Vehbi Vakkasoğlu kimdir?
1947’de Kahramanmaraş’ta doğan Vehbi Vakkasoğlu, eğitimci ve yazardır. Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesi ile İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun oldu. Millî Eğitimin çeşitli kademelerinde 35 yıl görev yaptı; altı yıl Almanya’da Türk çocuklarının eğitimi için çalıştı. İlk kitabı Mehmed Âkif’i 1968’de yayımlayan Vakkasoğlu, tarih, edebiyat, din ve psikoloji alanlarında 47 eser kaleme aldı. Yurt içinde ve yurt dışında binlerce konferans verdi. Çanakkale ruhu, aile içi iletişim ve sevgi merkezli eğitim konularındaki çalışmalarıyla gençlere, ailelere ve eğitimcilere rehberlik etti. Eserlerinden bazıları: Mehmed Âkif, Bir Destandır Çanakkale, Çanakkale’de Şahlananlar, Osmanlı İnsanı, Yunus Emre, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Ailede Sevgi İletişimi, Sevgi Merkezli Çocuk Eğitimi ve Gençler İçin Hatıralarla Necip Fazıl.
Türkiye’de Batılılaşma süreciyle yerleşen ve bugün de varlığını sürdüren Batı merkezli eğitim anlayışının karşısına, Müslüman bir toplumun kendi insan ve toplum tasavvurunu koymasının temel ölçüleri neler olmalıdır? Gençlere sadece kariyer ve diploma sunup bir fikir, mefkûre ve istikamet kazandırmayan mevcut yapı, kendi rahatından başka değer tanımayan nesiller üretmekten nasıl kurtarılabilir?
Evet, bu çok önemli ve çok ciddi bir soru. Hatta açıkçası kitaplık çapta bir soru. Ama şartların müsaadesi nispetinde birkaç cümleyle ifade etmem gerekirse: Biz, Batı’dan esen sam yellerinin 300 yıla yakın bir zamandır hafiften başlayarak gittikçe şiddetlenen, fırtınaya dönüşen ve bizi alabora eden tesiri altındayız. Dolayısıyla bu konuya çok dikkat etmemiz lazım. Eğer ülkede bir beka meselesi varsa, beka işte bu noktadadır. Bu ülkenin ebediyen var olup olmayacağının düğüm noktası, esas merkezi budur.
İç bütün demeyeceğim ama maddesiyle, parasıyla, dış görünüşünün cazibesiyle, nefsî ve hissî istekleri tahrik ederek bizi hep bir tarafa doğru, istikametimizi bozacak şekilde yalpalatan tesirlerdir bunlar. Bunlara karşı tabii ki kendi kültürümüz var. İrfanımızın sağlam dayanakları var. Bunlara dönmek, bunları canlı tutmak ve sürdürmek konusunda kararlılığımız olması lazım. Bunu yapmak bugünkü şartlarda, mevcut bakış açısıyla çok zor görünüyor. Hatta imkânsıza yakın derecede zor görünüyor. Ama eğitimci bir bakış açısıyla, nebevî bakış açısıyla, bunu güncelleyerek bir çözüm aradığımızda oldukça kolaylaşıyor, zevkli bir zorluğa, keyifli bir işe dönüşüyor. Bu, ruhun keyfi oluyor. Çünkü bunun diğer adı, yaratılış çizgisini bozmayan insan yetiştirme sanatıdır. Bunu yapmak için her türlü imkânımız var. Dünyada bu sanatın kalmadığı söyleniyor. Bu, Batılı filozofların, düşünürlerin, yazarların da katıldığı bir tespit. Geriye şu gerçek kalmış: Hakkaniyetini her vesileyle göstermiş bir dinin mensuplarıyız. Büyük avantajımız bu; manevî dinamiğimiz, dayanağımız da bu. İkincisi, bu dinin mensupları olarak kimsenin itiraz edemeyeceği, ilimler geliştikçe hakikati ortaya çıkan, bütün ilimlerin desteklediği, ışığıyla ve nuruyla gönülleri aydınlatan, bütün olumsuz şartlara rağmen hâlâ “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” hakikatini gönüllere yerleştiren, olumsuz davranan Müslümanlara, bizlere rağmen bunu başaran bir kitabımız var: Kitâbullah.
Şimdi bu iki dayanağı destekleyen bir de yaşayan Kur’an’ımız var bizim: Başımızın tacı Peygamber Efendimiz. Hâlâ getirdiği eğitim sistemini aşamayan bir dünya içinde büyük bir avantajımız var. Şimdi bunları gündeme getirmek lazım. Bunları kafalara ve kalplere hâkim etmek lazım. Ama biz bunu yaparken önemli bir yanlış yapıyoruz. İnancımız budur ama aklımız başka yöne kaymıştır.
Nefis ve şeytan iş birliğinin oluşturduğu o güçlü holdingin tesiri altında, ekranların cazibesine uyarak farkına vardığımız yahut varmadığımız, gizli açık, Batı’dan esen o sam yelleri hepimizi vuruyor. Az ya da çok kurutuyor. İşte buraya kapıyı kapamak lazım. Rahmetli Üstad’ın, Şairler Sultanı Necip Fazıl’ımızın bize hem yazdığı hem de konferans ve sohbetlerinde tekrarladığı bir şey vardı. Nedir o? Latince bir tabir: Felix culpa (“mutlu cinayet”).
Batı’dan gelen her şeye karşı dikkatli olun. Hayatınızı kolaylaştıran buzdolabından çamaşır makinesine, otomobilden ilaçlara kadar her şeye dikkat edin. Bunlar paragöz insanlardır; maddeci, materyalisttirler. Mutlaka faydanın içine yanlışı katarlar. Çünkü size gerçekten dost değildirler. Olmaları da tarihî geçmişleri bakımından imkânsıza yakın derecede zordur. Alırsanız zararlı kısımlarını elemeye, onları devre dışı bırakmaya çalışın. Ya da çok çalışın; onların daha zararsızını, faydalısını yapın. İlacına bile güvenmeyin. “Bu Felix Culpa’yı unutmayın,” derdi rahmetli. Şimdi bu maddî şeylerin dışında, asıl oradan gelen kitap, fikir, düşünce, fen, felsefe var. Şimdi Üstad’ı ne kadar haklı çıkarıyor bütün bunlar.
Bir de önemli, insanlık dışı bir alçaklık ortaya çıkıyor. Ya, diplomada bile Doğu’ya mahsus diye Müslümanlara, yüzde 90’ı Müslüman olan ülkenin çocuklarına ikinci sınıf diploma vermişler. İki Sorbonne mezunu aynı olmuyor mesela. İlacı bile, bazı meşrubatları bile daha zararsız hâle getirip Batı’da pazarlamışlar. Aynı marka, aynı meşrubat bizde daha çapaçul bir boşvermişlik içinde sunuluyor. Tabii, daha çok kazanmak endişesi varsa da bir de “Aman, bunlar insan sayılmaz; ver gitsin” laçkalığı var. Ama bütün bunlardan bizim de bir sorumluluğumuz yok mu? Bunları fark etmeyen, bunları fark ettiği hâlde dert etmeyen, bunları izole etmek, saf dışı bırakmak için bir çabası olmayan Müslümanlar da onlardan daha çok suçlu değil midir? Dolayısıyla bizim özümüz, bizim kültürümüz bunların hepsini aşmaya yeter.
Seyyid Ahmet Arvasi, “…cemiyetler, çocuklarını eğitirlerken, kendi klasiklerine öncelik ve ağırlık verirler. Hiçbir millet, kendi kültür ve medeniyetine renk ve ruh veren Mukaddes Kitabını ve klasiklerini ihmal ederek, inkâr ederek sağlıklı bir millî eğitim ortamı oluşturamaz.” der. Batı klasiklerinin okunmasına karşı değiliz; iki kanatlı bir eğitimden yanayız. Ancak gençlerimiz Batı’dan birkaç klasik sayabilirken kendi medeniyetimizin klasiklerini tanımıyor. Bizim klasiklerimiz yokmuş gibi davranılıyor.
Çok haklısın. Yani bu klasiklerimizi kim tanıtacak, kim öğretecek; daha önemlisi, kim sevdirecek? Evde anne-baba bilmiyor. Okul zaten habersiz. Hatta yıllar yılı tam tersine çalıştılar. Şimdi de tam doğrulmuş bir millî eğitimimiz hâlâ yok. Onun için gençleri suçlamamak lazım. Bulundukları ortama uyuyorlar. Bendeniz gençleri arka teker olarak değerlendiriyorum; ön teker suçlu. O ön tekerlerin biri de benim. Ben, 50 yıldır bunları anlatan, yazan, konuşan bir insanım. Demek ki anlatamamışız, demek ki gerektiği kadar gönüllere yerleşememişiz, yayamamışız. Yani çocuklar masum. E, şimdi bunlar ortada.
Hatta Batı klasikleri dediğimiz o sevilen eserlerin yüzde 60’ı Doğu kaynaklıdır. Bunu kesin ve net söylüyorum. Biraz mütevazı söylüyorum; daha da fazladır. Abartı olmaması endişesiyle söylüyorum. Goethe’den Tolstoy’a, Dostoyevski’den Schiller’e kadar hepsi bizim klasiklerimizden yararlanmış, bulabildikleri kadar istifade etmiş ve eserlerine revnak vermiş insanlardır. Ama biz bunlardan habersiziz. Dolayısıyla Batı klasikleriyle beslenmek, dediğiniz gibi, bir sos olmalı; bir renk, bir çeşitlilik, bir genişlik, ufuk açma aracı olmalı. Ama biz, kendi temellerimizden habersiz olarak bunları getirdiğimiz zaman kendini inkâr eden, daha doğrusu bilmediği için habersiz kalan, en masum tarafıyla Batı kafalı, Batı düşünceli ve dolayısıyla zaman içinde materyalist, hayata bakış açısı asla bizden olmayan, kalpsiz bir nesil yetiştiriyoruz.
Problemimiz bu. Hâlbuki bizde bir denge vardır. “Dünyadan da nasibinizi unutmayın.” diyen bir kitabın mensuplarıyız. Bize dünyayı da yasaklamıyor ki. Dünyanın meşru zevklerini yaratılışa uygun şekilde almamızı, yaşamamızı tavsiye eden bir kitabın ve bunun en ölçülü şekilde nasıl olacağını uygulamalı olarak gösteren bir Hazreti Peygamber’in ümmetiyiz sonuçta. Ama bunlar yok gibi. Var ama yok gibi. Çünkü bunlar dünyamıza ne aileden doğru düzgün ne de millî eğitimden—millî olmayan eğitimden—verilebiliyor. Bunlar özel çabalarla, küçük küçük, minik minik, âdeta iğneyle kuyu kazar gibi veriliyor. Verildiği zaman da ne kadar güzel örnekler ortaya çıkıyor. Aslında bu güzel örnekleri çoğaltmak bizim de, sizin de, hepimizin hedefidir.
Bizden aldıkları fikirleri kendi anlayışlarına göre değiştirip yeniden bize sunuyorlar hocam. Mesela İbn Tufeyl’in 12. yüzyılda yazdığı Hay b. Yakzân, Robinson Crusoe’dan çok önce Avrupa dillerine çevrilmiş. Aralarındaki doğrudan etki tartışılsa da benzerlik ortada. Fakat biz Robinson Crusoe’yu çocukluktan beri biliyor, Hay b. Yakzân’ın adını bile duymuyoruz. Hayy, tabiatı okuyarak akıl ve tefekkür yoluyla hakikate ulaşan insanı anlatıyor. Crusoe ise hayatta kalmayı, üretmeyi ve tabiata hâkim olmayı öne çıkarıyor. Düşüncede de benzer bir durum var. Gazzâlî’nin, İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün Batı düşüncesi üzerindeki tesiri biliniyor. İbnü’l-Arabî ile Hegel arasında da varlık anlayışı bakımından önemli benzerlikler kuruluyor. Fakat okullarda Hegel anlatılırken İbnü’l-Arabî’ye, Gazzâlî’ye aynı ölçüde yer verilmiyor. Klasiklerimiz var ancak eğitim sistemi bizi kendi kaynaklarımızdan uzak yetiştiriyor. Yani kendi medeniyetimizin kurucu fikirleri görünmez hâle gelirken onların Batı’da yeniden kurulmuş/kurgulanmış biçimleri evrensel düşüncenin yegâne ölçüsü gibi sunuluyor.
Evet, “intihal” diyoruz ya: almak, çalmak, çırpmak. Biz hazinemizi kaptırmışız ama cahil olduğumuz için kaptırdığımız hazinenin farkında değiliz. Birçok büyük düşünür, filozof, mesela İmam Gazzâlî’den çalıp çırpıyor; asırlar sonra onun fikirlerini kendi buluşları, kendi emekleri gibi kendi üsluplarınca sunuyorlar. Ama biz bunun farkında değiliz. Çünkü çaldırdığımız hazinenin farkında olmak için de bir şeyleri gene bilmek lazım geliyor. Mesela bendeniz, yurt dışındaki konferanslarımda okuyan gençler tarafından en çok şu soruya maruz kalırım: “Hocam, iyi güzel, medeniyet diye anlattınız; çok da duygulandık. Çok güzelmiş bu İslâm medeniyeti. Ama niye böyle bir medeniyet büyük insan yetiştirmemiş? Hadi şimdi çöküntü var, kopuntu var, 100 senelik bir hezimetin telaşı var. Ama daha geçmiş asırlarda da mucidimiz yok, düşünürümüz yok, klasik eser koymuş adamımız yok. Peki, bu kadar güçlü bir medeniyet neden adamsız ve esersiz?”
Tabii, gülecek miyim, ağlayacak mıyım… İlk duyduğum zamanlarda, 40-50 sene önce, çok hırçınlaşıyordum; şimdi o çocuklara hak veriyorum. Çünkü dünyalarında böyle bir şey yok. “Evladım,” diyorum, “var da siz bilmiyorsunuz. Bilen biri olarak ben de tamamını bilmiyorum. Hazine keşfedilmeyi bekliyor. İnin kütüphanelere. Alman arşivine girin, Hollanda arşivine girin, Belçika’ya girin. Burada bile ipuçları öyle karşınıza çıkacak ki neleri kaptırmışız biz, şaşıracaksınız.”
Onun için, Allah rahmet eylesin, benim İtalyan bir ablam vardı: Ünlü bir Türkolog, Ordinaryüs Profesör Doktor Anna Masala. Orada herkes ordinaryüs olamıyor. Her bölümün en duayen akademisyenine ordinaryüs diyorlardı. Böyle bir ordinaryüstü ablamızdı. Türkiye’ye Aşk Mektupları diye kitap yazacak kadar milletimizi, ülkemizi seven, bizim birçok entel dantel geçinen akademisyenimizden daha Müslüman, daha Türktü.
“Ben sadece şehâdetle Müslüman olmadım, arkadaşlar. Aynı zamanda Türkolog değil, Türküm, bana Türkolog demeyin.” diyecek kadar bu kültürü, bu irfanı benimsemiş biriydi. Onun bir sözüyle buraya nokta koyayım.
Bir İstanbul ziyaretinde bendeniz eski, eskimeyen gençlerimi, öğrencilerimi toplayıp götürmüştüm. Her gelişinde öyle yapardım. Ablaya bir Sultanahmet gezisi yaptırdık. Heyecan içinde, “İnanılmaz şeyler görüyorum, yaşıyorum.” diyor. Biz de Sultanahmet’e bakıyoruz ama onun duyduğu heyecanı duymuyoruz. Biz de Ayasofya’ya bakıyoruz ama onun okuduğu gibi okuyamıyoruz. Bu satır aralarını okuma işi, cansız maddeden mânâ çıkarma işi, biraz kültürel seviye istiyor demek ki. Ve “Sizi çok seviyorum ama dövmek istiyorum sizi; kızgınım size.” dedi.
“Abla,” dedim, “ne suçumuz var, niye dövmek istiyorsun bizi?”
“Yahu,” dedi, “hazinenin üstündesiniz. O kadar gaflet içindesiniz ki üzerinde oturduğunuz hazinenin farkında bile değilsiniz. Önünüze de bir mendil açmışsınız, gelenden geçenden sadaka dileniyorsunuz. Siz sopalık değilseniz, kim sopalık?”
Deyince, benim çiçeği burnunda, eskimeyen öğrencilerimden jeoloji mühendisi biri de bunu hemen kendi alanıyla ilgili zannetti.
“Ablacığım, arz-ı hürmet ediyorum, elinizi öpüyorum; çok haklısınız. Bendeniz jeoloji mühendisiyim. Türkiye’nin işletilemeyen—tabii bu 70’li yılların lafı—petrolleri var; işletilemeyen, hammadde olarak neredeyse bedavaya satılan bor madeni var, toryumu var.” diye saymaya başlayınca abla dedi ki:
“Asıl ilk Osmanlı tokadını senin ensene indirmem lazım, evlat. Yahu, ben ne diyorum, sen ne anlıyorsun?”
Tabii delikanlı perişan oldu, biz de sesimizi kesip dinledik. Galiba sorumuzun en güzel cevabını rahmetli verdi. Ruhuna bir Fâtiha gitsin; beş yıl kadar önce kaybettik onu. Dedi ki:
“Yahu, sizin bir Yunus’unuz var, sizin bir Mevlânâ’nız var, sizin bir Hacı Bektâş’ınız var. Hadi onları unuttuysanız, çağdaşınız, sizin bir Mehmed Âkif’iniz var; daha neleriniz, niceleriniz var. Bedîüzzaman’ınız var.”
Bedîüzzaman hakkında da ilk resmî yayını Roma Üniversitesinde o yayımlamıştı. Bizim hâlâ öyle cesur bir üniversitemiz var mı, bilemem.
“Bunlar manevî hazinelerdir. Siz bunları keşfetmedikçe, siz bunları anlayıp güncellemedikçe dünyanın petrolünün üzerinde olsanız ne yazar? İşte Arap kardeşleriniz… Petrolün yüzde 70’inin üzerinde oturuyorlar ve sahipleri gibi görünüyorlar. Kültürleri ortada, irfan düzeyleri ortada, inançlarını yaşama oranları apaçık, güdülüyorlar. Siz önce şu asıl hazineleri, manevî zenginlikleri bir keşfedin hele.” demişti.
Hep hüzünle hatırlarım rahmetlinin bu ikazını. Galiba sorunuzun asıl cevabı da bu cümlelerin içinde.
Yine yukarıda temas ettiğiniz mesele üzerinden soracak olursam, kendi hazinemizi tekrar eğitimle birleştirecek bir müfredat gerekli diyebilir miyiz hocam?
Çok doğru. Âkif Dede diye gençler için yazdığım bir kitabı özetleyen bir konferans verdim. Öğrenciler var, liseliler; öğretmenleri de var. Şart koştum: “Velileri de çağırın.” dedim. Bizde eğitim denince hep gençler akla geliyor. Ya, bu gençlere yön veren büyükler de gelsin. Anne-babaların da ihtiyacı var; onlar da bilmiyorlar.
Neyse, düşünceme önem veren okul müdürümüz çağırmış. Büyükler önde, gençler arkada; anlatıyorum. Ama birden aklıma şöyle bir şey geldi. Dedim ki: “Âkif dedemizi, hepimizin manevî dedesini anlatacağım ama bütün kitabı anlatmama imkân yok. Lütfen okuyun. Ama özetleyeceğim. Fakat baştan size bir soru soruyorum. Soruma cevap verecek arkadaşlarımıza, hocalarımız dâhil, 10 tane kitabımı imzalayıp hediye edeceğim.” Bir sükûnet oldu.
Dedim ki: “Mehmet Âkif dedemiz hakkında onu belirleyen, onu gerçekten içiyle anlatan üç şey istiyorum. Bu üçünü sayanlara 10 kitabımı imzalayıp vereceğim.” Yayınevinin temsilcisi de karşımda oturuyor. Adamcağız, herhâlde “Eyvah, kitaplar gitti.” der gibi öyle bir sarardı. Ama sadece üç kişiye, üç kişiye kitap hediye edebildik. Üzüntü verici bir şey. Durumun içler acısı hâlini gösteriyor.
Genellikle el kaldıranlar diyor ki: “Şiir ötesi, aşılamayan şiir İstiklâl Marşı’nı yazmıştır.” Eyvallah, tamam. “Aşılamayan, hâlâ geçilemeyen Çanakkale Destanı’nı kaleme almıştır. Çanakkale’ye en güzel abideyi o dikmiştir.” Allah rahmet eylesin, o da doğru ama üçüncüye bir türlü gelemedik. Ne hazin, ne garip, değil mi? Ama eğitimin verdiği bu. Evin verdiği bu.
Şimdi biz kendimizi nasıl güncelleyeceğiz? Batı’nın sam yellerinden korunmak için kendimize nasıl korunaklı seralar yapacağız? Düşman güçlü, düşman çok cazip, düşman çok sinsi; şeytanî oyunlarla, öyle ambalajlarla kötülüğü iyilik diye bize yutturuyor ki zehri de uydulardan döküyor. Korunmak çok zor. Bir, artık bunun bilincinde olacağız.
Hocam, kendi tarihinden ve değerlerinden kopuk yetişen bir gençte vatan, millet, bayrak ve ezan şuuru da oluşmuyor. Kriz anında, “Bu vatan bana ne verdi ki onun için öleyim? Almanya’da veya Amerika’da yaşarım, yeter ki rahat edeyim.” diye düşünüyor. Bu toprakların manasını ve kendisine yüklediği sorumluluğu öğretmezsek, ilk sarsıntıda memleketini terk edecek, hatta ona ihanet edebilecek nesiller yetiştirmez miyiz?
Onu geçtim; çok hazin bir hatıradır. 23 Nisan’da çocukları makamlara oturtuyorlar ya; galiba iki sene önceydi. Sanıyorum Cumhurbaşkanı’nın makamına oturan ilkokul öğrencisine, “Ne olmak istiyorsunuz?” diye soruldu. Gene hafızam beni yanıltmıyorsa kız öğrenciydi. Bir de o daha çok dikkatimi çekti; kızlar daha derunî olur ya, kalbî olurlar.
Ne olmak istiyor? Hayattaki en önemli hedefi nedir? Efendim, “Almanya’ya gitmek ve orada okumak, orada yaşamak” gibi bir cümle söyledi. Bu aslında küçük bir ipucuydu ama fecaati dışa vuran çok önemli bir göstergeydi. Ben sosyal medyamda epey yazdım, çizdim, üzüldüm. Ya, bu mudur yani?
Ama çocuk haklı. Çünkü medeniyet diye bildiği o, çağdaş uygarlık diye yutturulan o. Ne iyilik varsa orada var: Düzenli yaşama, bol kazanma… Bizde ne var? Ne maddî hazinelerin ne dünyanın en güzel coğrafyasının ne de nelerle kazanılmış ata hatırasının farkında; hiçbirinin önemi, değeri yok. Çocuk haklı. Görüntü bu. İşte bu görüntüyü tersine çevirmek mümkün mü? Bunu düşünenler, bunun farkında olanlar, bunu dert edenler var. Bu işin birdenbire olacağı da yok. Dediğim gibi, çok zordur. Bu zora talip olanlar bugünün gerçek mücahitleridir. Yolunuz, gönlünüz açık olsun.
Dergimizin kapak konusu, “Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriliş manzumesi, ismi de Büyük Doğu.” Günümüzde modernizm, hedonizm, nefsanilik ve sekülerlik gibi fikir ve hayat tarzları Müslümanların inanç dünyasını ve gündelik hayatını kuşatıyor. Büyük Doğu, bu akımlar karşısında Müslümana fikrî bir ölçü ve koruyucu bir zırh görevi görüyor. Siz Büyük Doğu’yu bu çerçevede nasıl değerlendiriyorsunuz?
Büyük Doğu… Bu iki kelime, aslında anlattığınız hakikatin özetidir. Yani bu, “Ne varsa Batı’da var.” diyenlere vurulmuş bir şamardır. Bu yanılgıya düşmüşlerin, bu gaflete girmişlerin ikaz edilmesidir. Doğu da var, güneş Doğu’dan geliyor. Bütün güzelliklerin temeli, özü oradadır. Batı, o güzelliklerin ve gelişmelerin üzerine kurulmuştur. Eğriyi de doğruyu da alabildiği kadar almıştır. Fakat İslâm imanına sahip olmadığı için her doğruyu iki yanlışla birlikte götürmüştür. Ortaya koyduğu her türlü gelişme ile insan hayatını kolaylaştırdığını gördüğümüz araçlar da zararlar ihtiva etmektedir. Bunlara daha çok kazanç hırsıyla emek verilmiş, bedenin yanında ruha da faydalı olmaları ise hiç düşünülmemiştir. Dolayısıyla gönül boşluğu taşıyan Batı, insan yaratılışına ters ne kadar akım varsa bunların manevî bir bataklığı hâline dönüşmüştür.
Batı, Müslüman ülkelerde, özellikle de bizim ülkemizde, resmî dayatmalarla gelişmişliğin ve ilerlemenin timsali, hatta özenilmesi gereken bir medeniyet sanılmıştır; daha doğrusu bu yanılgı dayatılmıştır. Bu dayatmaların sonunda yanlışlıklar peş peşe geldi. Adını saydığınız bütün sapkınlıklar, azgınlıklar, insan fıtratına ters düşen, kadın erkek bütün insan cinsini ezen her ne varsa oradan geldi. Biz köklerimize, ruh kökümüze dayanabildiğimiz kadar direnebildik. Fakat ruh kökümüz zayıfladıkça açık kapılardan bu virüs girdi.
Şimdi yeniden derlenip toparlanmanın vakti diye düşünüyoruz. Bir şeyleri fark ettik. Fakat bu hakikati ilk fark eden ve “Ben Avrupalı olmamakla iftihar ederim.” diyen Üstad Necip Fazıl’ın çağrısına kulak veriyoruz. Bu, bugünkü özümüze dönmenin en önemli çığlıklarından biriydi. Şimdi onu anlamanın, aşağılık duygusundan kurtulmanın, silkinmenin, kendine dönmenin, özüne dönmenin ve Doğulu olduğunu hatırlamanın vaktidir. Çünkü Doğu, daha çok ruhun vatanıdır. Felsefeden çok imanın memleketidir. Peygamberlerin kahir ekseriyetinin de Doğu’da dünyaya gelmiş olması bunun bir remzidir.
Bugün artık bu alan Müslümana açılmıştır. Yani Batı her şey değildir. Batı, Doğu’dan aldığı, intihal ettiği fikirleri ve düşünceleri çarpıtarak kendi maddeci anlayışına uydurmuş, dejenere etmiş, bozmuştur. Şimdi bunu topyekûn düzeltmenin, Büyük Doğu çığlığıyla yeniden ortaya çıkmanın vakti ve zamanıdır. Bu konudaki ümidini de Üstad Necip Fazıl, o meşhur, çok çarpıcı ve sırlı yazısında beyan etmiştir. Başka bir cümleyle söyleyecek olursak Üstad’ı sevindirmenin vaktidir. Ne diyordu? “Fatih bir gün mutlaka dirilecektir.” Bunu kesin ve keskin bir gerçek olarak ifade etmiştir. Yani anlattığımız çerçevede söyleyecek olursak bu söz, Doğu’nun yeniden doğmasıyla gönüllerin ve insanlığın kurtuluşunun mümkün olacağı hakikatini ifade eder.
Gençler İçin Hatıralarla Necip Fazıl kitabınızda babanızın, “Benim hiç tahsil hayatım olmadı ama Büyük Doğu Üniversitesi nasip oldu.” ve “Kültürümü Necip Fazıl’a borçluyum.” sözlerini aktarıyorsunuz. Bu ifadeler, Üstad’ın “Allah” demenin dahi baskı altına alındığı bir dönemde yetiştirdiği nesilleri ve kurduğu fikir mektebini göstermesi bakımından son derece dikkat çekici.
Ona da bu münasebetle bir rahmet gitsin. Âmin. Öyle derdi, evet. Üstad, Maraş’ta katıldığı bir konferansta babamı kürsüye çağırmıştı. Ondan çok hoşlanırdı. “Hilmi, söyle, nereden mezunsun?” diye sordu. Babam, tabii, Maraş’ta kitapçılık yapardı ama Necip Fazıl aşkına kitapçılık yapan garip bir adamdı. Kılıcı keskindi, fıtratı Üstad’a benzerdi. Fakat yüzlerce insanın huzuruna çıkınca tabiatıyla heyecanlandı. “Büyük Doğu Üniversitesi’nden.” dedi.
Duyulur duyulmaz bir sesti. Herkes tarafından işitilmişti ama Üstad bununla yetinmedi. Çünkü babam, Üstad’ın beklediği kimlik ve kişiliği o sesle ifade edememişti. “Hilmi, duymadılar! Tekrar, daha yüksek sesle!” dedi. Bunun üzerine babam da avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle, “Büyük Doğu Üniversitesi’nden mezunum!” dedi.
“Büyük Doğu Üniversitesi” ifadesi, örgün tahsilin yanında Büyük Doğu külliyatının da bir mektep ciddiyetiyle okunması gerektiğini bizlere ihtar ediyor hocam. Bilhassa İdeolocya Örgüsü’nü merkeze alan bu okuma, bir pergelin sabit ayağı misali gençlere bir ölçü ve istikamet kazandıracak. Sohbetimiz için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Allah razı olsun.
Cümlemizden.
Aylık Baran Dergisi 55. Sayı Eylül 2026