Doç. Dr. Can Ceylân ile Türkiye’nin değişen bölgesel konumunu, nasıl bir fikrî ve siyasî istikamete yönelmesi gerektiğini, Suriye’den Orta Asya’ya uzanan nüfuz sahasını ve yeni bir devlet tasavvuru ihtiyacını konuştuk. Ceylân, Türk-Kürt-Arap ittifakından anayasa tartışmalarına kadar birçok başlıkta dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu ve “Artık Türkiye’nin olmadığı bir düzen mümkün değildir” dedi.
Doç. Dr. Can Ceylân kimdir?
Doç. Dr. Can Ceylân, ODTÜ İngilizce Öğretmenliği mezunudur. Yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü'nde yaptı. Doktorasını Yeditepe Üniversitesi Sosyal Antropoloji bölümünde tamamladı. Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve Yeni Birlik gazetesi köşe yazarı olan Can Ceylân, akademik çalışmalarını kültür, kent, din, iletişim ve siyâset sosyolojisi alanlarında sürdürmektedir.
Türkiye, bir zamanlar Batı’nın kuyrukçusu olarak görülen ve Doğu ile Batı arasındaki iki zıt rüzgârın ortasında güçlükle ayakta duran bir üçüncü dünya ülkesi konumundayken bugün ciddi bir bölgesel güce ve NATO teşkilatı içerisinde merkezî bir mevkiye ulaştı. Bu saatten sonra Türkiye’nin yürüyüşü hangi fikrî mesnede dayanmalı ve hangi istikamete yönelmelidir?
Öncelikle kullandığımız kavramlara dikkat etmemiz lâzım. Çocuğun ismini sâhibi koyar, diye bir söz vardır. Kavramlar, onları üreten ve içini dolduran zihniyetin niyetiyle kullanılırsa, düşüncede bağımsız olmak sözde kalır. Bunu belirtmemin sebebi, Türkiye’ye yakıştırılan “Batı’nın kuyrukçusu” veya “üçüncü dünya ülkesi” gibi kavramları bizim benimsememiz ya da benimsemememizdir. Ben benimsemeyen taraftayım, çünkü bu tanımlamaları karşı cephe diyeceğimiz Batı yaptı.
Maalesef Türkiye’de Doğu’nun başı olmaktansa Batı’nın kuyruğu olmayı tercih eden sömürgeleştirilmiş bir kesim var. Ama mesele, Batı’nın ya da Doğu’nun nesi olduğumuzdan önce, bizim kendimizi ne olarak gördüğümüz, kısacası ne olduğumuzdur.
Türkiye, Osmanlı’nın son zamanlarından bu yana geçirdiği değişim süreçlerinin en hızlı ve en yoğununu son yirmi yılda yaşadı. Hatta bu yoğunluğun ağırlıklı kesimi son on yılda yaşandı diyebiliriz. Değişimdeki yoğunluk ve hız giderek artıyor. Yâni seksen yılda yapılanların iki katını yirmi yılda yapan bir siyâsî zihniyet, kendisiyle yarışıyor. Kendisine âit bir önceki rekoru, dişine göre bir rakip olmadığı için, yine kendisi kırıyor. Açık artırmada gerek yokken fiyat yükseltme gibi bir şey bu. Ama kamuoyu bunu istiyor. Kimin yaptığından çok, neyi ne kadar yaptığıyla ilgileniyor. Nasıl olsa yapılıyor deyip hep daha fazlasını isteyen, doymayan, tatmin olmayan bir dürtü de gelişti.
Aslında Türkiye, son yıllardaki atılımda geç kalmasaydı ve bunlar daha geniş bir zaman dilimine yayılıp, hazmetmesi daha verimli olan bir süreçte yıllar öncesinde yaşansaydı, şimdi biz bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olurduk. 1980’lerde sıradanlaşmış olması gereken sivil ve askerî sanayimiz, 2010’larda anca başını kaldırıp geleceğe bakabildi.
Türkiye’nin diğer ülkelerden en büyük farkı, kendi modelini ve kendi eksenini oluşturması gereken bir ülke olmasıdır. Çünkü Ayyıldızlı bayrağımız nasıl sâdece Türkiye Cumhuriyeti devletinin siyâsî bayrağı değil, siyâsî sınırlarımız ötesindeki insanların gönül bayrağı ise, Türkiye Cumhuriyeti de sâdece siyâsî sınırları içinde bir devlet değildir. Bu, eşi ve benzeri olmadığı için örnek verilmesi ve kıyaslama yapılması zor bir özelliktir. Bu bize, Osmanlı’dan tevârüs eden bir özelliktir. Prof.Dr. Halil İnalcık’ın, “Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar” başlıklı makalesindeki şu tespiti bu özelliğimizi daha kolay anlamamıza yardım edecektir: “Osmanlı ile günümüz devletlerini kıyasladığımızda ve devlet tanımlamasını Osmanlı üzerinde yaptığımızda, bugün dünya üzerinde devlet bulunmamaktadır.”
Bu tanımlama gurûrumuzu okşasa da, Cumhuriyet olarak bize büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Osmanlı’nın dirilmesini bekleyemeyiz. Bu bir hayâldir ve eşyânın tabiatına aykırıdır. Osmanlı, târih sahnesinde görevini yapmış ve rolünü oynamıştır. Cumhuriyet Türkiyesi olarak bize düşen, zamânı iyi okumak, zamânın ihtiyaçlarını iyi tahlil etmek ve bunlara çözüm bulmak için gereken adımları atmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin dayanması gereken fikrî mesnet, Türk devlet geleneğinin ve Türk toplum yapısının omurgasını oluşturan töre anlayışıdır. Tüm dünyâyı ve dünya üzerindeki tüm insanları ve tüm mahlûkatı, Allah’ın emâneti olarak bilip bunun sorumluluğunu yerine getirmek devletimizin hem çizgisi hem de istikameti olmalıdır.
Ancak burada töre derken yine kavramın suistimâl edilmiş anlamından kurtarılması ve güncellenmesi gerekir. Orhun Anıtları’nın birer kopyasını yapıp şehir meydanlarına dikmek, Orhun Anıtları’nda kullanılan alfabeyi diriltmek gibi gereksiz çabalara girmek türündeki şovenist eylemleri kastetmiyorum. Orhun Anıtları’nın ilk cümlesindeki “Zamânı Tanrı yaşar” ifâdesini, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet merceğinden odağımıza almalıyız.

Fotoğraf: Sedat Özkömeç tarafından çekilmiştir.
Burada enerjimizi verimsiz kullanmamak için şu yöntemi benimsememiz gerektiğini düşünüyorum. Bir ülkenin nüfusunun tamâmı aynı seviyeye gelecek, herkes aynı bilince sâhip olacak, askerî bir disiplin içinde, sivil bir emir-komuta anlayışıyla hareket edecek beklentisinde olmamalıyız. Biz ordu-milletiz. Orduda olduğu gibi sivil hayatta da kurmay akıl, gidilecek yönü ve istikameti belirler. Bu yol, dümdüz değildir. Bu yüzden sırât-ı müstakim kavramını iyi anlamalıyız. Orta veya doğru yol değil; istikameti olan, yolcusunu bir yere götüren yol demektir. Yolcuların hepsi bu yolu bilmeyebilir. Bir otobüste istikameti yolcular değil, direksiyondaki kişi bilir. Toplumdan topyekûn bir aydınlanma, bir uyanış beklemek hem enerji kaybına sebep olur hem de tek tip bir toplum yapısı beklentisinin sakıncalı bir sonucudur.
Bu istikametin ne olduğu, hangi yöne doğru olduğu konusunda elimde bir reçete yok. Olamaz da. Reçete bende diyenin niyetini sorgulamak gerekir. Ama yanlış anlaşılmak istemem. Birileri çalışsın çabalasın, toplumun geri kalan kısmı yan gelip yatsın, demiyorum. Görev bilinci ve iş bölümü yapılarak ilerlenecek bir istikametten söz ediyorum.
“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” anlayışı ile laik ve üniter devlet tasavvuru, Türkiye’nin Suriye’den Orta Asya’ya uzanan yeni nüfuz sahasını taşımaya elverişli midir? Türkiye’nin tarihî ve coğrafî sorumlulukları nasıl bir devlet anlayışını zaruri kılıyor?
“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözü târihsel bir anlamda ele alınmalıdır. Bu sözün söylendiği dönem, Anadolu insanının son mermisini attığı dönemdir. Cumhuriyet’e geçiş yolundaki devlet, karşısındaki nefret dolu düşmanlara karşı bir taktik geliştirmek zorundaydı. Zira, Lozan görüşmeleri, son beş yüz yılın intikamını almak ve Türkler’den kesin olarak kurtulmak isteyen güçlerle yapılan asimetrik bir pazarlıktır. Lozan görüşmeleri sonuçlanmadan önce, İzmir İktisat Kongresi’nin düzenlenmesi, yeni kadroların savaş değil, iktisat istediğinin mesajını vermektedir. Ama “Hazır ol cenge sulh u salah istersen” sözü de yine bizim sözümüzdür. Asker kökenli bir kadronun kurucusu olduğu devletin savaşmayı gündeminden tamâmen çıkarması, gerektiğinde askerî tavır almaması düşünülemez.
Biz bugünkü askerî gücümüzle de dünyâda ve yurtta barış istiyoruz. “Terörsüz Türkiye” ve bunun için yapılan yasal düzenlemeler bunun göstergesidir. Laik ve üniter bir devlet olmak da buna engel değildir. Bence bu süreçte laik kavramının da devlet yapımızdaki yerinin tâdil edildiğini görebiliriz. On sene önce dinî herhangi bir ifâdede laikliğin elden gittiğini iddia edenler, şimdi bir tarafta parti açılışlarını Cuma namazı çıkışına denk getiriyor, diğer tarafta da “umarım” yerine “inşallah” sözleri ağızlarından düşmüyor.
Bir önceki sorunun cevâbında belirttiğim gibi, Türkiye’nin doğal sınırları Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırlarından çok daha büyüktür. Aramızda siyâsî sınırların olması, bizim o topraklardaki nüfus sahalarımızı görmeye engel değildir.
İngilizce ifâde ile “hinterland” denilen bölgeler, birçoğumuzun dedelerinin doğum yerleridir. Televizyon ve radyo kanallarındaki türkü programlarında Bakü, Halep, Musul, Üsküp, Selânik yörelerinden türküler çalınır ve dinlerken eşlik ederiz. Türkü yaktığımız yerler, bizim doğal sınırlarımızdır. Türkülerimizin olmadığı yerler ise ayyıldızın gölgesinde kendini güvence altında hisseden insanların yaşadığı yerlerdir. Bu insanların dilleri, dinleri, âdetleri farklı olsa da bize duydukları güven, gerçek anlamda bir barış yapılanmasının karşılığıdır.
Türk devleti olarak ne Cumhuriyet, ne Osmanlı ne de Selçuklu zamânında hiçbir zaman zulüm ve katliam için savaşmadık. Ama barışı, huzuru bozanların da tepesine binmek için gerekeni yaptık. Ata bindik Yavuz olduk, attan indik Yûnus olduk.
Türkiye Cumhuriyeti devleti savunma sanayiinde yaptığı atılımlarla bir savaş devleti değil, barış devleti olduğunu gösterme imkânı bulmuştur. Bu imkâna daha önce kavuşmuş olsaydık sâdece kendi sınırlarımız içinde değil, yakın coğrafyamızda da birçok katliam, terör ve soykırıma karşı caydırıcı güç olurduk. Bu açığı hızla telâfi ettiğimizi düşünüyorum.
Suriye, Irak, Azerbaycan ve Orta Asya ülkelerinin ileride Türkiye etrafında Avrupa Birliği’ne benzer gönüllü ve kademeli bir yapıda buluşması mümkün müdür? Böyle bir birlik, Türkiye’nin mevcut rejimini ve devlet kimliğini yeniden sorgulamasını gerektirir mi?
Avrupa Birliği, her ne kadar bir çelik ve kömür birliği fikrinden yola çıkarak ekonomik bir topluluk olarak kurulsa da, Birleşik Avrupa fikri, İmmanuel Kant’tan beri vardır. Ancak Avrupa Birliği, tıpkı NATO gibi, ABD güdümünde Sovyet tehlikesine karşı kurulmuştur. Avrupa Birliği ülkelerinin Hristiyanlık ortak paydasında buluşabilmeleri, onlar için bir avantaj sağlamıştır. Ama davulun sesi uzaktan hoş gelircesine, Avrupa Birliği fikri ortaya çıktığında öngörülmeyen sorunlar, şimdi başlarını ağrıtıyor. İngiltere, târihsel tecrübelerini devreye sokup Birlik’ten ayrıldı. Zâten Avro’ya girmemişti. İki Dünya savaşının çıktığı, milyonlarca insanın öldüğü ve soykırıma uğradığı topraklarda insanların her şeyi unutup bir Avrupa Birleşik Devletleri kurmasını beklemek çok iyimserlik olur. Zâten sömürgelerden gelen kaynaklar da azaldığı için Avrupa rüyâsı kâbusa dönmek üzere. Avrupa Birliği şimdiden yengeç sepeti hâline geldi. Şimdi yabancı düşmanlığı olarak ortaya çıkan sorunların yakın zamanda târihsel düşmanlıkları (Alman-Fransız, Fransız-İtalyan, İspanyol-İngiliz, vb.) hortlamayacağını kimse garanti edemez. Bir tehdide karşı kurulan birlik, kendi kendine tehdit hâline gelebilir.
Buradaki sorunsallardan biri Avrupa Birliği benzeri bir yapının bir tehdide karşı mı kurulacağı ve hangi devletin merkez kabul edileceğidir. Siyâsî istikrârımız ve savunma sanayiimiz burada en güçlü adayın Türkiye olduğunu gösteriyor. Târihsel arka plân da bunu destekliyor. Suriye ve Irak’taki barış öncelikli askerî varlığımız, Azerbaycan’a Karabağ’ın işgâlden kurtulması için verdiğimiz destek ve güvence elimizi güçlendirmektedir. Devlet geleneğine ve kültürüne sâhip olmamız da en büyük özelliğimizdir.
Elbette bu gelişmelerin daha somut hâle gelmesi, devletimizin üniter yapısıyla ne kadar örtüşür sorusunu şimdiden değerlendirmeye başlamamız gerekir. “Halep 82”, “Musul 83” gibi ifâdeler, Türkiye’yi siyâsî sınırlarından daha büyük düşünenlerin kulağına hoş gelebilir. Ama yüzü Batı’ya ve Avrupa’ya dönmüş bir anlayışla kurulan devletimizin etki alanının Doğu’ya doğru genişlemesi, yapısal sorunları da berâberinde getirir. Mısır’ın fethinden sonra Osmanlı’nın hem siyâsî, hem fikrî hem de kültürel yapısındaki değişimleri gözden geçirmek bize fikir verecektir. Buradaki en büyük avantajımız, bizim toplumsal olarak çabuk adaptasyon sağlayan bir yapıda olmamızdır. Bunun olumlu tarafları olumsuz taraflarından fazladır. Devlet aklının bunu devreye sokmaması düşünülemez.
Yirmi yıl önce düşünülmesi zor şeylerin çoktan gerçekleştiğini hesaba katarsak ve değişimin her geçen gün hızlandığını hatırlarsak, Türkiye’nin etrâfında kurulacak bir yapı, emperyalist-kapitalist sisteme birer alternatif model olabilir. Elbette şunu da unutmayalım, emperyalist-kapitalist derken sâdece “Dolar merkezli” bir Batı sistemi değil, çoktan uyanmış ve sinsi bir şekilde pozisyon alan Çin gibi bir devi de kastediyorum. Türkiye’nin etrâfında kurulacak bu yapının Avrupa Birliği’ne alternatif olan BRICS’ten çok daha etkili olacağı muhakkaktır. Çünkü BRICS, Avrupa Birliği ve Amerikan hakimiyetindeki modelin alternatifi değil, tâdil edilmiş yeni bir modelidir. Dolayısıyla Soğuk Savaş zamânındaki İki Kutuplu Dünya düzeni, tek kutuplu hâle geldiğinden beri içinde bulunduğu çözüm arayışını iki değil üç kutuplu bir düzene yönlendirebilir. Zira artık Türkiye’nin olmadığı bir düzen mümkün değildir. Hele güçlü bir Türkiyesiz bir düzen düşünülemez.
Güç, tatlı su gibidir; etrâfı kalabalık olur. Osmanlı güçlüyken sağlanan birlik, zayıflayınca dağıldı ve ardından bekâ sorununa dönüştü. Artık o Türkiye yok. Kurulan oyuna yedek kulübesinden girmek için uğraşan değil, oyun kuran, oyunun kurallarını koyan ve bunu da denge ve samimi barış ekseninde yapan bir Türkiye var. Türkçemizde “Zor oyunu bozar” diye bir söz vardır. Kāmus-ı Türkî’de “zor” kelimesi “güç ve kuvvet” anlamında kullanılır. Yâni güçlü olursak bizim aleyhimizdeki oyunu bozarız, kendi oyunumuzu kurarız ve oyunda söz sâhibi oluruz. Bu süreçte atılan her başarılı adım bizi daha da güçlendirecek ve etrâfımız daha da kalabalık olacaktır. Siyâsette dostluklar menfaat birliği ve güç ile kurulur. Amerika’nın korkutan gücünün yerine bizim barış sunan gücümüz gelecektir.
Siyasî söylemde gündeme gelen Türk-Kürt-Arap ittifakı, geçici bir güvenlik iş birliğinden kalıcı bir siyasî birliğe nasıl dönüştürülebilir? İslâm ve müşterek medeniyet mirası bu ittifakın neresinde durmalıdır?
Siyasal birlik konusu ilk sorunun cevabının girişinde vurguladığım olgu için de geçerlidir. Birlik, ittifak gibi yapılanmaların yazılımı, Batılı devletlerin ve küresel güçlerin elindedir. Biz onlara alternatif olmak için onların yazılımlarını kullanamayız. Kurallarını bizim koymadığımız bir oyunda kazanan olamayız. Mesela birlik deyince herkesin İngilizce konuştuğu ve bunu neden yaptığının sorgulanmadığı faaliyetler görüyoruz. Herkesin kabul ettiği bir İngilizce emperyalizmi söz konusudur. Bunun alternatifi Türkçe olamaz, çünkü biz emperyalist değiliz; dilimiz de emperyalist olamaz. Daha da ilerletirsek, İslâm ittifâkı gibi bir yapı, emperyalist yazılımın kopyası olur. İslâm medeniyetinde Müslüman olmayan toplumlar da yaşamalıdır ve yaşamıştır. Bağdat, Endülüs, Şam, Kudüs, İstanbul bu medeniyetin coğrâfî merkezleridir. Bütün insanlığın ve mahlûkatın sorumluluğunu üstlenen töre anlayışı ile İslâm burada birleşir ve tezat oluşturmaz. Bu birleşimin verdiği güçle Osmanlı Barışı (Pax Ottomana) kurulmuştur. Dünyâya barış getireceği iddiasındaki Amerikan kültürünün bu anlayışa sâhip olması mümkün değildir. Ontolojik olarak bu onlar için mümkün değildir.
Türk-Kürt-Arap ittifakı zâten yakın geçmişe kadar yaşamış ve yaşarken yaşatmış bir yapıdır. Bu ittifak siyâsî bir birliğin ötesinde, Tevhid anlayışının bir tezâhürüdür. Buradaki mihenk taşı “hâkim-ül Haremeyn” ifâdesinin Yavuz Sultan Selim’in müdahalesiyle değişip “hâdüm-ül Haremeyn” hâline gellmesidir. Buradaki “Haremeyn” ifâdesinin sınırları tüm dünyâdır ve dünya barışıdır. Buradaki barış isteği, savaşmaktan korkulduğu için değil, zâlimin zulmüne izin vermeme sorumluluğundan gelir.
İlk dört maddenin tartışma dışında tutulduğu bir anayasa çalışması, Türkiye’ye yeni bir devlet ve medeniyet istikameti kazandırabilir mi? Kurucu esaslara dokunmayan bir düzenleme, teknik değişikliklerin ötesine geçebilir mi?
Ben bir sosyal antropoloğum ve dil antropolojisi özel ilgi alanımdır. Diller doğup kullanılmaya başladıktan çok sonra dilbilgisi kuralları kayıt altına alınmıştır. Yâni dilbilgisi kuralları masa başında yazılan, sonra da halkın kullanımına sunulan bir dil yoktur.
Hukukçu değilim ama hukuk antropolojisi açısından anayasa çalışmalarına da böyle bakıyorum. Yâni toplumda karşılığı olmayan kanun maddelerini Meclis’te kabul etmek beklenen etkiyi yapmayabilir, yapmamıştır da. Anayasa'ya kadar gitmeye gerek yok. Günlük hayatta sosyal düzeni sağlamak için karşımıza birçok tabela çıkıyor. “Çöp atmak yasaktır”, “Çimlere basmak yasaktır” ifâdelerinin ne kadar karşılık bulduğunu hepimiz gözlemliyoruz.
Anayasa maddelerinin değişmezliğinin hangi şartlarda, hangi reflekslerle ortaya çıkmış olduğu sivil anayasa tartışmalarında önemli yer tutmaktadır. Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bayrakla, başkentin Ankara olmasıyla, resmî dilin Türkçe olmasıyla hiçbir sorunu yoktur. Temel hak ve özgürlükler açısından hepimizin ihtiyaç duyduğu birlik ve berâberliğin somut karşılıklarının olması gerekir. Senelerce Kürt vatandaşlarımızın evleri dışında Kürtçe konuşmalarını devlete tehdit olarak algılayan zihniyetin bizi birleştirmek bir yana ayrıştırdığını gördük. Kürtçe’yi tehdit olarak görenler, neden İngilizce’ye hayranlık duyuyor? Biz Çanakkale’de İngilizlere karşı savaştık. Bu savaşta Türkler ve Kürtler yan yanaydı.
Vatandaşlarımızın Cumhuriyet rejimi ile de sorunu yoktur. Saltanat meraklılarının yüzdelik bile değil, bindelik bir grup oluşturduğu anketlerle ortaya konmuştur. Biz toplum olarak saltanat yanlısı olmadığımızı İsmet İnönü ve oğlu Erdal İnönü, Adnan Menderes ve oğlu Aydın Menderes, Alparslan Türkeş ve oğlu Tuğrul Türkeş ve Turgut Özal ve oğlu Ahmet Özal örneklerinden gördük. Toplum oğulların babalarının siyâsî mirâsını kullanmasını istemedi. Şimdi de durum farklı değildir.
Ayrıca bizim devlet kültürümüz cumhuriyet rejimine çok da yabancı değildir. Anadolu, Moğol istilâsı altındayken Ankara ve çevresinde kurulan Âhi Cumhuriyeti var. Sivil anayasa yapacağız diye her şeyi yıkıp sıfırdan başlamaya gerek yok. Kâğıt üzerinde her şeyin kusursuz olduğu ama uygulamada aksayan bir anayasa işimize yaramaz. Anayasa ile ilgili çalışmalarda ilk dört maddenin öne çıkarılmasının hayrını görmedik. Üstü kapalı olarak kastedilen laiklik ise, bir taraf “laikliğe dokunmayın da ne yaparsınız yapın” tavrındayken, diğer taraf “laikliğe dokunmayacaksak sivil anayasa ne işe yarayacak” tavrında direniyor. Yukarıda belirtiğim Halil İnalcık’ın makalesinin hemen başında şu ifâdeler geçer: “Devletin, ortak bir ideolojisi, ortak bir dini, hatta ortak bir siyasi rejimi yoktu. Osmanlı Devleti, Sultan'ın merkezi hakimiyetini tanıyan her grubu, kendi şemsiyesi altında koruyordu. İstediği ilk şart, Sultan'ın otoritesinin mutlak olarak tanınması idi.”
Osmanlı’daki “sultan’ın otoritesi”nin karşılığı Cumhuriyet’te “devlet otoritesi”dir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin otoritesini tanıdıktan sonra, kişilerin laik olması veya olmaması tartışma konusu değildir.
Osmanlı her padişahta yeniden kurulurcasına kendisini güncelleyerek uzun ömürlü oldu. Bu, özellikle ilk on padişahımızda çok belirgindir. Cumhuriyetimiz yüz yaşını geçti. Osmanlı’nın ilk yüzyılıyla kıyaslandığında Cumhuriyetimiz çok daha iyi durumdadır. Bu yüz yıl içinde çok bâdireler atlattık. Bu bâdireler her devletin atlatabileceği bâdireler değildir. Burada milletimizin basireti de önemli rol oynamış ve oynamaktadır. Bizim yokluğuna tahammül edemeyeceğimiz tek şey, devlettir. Yeter ki devlet, halkını dönüştürülecek, hayâtına müdahale edilecek ve üzerinde baskı kurulması gereken bir kitle olarak değil de, devletin var olma sebebi olarak görsün, o zaman aradığımız birçok çözüm kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Aylık Baran Dergisi 55. Sayı Eylül 2026