi kârları ve toplum üzerindeki hâkimiyetleri için uygun görmedi. Değişik teorilerin, ideolojilerin ve fikir akımlarının ortaya çıkması noktasında bazı sosyal bilimcileri bu doğrultuda yeni anlayışlar, yeni teoriler üretmeye zorladı. Bu konuda hem Batı'dan hem Türkiye'den iki önemli sosyal bilimciyi kaynak olarak ifade edebilirim. Bu yönelişin sadece kilisenin ve dinî hareketlerin yanlış ve kötü olmasından kaynaklanmadığını; sanayi ve ticaret kesimlerinin, onları gündem dışı bırakarak toplumları kendi düşünceleriyle, kendi amaçlarıyla yönetmek için böyle bir yola gittiklerini söyleyebiliriz. Burada sosyal bilimcileri de bu yöne doğru yöneltmişlerdir. Tabii ki onlara imkân sağlayarak. Bu, durduk yerde olacak bir iş değil.

Şimdi bunun dışında tabiî bu hareketin mutlaka bir felsefî temele dayanması gerekiyordu. Yani bilginin ve sosyal sistemlerin din dışı ve ahlâk dışı bir temele dayanması gerekiyordu. Fakat bu arayışta ilk önce aslında dine yakın bir metodoloji benimsendi. Bu metodoloji, tabiat bilimlerinde geçerli olan metodolojinin sosyal bilimlerde de uygulanması fikriydi. İlk olarak bu akım çıktı. Bu konu bir süre devam etti ve üzerinde yorumlar yapıldı. Fakat daha sonra duyumculuk dediğimiz, sezgicilik dediğimiz bir teori ve yaklaşıma dönüştü. Burada da sosyal olayların duyumcu ve sezgici bir mantıkla yürütülmesi, metodolojisinin bu olması gerektiği şeklinde ikinci bir akım ortaya çıktı. Bu da belli bir süre devam etti fakat bütün bunlar tek başına sosyal olayları açıklayamıyordu. Mesela tabiatın kanunları, insan kanunlarından çok farklıydı. Yani tabiata hükmetme imkânı yoktu. Daha sonra ondan vazgeçildi. Ondan sonra insanın duygu dünyasının sosyal olaylarda hâkim hâle geleceği fikri ortaya çıktı. Ama o da sosyal olayları tam olarak açıklayamadı. Ondan sonra konu, akılla her şeyi izah etmek noktasına geldi. Buna rasyonalizm diyoruz. Öbürüne sezgicilik, tabiatla ilgili yaklaşımlara da natüralist yaklaşımlar diyoruz. Bu yüzden aslında bunlar çözümsüzlükle karşı karşıya kaldı. Yani her üç akım da yeterli olmadı. Akıl da yeterli olmadı. Çünkü sosyal olaylarda akıl, sosyal olayların gerçekleşmesi konusunda takip edilecek yol olarak başvurulan bir metottu. Yani sosyal olayın içeriğiyle aklın bir ilgisi yoktu, olamıyordu. Dolayısıyla akıl da aslında her şeyi görerek, dokunarak bir şeyin niteliğinin bulunabileceği kanaatini ortaya çıkardı. Bu, özellikle fizik ve kimya gibi bazı bilim dallarının başvurduğu bir metottu. Dolayısıyla tekniğin ve teknolojinin de işin içine girmesiyle birlikte karşımıza bir akıl çağı, bir rasyonel çağ çıktı. Ama o da olduğu yerde kalamadı ve maddenin kanunlarının sosyal bilimlere aktarılması fikri, pozitivist bir anlayışı gündeme getirdi.

Şimdi burada pozitivist anlayış, eşyanın niteliğini nasıl araştırıyorsak sosyal olayları da o şekilde araştıracağımız mantığına ve görüşüne götürdü. Mesela Auguste Comte'un sosyolojiye ilk olarak verdiği isim sosyal fizikti. Yani fiziğin topluma yönelik tarafı. Bu, fizik biliminin metodunun toplumda geçerli olması görüşü etrafında toplanıyordu. Dolayısıyla hareket noktası aslında yine maddî ilimlerin kanunlarının geçerliliğiydi. Ama tabiî öyle değil. Pozitivist açıklama günümüze kadar devam etti ve günümüzde de devam ediyor.

Öyleyse sosyoloji, ilk kurulduğu andan itibaren bu pozitivist anlayışla birleştiriliyor. Bu durum mu söz konusu?

Evet. Şunu da söyleyeyim, Auguste Comte aslında pozitivizmi bir görüş olarak ortaya koydu ama onu bir din hâline getirdi. Bakın, pozitivist din ve siyasî sistem Avrupa'da birkaç ülkede belli bir dönem kabul edildi. Hatta bayrağı bile vardı. Fakat tutmadı. Yani bu pozitivist din tutmadı. Dolayısıyla onu bir inanç hâline getirdi. Evet, bu da aslında pozitivizmin çaresizliğinin bir sonucu. Burada belki şunu söylemem yerinde olur: Auguste Comte, insan toplumlarının üç safhada kendilerini gösterdiğini söylüyordu. Birincisi teolojik dönem, yani dinî dönem. İkincisi mânevî dönem, üçüncüsü pozitivist dönem. Yani üç basamaklı bir teoriden bahsediyor.

August Comte Life Legacy Philosophy Positivism

İkincisi metafizik dönemdi. Yani önce dinî, sonra ruhî, sonra maddî.

Şimdi düşünün, bakın. Bir çocuk dünyaya geldiği zaman ilk olarak dinî veya metafizik düşünceye mi sahip oluyor, yoksa pozitivist ilgileri mi var? Yani eşyalarla ilgileniyor, değil mi? Eşyaları tanıyor, renkleri tanıyor. Bir çocuğun gelişimi aslında tam tersi. Önce pozitivist ilgi, yani eşyalarla ilgi, sonra metafizik, sonra biraz mânevî sevgi vesaire. Ama en son noktada da dinî bir özelliğe sahip oluyor.

Bana göre Auguste Comte, gerçeği tam tersine irca etmiş durumda. Bunu da şahsî fikrim olarak eklemek istiyorum.

Dolayısıyla pozitivizmin dinî bir özelliği kalmadı. Belli bir süre devam etti ama daha sonra her şeye maddî olarak bakmaya başladı. Mesela bugün Amerikan sosyolojisinde pragmatizm denilen bir olay var. Yani faydacılık. Şimdi faydacılık aslında iktisadî bir terimdir, sosyal bir terim değildir. Bir insan bir faydası için hareket eder, faydası için para kazanır, faydası için daha teknik ve lüks imkânlara sahip olmak ister. Bu normal bir şey. Tabiî bunun ölçüleri ayrı. Herkes kendi inanç, düşünce ve ahlâk sistemine göre bunu belli bir düzeyde tutar. Ama demek istediğim, pozitivizm sadece madde dünyasında geçerli. Maddî işlerde, işlemlerde geçerli bir konu. Yani bir insanın duygu dünyasını pozitivist bir metotla geliştiremezsiniz. İki insanın birbirine karşı sevgisini maddî faktörlere dayandıramazsınız. Belki bazı kişiler o şekilde bir ilişki kurabilir ama insanların çoğunluğunu böyle bir sistem içerisinde açıklayamazsınız.

Sosyal bilimlerin de zaten burada bir farkı var. İnsanı sadece maddî olarak incelemekten ziyade hem maddî hem de mânevî olarak inceliyor. Ama pozitif bilimlerde sadece maddî bir inceleme söz konusu.

Evet. Büyük ölçüde de mânevî derken tabiî ahlâkî, dinî ve sosyal versiyonlarını da açmamız gerekiyor. Çünkü sadece dinîlik ancak Hristiyan Katolik inancına lâyık bir şeydir. Yani bizde hem dünya hem öte dünya, hem ruh hem madde gibi bir dengeleme söz konusu. Hatta ruh da maddenin önündedir. Mesela değerler de aklın önündedir. Akılla beraberdir ama akla yön veren değerlerdir. Bunu ben Sosyal İlim ve Değerler kitabımda çok geniş bir şekilde, örnekleriyle açıkladım. Bu yüzden pozitivizm, Batı toplumunun yaşadığı ahlâk ve ruh kaybı sonucunda ortaya çıkan, o boşluğu doldurmaya çalışan bir görüştür. Ama hayatın sadece küçük bir bölümüne cevap verebilecek bir fikir sistemidir. Dolayısıyla insanın bütün bir hayatını kaplayacak ölçüde bir özelliğe sahip değildir.

Değerler-1

Aynı zamanda doğa bilimlerinde de bulunan bu pozitivist geleneğin sosyal bilimlere aktarılması, sosyal bilimlerin yapısına ne kadar uygundur, diye sormuştum. Zaten cevabı oldu.

Evet, hiç uygun değildir. Yani düşünen, ruh ve ahlâk sahibi olan bir varlığın sadece maddî faktörlerle hayatını sürdürebilmesi, ilişkilerini gerçekleştirebilmesi akla uygun değildir.

Batı ilim anlayışının üniversitelerimizdeki eğitim sistemi üzerinde ne kadar büyük bir etkisi var? Bu anlayışın üniversitelerimize sağladığı fayda yahut zararlar nelerdir?

Biraz önce demiştim ki taklitle bir yenilik, bir ilerleme olmaz. Taklit, bir şeyi aynen devam ettirmek anlamına geliyor. Burada Batı sosyal bilimleri, ben bunu o Değerler kitabımda da söyledim, sanaldır. Türkiye'de sanal bir rol görmektedir. Ne demek? Yani karşılığı yoktur. Çözdüğü bir problem yoktur. Yeni problemler getirmiştir. İnsanın ufkunu genişletme imkânına sahip değildir. Çünkü üretime imkân vermemektedir.

Mesela ben derslerde şunu söylüyordum, Sakarya'da da diğer yerlerde de söyledim: Auguste Comte'un bir tespitini, Durkheim'ın bir tespitini, Weber'in bir tespitini, Hobbes'un bir görüşünü bir görüş olarak dikkate alırım. Ama o görüşün doğru olduğuna dair benim bir uygulama görme imkânım yok. Benim için onlar birer görüştür ama kesin bir bilgi değildir. Niye? Kesin bilgi olabilmesi için ya onların yanında benim o uygulamalı çalışmada bulunmam lazım veya benim güvendiğim birisinin bulunması lazım veyahut da o teoriyi kendi ülkemde, kendi insanıma uyguladığım zaman aynı sonuçlara ulaşmam lazım. Fakat böyle bir durum yok. Böyle bir veri yok elimizde arkadaşlar. O yüzden onların sadece birer görüş olduğunu, kesin bir bilgi olmadığını ben derslerimde de söyledim.

Çünkü sosyal bilimi uyguladığımız zaman ondan bir fayda görürsek biz ona kesin bir bilgi... Hatta sosyal bilimlerde İbn Haldun'un getirdiği bir şey var: "Sosyal bilimlerin kanunları var." diyor. Bakın, Auguste Comte da "Sosyal bilimlerin kanunu var." diyor. Ama bu fikri İbn Haldun'dan mı aldı, yoksa kendisi mi ortaya koydu, bilmiyorum. Ancak İbn Haldun'un görüşlerinden almış olma ihtimali büyük. Çünkü bu çok önemli bir konu.

Ben sosyoloji derslerimde öğrencilere diyordum ki: "Bakın, felsefeciler sizden bunu almasın. Sosyal bilimlerin kanunu var. Bu kanuna uygun hareket ettiğimiz zaman sosyal bilimlerden fayda sağlayabiliriz. Bu önemli bir bilgidir. Bunu sakın unutmayın. Yani sosyal bilimler sıradan olayların bir toplamı değildir veya rastgele edinilmiş bilgi değildir. Sosyal bilimlerin konusu, hakikaten belli bir kanun, yani sebep-sonuç ilişkileri içerisinde gerçekleşen ve sonuçları da sebeplerle bağlantılı olan olaylardır. Bu kanun fikrini sakın aklınızdan çıkarmayın."

Peki, Auguste Comte'un hem sosyal bilimlerin kendisine özel bir kanunu olduğunu savunması hem de pozitivist anlayışı sosyal bilimlere uyarlama çabası, onu kendisiyle çelişkili hâle getirmiyor mu?

Getiriyor. O çelişkileri biz çok görüyoruz. Aslında çok görmek durumundayız. Bundan sonra da göreceğiz. Mesela ben Sosyoloji kitabımda, Sosyal Değişme'de Emre Kongar'ın Marksist yaklaşımıyla yine sosyal birtakım bilgileri etkin hâle getiren görüşü arasındaki çelişkiyi anlattım. Sosyoloji kitabımda buna temas ettim. Bu çelişkiyi bunlar her zaman yaşayacaktır. Çünkü bunların mantıkî tutarlılıkları eksiktir. Hayatı tam olarak anlamakta, insanın karakterini, arayışlarını ve felsefesini tam kavramakta maalesef becerikli bir yaklaşım içinde değillerdir.

İnanın, bu mantık konusunu, yani bilginin mantıklı bir şekilde ifade edilmesini biz ancak Müslüman bilim adamlarında görüyoruz. Bilgideki hiyerarşiyi de ancak Müslüman bilim felsefesinde görebiliyoruz.

Peki, yerli sosyoloji anlayışından biraz bahsedebilir misiniz? Bu anlayış tam olarak neyi hedefliyor?

Yerli sosyoloji, aslında özellikle Müslüman toplumlarda Batı sosyolojisine karşı kendi sosyolojimizi veya kendi sosyal bilimlerimizi oluşturmak amacıyla dile getirilen bir görüştür, bir söylemdir. Ama ben şunu söyleyeyim: Sosyal olayların sadece millî sınırlar çerçevesinde gerçekleşmesi diye bir konu yoktur. Bakın, mesela bugün İngiltere'de, Amerika'da, Almanya'da, Fransa'da, hatta Rusya'da olan bir Müslümanın olaylara bakışı ve insanlarla olan ilişkisinde dikkat ettiği birtakım kurallar, başka ülkelerdeki Müslümanlarla aynıdır. Dolayısıyla yerli sosyoloji geçici bir terimdir. Mesela buna İslâmî sosyoloji de denilebilir veya “İslâm toplumlarındaki sosyoloji anlayışı” terimi de kullanılabilir. Fakat bunlar belli dönemlerde kullanılamadı. Daha doğrusu, İslâm'a uzak ve İslâm'a karşı grupların olaya birdenbire farklı bir isim ve farklı bir anlayış getirmemeleri için, özellikle üniversite camialarında toplumların kendi sosyolojik anlayışlarını ortaya koymaları amacıyla kullanılan bir terim olduğunu düşünüyorum.

Sami Şener Baran Dergisi-1

Şimdi siz de bahsettiniz, yerli sosyoloji kavramı bazı kişiler tarafından sadece kültürümüze uygun ve sosyal normlarımıza uyumlu bir sosyoloji olarak yorumlanıyor. Bu doğru bir yorumlama mıdır, eksik bir yorumlama mıdır? Hocam, sosyoloji bölümlerinde yerli sosyoloji kavramının tam manasıyla anlatıldığını düşünüyor musunuz?

Düşünmüyorum. Bu konularda bazı arkadaşlarımız ve ben de dâhil olmak üzere, yerli sosyoloji kelimesini yıllardan beri kullanıyoruz. Ama yerli sosyolojinin açılımında ben şunu da söylüyorum: Türk toplumu olarak bizim sosyal sistemimiz, sosyal ilişkilerimiz, sosyal kavramlarımız ve normlarımız sadece belli bir coğrafyayla ve belli bir ırkla bağlantılı olamaz. Bu fizikî bir konu değil. Sosyal konu bir toprak parçası değil. Sosyal konu, toprağı da ırkları da aşan bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla ben buna bir medeniyet anlayışı diyorum.

Medeniyet anlayışı dediğimiz zaman, o medeniyete şekil veren faktör söz konusudur. Bizim medeniyetimizi de bin yılı aşkın bir süre İslâm inancı ve ahlâkı şekillendirmiştir. Dolayısıyla buna Müslüman toplumların sosyolojisi de denilebilir. Çünkü İslâm sosyolojisi denince bazı yanlış anlaşılmalar oluyor. İslâm sosyolojisi, İslâm iktisadı, İslâm hukuku bir ölçüde yerleşmiş ifadeler. Ama İslâm iktisadı ve İslâm sosyolojisi dendiği zaman, "Sadece bundan Müslümanlar mı faydalanacak veyahut da bunlar sadece Müslümanların yaptığı çalışmaları mı kapsıyor?" gibi bir soru ortaya çıkıyor. Bu ifadeler, "Hayır, Müslüman olmayan da İslâm'ın sosyal sisteminden faydalanabilir." cevabını açıkça ortaya koymuyor.

Fakat bu konuyu İsmail Raci Faruki de açıklamıştır. Önemli sosyologlarımızdan, Pakistan menşeili Amerikalı bir ilim adamımızdı. Allah rahmet eylesin. Ailesiyle birlikte İsrail tarafından öldürülmüştü. Yaptığı araştırmalara İsrailliler tahammül edemedi. Çünkü dinler araştırmaları da yapıyordu. Museviliği de çok iyi biliyordu, Hristiyanlığı da çok iyi biliyordu.

Ismail Raci Faruki

O dedi ki: "İslâm bir ümmet anlayışı getirmiştir." Bakın, ümmet dindarlıkla alâkalı değildir. Ümmet, insana bakış perspektifidir. Müslüman olmayan kişiler de ümmet olabiliyor. Mesela Osmanlı toplumundaki Müslüman olmayanlar Osmanlı tebaasıydı. Medine toplumundakiler de İslâm toplumunun üyesiydi. Yani Hristiyan, Yahudi veya başka dinlerden olan kişiler, o devlet sisteminin anayasasının kendilerine vermiş olduğu hakları kullanma imkânına sahiptiler. Mesela Osmanlı'da da Ermenilerden, Rumlardan, Yahudilerden birçok doktor, emniyet müdürü veyahut da malî şube müdürü gibi insanlar çalışmışlardır.

Burada aslında biz sosyolojiyi yerel, millî sınırlar veya ırkla, milliyetçilikle bağlantılı bir şekilde ifade etmeye kalkışırsak tarihte gerçekleşen o sosyal sistemi, o toplumu göz ardı etmiş oluruz. Halbuki böyle bir toplum vardı, böyle bir medeniyet vardı ve böyle bir ilişkiler sistemi vardı. Mesela Safranbolu'da yaptığımız araştırmalarda şehrin kuzeyinde Hristiyanlar, güneyinde Müslümanlar oturuyordu. Bunlar ayrı mahallelerde oturuyorlardı ama birbirleriyle görüşüyorlardı, alışveriş yapıyorlardı, birbirlerinden meslekî olarak faydalanıyorlardı. Hristiyan ustalar gelip Müslüman evinin belli bölümlerini yapıyordu. Müslüman marangozlar da gidip Hristiyanların evlerinin veya belki kiliselerinin yapımını üstlenebiliyorlardı. Yani bu bir medeniyet. Farklılıklar içerisinde bir birlikten bahsediyoruz. Bu da tabiî yaşanan sosyolojik bir olaydır ve örneği vardır. Mesela Endülüs İspanya’sında da bu olmuştur, başka yerlerde de olmuştur.

Dolayısıyla böyle bir gerçek vardır ve biz bu gerçeği sadece bugünün Batı'sındaki milliyetçi anlayış ve belli sınırlarla açıklayamayız. Mesela aslında Batı düşüncesini de İngiliz düşüncesi, Alman düşüncesi, Fransız düşüncesi diye bir ayrıma tâbi tutmuyoruz. Batı düşüncesi diyoruz, çünkü ortak. Bakıyorsun, bir görüşte Fransız var, Alman var, İngiliz var, İspanyol var. Orada da bu var aslında. Bir medeniyet anlayışı orada da var. O bakımdan bu medeniyet anlayışı noktasına geldiğimizde İslâm medeniyeti, Yunan medeniyeti, Batı medeniyeti, Çin medeniyeti, Hint medeniyeti gibi birtakım ayrımlar yapmamız hatalı olmaz.

Anladım hocam. Şimdi soracağım soruyu, sizin kurduğunuz Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nün bir öğrencisi olarak soracağım. Bu hem benim hem de İslâmî hassasiyetlere sahip birçok sosyoloji öğrencisinin kafasında tam olarak oturmayan bir konu. Hocam, Müslüman sosyolog nasıl olmalıdır? Az önce de biraz bahsettiniz. Biz İslâm'ı sosyolojinin içerisine nasıl yerleştireceğiz, nasıl yerleştirmemiz gerekiyor? Yerleştirdiğimizde Müslümanlar özelinde İslâmî bir sosyoloji anlayışının metodu ve ilkeleri nasıl olur?

Bir defa sosyoloji, toplumların fotoğrafını, hatta videosunu çeker. Toplumun belirgin karakteri neyse sosyoloji de o konuda bir çalışma yapar. Yani onları Müslümanlaştırmaya değil, Müslüman olanı Müslümanca tanıtmaya, Müslüman olmayanı Müslüman olmadığı şeklinde tanıtmaya ve aralarındaki ilişkinin nasıl olduğunu resmetmeye bakar. Var olanı belirtir. Var olanın özelliklerini ve dinamiklerini anlatmaya çalışır. Dolayısıyla biz, sosyolojiyi Müslümanlaştırmak yerine Müslüman bir toplumun sosyolojik davranışlara yönelmesini ve bir yaşama perspektifi oluşturmasını öncelikle sağlamak zorundayız. Yani sosyoloji, dediğim gibi fotoğraf çekiyor. Hareketli bir fotoğraf çekiyor. Biz orada Müslümanca yaşamanın, ideal Müslümanlığın örneklerini hayatımızda, iş hayatında ve uluslararası ilişkilerde gösterdiğimiz andan itibaren sosyoloji de bunun aynısını başkalarına iletecektir. Bizim Müslüman olmak, Müslümanca yaşamak ve Müslümanca davranmak noktasında sorumluluğumuz vardır. Zaten bunu ele alan sosyoloji de bunu aksettirecektir.

Peki hocam, bir sosyoloğun objektif olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir sosyolog ne derece objektif olmalıdır?

Objektiflik, Batı'da sosyal bilimlerin pozitif bilimlerin etkisinde kalarak ortaya koyduğu bir söylemdir. Sosyal bilimlerde objektiflik olmaz. Ama ne zaman olur? İki ayrı toplumun sosyal olaylarını karşılaştırmaya başladığımızda, onlardan biri bizim toplumumuz bile olsa orada tarafsız olmaya mecburuz. Ama kendi toplumumuzu incelerken, ben bunu kitabımda yazdım, aşağı yukarı 30 yıldır söylüyorum, bir insan tarafsız olamaz. Yani duygusuz olamaz, heyecansız olamaz. Mutlaka heyecanı olacak, mutlaka ilgisi olacak, mutlaka o toplumun bir ferdi gibi hareket edecek.

Eşyaları veya makineleri hazırlarken biz orada tarafsızız. Çünkü onlarla bir diyaloğa giremiyoruz ki. Yani mümkün değil, onların öyle bir özelliği yok. Canlı, canlıyla diyaloğa girdiği zaman tarafsız olamaz. Karşıdaki insan bir şey bilmiyorsa ona anlatırız. Yanlış biliyorsa onun yanlışını düzeltiriz. Biz yanlış yapıyorsak ondan öğrenir, kendimizi düzeltmeye çalışırız. Tarafsızlıkla bu mümkün mü? O zaman sosyal bilim çalışmaz. Zaten yapılan araştırmalarda, bilim adamının toplumlara donuk ve duyarsız bir şekilde yaklaştığında o toplumdan gereken doğru cevapları alamadığı görülmüştür. Bunu Erol Güngör'ün tercüme ettiği bir kitapta bazı Batılı bilim adamları söylüyor. Diyorlar ki: "Toplumun dünyasına, ruhuna girmeniz gerekiyor ki o toplumun gerçek problemlerini anlayabilesiniz." Bir eşya gibi, hiç duygusuz, heyecansız, ilgisiz bir şekilde gidin bir insanla konuşun bakalım, size cevap verebilecek mi? Mümkün değil.

Bu bilgileri maalesef sosyal bilimci arkadaşlarımız düşünmeden anlatıyorlar. Onu yaşamadan anlayabilmeniz mümkün değil. Dolayısıyla ancak mukayeseli araştırmalarda, yani iki ayrı toplumun herhangi bir konusunu araştırırken tarafsız, objektif olmak durumundasınız. Ama kendi toplumunuza yaklaşırken daha samimi, daha sevecen, daha içten bir şekilde yaklaşmak zorundasınız. Yoksa sosyal olayları anlayamazsınız. Onun için bu görüş son derece hatalı bir görüştür. Demin dediğim ölçülere uyulmazsa, yabancı bir toplumu incelerken bile ona yaklaşmak zorundasınız, bırakın kendi toplumunuzu.

İnsan ilişkileriyle ilgili bir araştırma yaparken bir defa karşıdaki insana güven vermek zorundasınız. Gidin bir saha araştırması yapın bakalım. Bir kişiye güven vermeden o kişi size cevap veriyor mu? Verse bile belki de "Bunlar art niyetli." diyerek yanlış cevaplar verebilir. Ama sizin samimiyetinize güvendiği andan itibaren size doğru cevaplar verecektir.

Hocam, son olarak İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, "İslâma Muhatap Anlayış" adlı eserinde, mealen, insanın sosyal şartlardan tamamen bağımsız olamayacağını kabul etmekle birlikte, insan iradesini katı bir determinizme irca eden yaklaşımların ahlâkî sorumluluğu ve ceza müessesesini geçersiz kılacağını savunuyor. Peki, günümüz sosyolojisinde sosyal yapının belirleyiciliği ile ferdî irade arasındaki bu denge nasıl ele alınıyor?

Bir defa bu konu sosyolojide tartışılan bir konudur. Geçmişte Batı sosyolojisinde de tartışılmıştır. Bizde de üzerinde durulmuştur. Ama mesela Ahmet Cevdet Paşa der ki: "İnsan medeniyet hazırlayan bir varlıktır." Burada asıl hedef ve asıl kriter insan oluyor. Şimdi toplum insanlardan oluşuyor. Durkheim'ın "Toplum her şeyi belirler." anlayışı veya ona benzer bazı sosyologların veya sosyal bilimcilerin "Toplum olmadan insan bir işe yaramaz." görüşü aslında tutarlı bir görüş değildir.

Bir de toplum kimdir? Bunun karşılığı yoktur Durkheim'da. Mesela toplum ilim adamları mıdır? Toplum sokaktaki kalabalıklar mıdır? Toplum entelektüeller midir, siyasetçiler midir? Toplum işçiler midir, kadınlar mıdır, erkekler midir? Değil mi? Bir sürü soru çıkıyor karşımıza. Yani belirsiz bir toplumdan bahsediyor ve bize her şeyin onun tarafından oluşturulduğu söyleniyor.

Salih Mirzabeyoğlu Fotoğraf Hakikat

Şimdi bu tartışma neticelenmemiştir. Belli kişiler toplumun her şeyi belirlediğini, insanın üzerinde tamamen hâkim olduğunu söylemişlerdir. Bazı görüşlerde, hatta "büyük adam teorisi" diye bir şey de hatırımda var, belli kişilerin toplumu alıp bir yerden bir yere taşıyabileceği söylenmiştir. Yani iki taraf da aslında uç görüşlerdir ama iki gerçeği belirtmişlerdir. Toplum fertsiz düşünülemez, fert de toplumsuz düşünülemez. Fert toplum içerisinde büyür, yetişir ve toplumun kurallarıyla hareket eder. Ama fert de toplum içindeki bazı yanlış kuralları değerlendirerek onlara karşı çıkabilir ve toplumu farklı yönlere götürebilir. Mesela peygamberler geçmişte bozuk toplumları almış, doğru bir yöne götürmüşlerdir. Ama bazı toplumlar buna direnmiş ve yok olmuşlardır. Dolayısıyla burada fert ve toplumu birbirinden ayırmak doğru bir şey değildir. Rahmetli Salih Bey'in söylediği gibi, her iki dinamiğin de birbirini tamamlaması gerekir.

Evet, toplumun da bir rolü vardır, fertlerin de toplum içinde bir rolü vardır. Bunlar birbiriyle etkileşim içerisinde sosyal olayları taşırlar ve sosyal hareketleri belli bir noktaya doğru götürürler. Ama günümüzde, inanın, toplumun da büyük insanların da toplumlar üzerindeki etkinliği maalesef kalmamıştır, diyebiliriz. Onun için de yeni bir şey çıkmıştır. İdeolojiler ve medya güçleri, topluma birtakım farklı misyonlar, farklı hedefler ve farklı ilgi alanları oluşturmaya çalışmaktadır.

Modern toplumda hep derler ya, ferdiyetçi bir toplumdur. Fert kendini bilmeli, istediği gibi hareket edebilmeli, başkalarının etkisinde kalmamalı diyorlar. Ama mesela bugün medya ve sosyal medya, o bireyin kendi başına kendini geliştirmesini engelleyici bir rol oynamaktadır. Yani onu belli anlayışlar ve belli davranışlar içerisine zorla sokmaktadır.

Toplum ise eski gücünü kaybetmiştir. Özellikle siyasî partiler ve siyasî hareketler tarafından yönlendirilmeye başlamıştır. Toplumlar parçalanmıştır. A partisi, B partisi, C partisi diye birkaç bölüme ayrılmış ve toplum olabilme özelliğini kaybetmiştir. Yani birbirine düşman, birbirine karşıt gruplar hâline getirilmiştir. Onun için sosyolojinin eskiden tartıştığı o konu bugün maalesef gündemde değildir.

Öyleyse bunun için şu an yeni bir anlayış, yeni bir çözüm yolu üzerine gitmemiz gerekiyor?

Elbette. Hem toplumu iradeli bir hâle getirmemiz, sosyal değerler etrafında yeniden organize etmemiz, yeniden dinamik bir hâle getirmemiz, aynı zamanda kendi düşünce ve değerler sistemi içerisinde hareket etmesini sağlamamız hem de ferdi bu çerçevede yönlendirici bir hâle getirmemiz gerekiyor. Fertleri de toplumda herhangi bir yanlış, herhangi bir sapma, herhangi bir dejenerasyon olduğu zaman ona müdahale edebilecek güce eriştirmemiz gerekiyor. Dolayısıyla burada sosyolojinin bilgi aktarımından öte, aslında bir meslek olduğunu görüyoruz. Sosyolojinin; toplumu anlamak, toplumu anlamlandırmak, toplumu yönlendirmek, toplumun toplumsal değişimin yanlış yönlerine kaymasını önlemek ve toplumu doğru bir hedefe yönlendirmede etkin olmak gibi bir role kavuşması gerektiğini belirtmek istiyorum.

Teşekkür ederiz hocam.

Bir şey değil.

Aylık Baran Dergisi 57. sayı Kasım 2026