Gazze'de soykırım, Antalya'da ticaret: Siyonist Amedi ailesi ifşa edildi!
Gazze'de soykırım, Antalya'da ticaret: Siyonist Amedi ailesi ifşa edildi!
İçeriği Görüntüle

Terörist İsrail’in Batı Şeria’daki toprak yönetimi kurallarında yaptığı son değişiklikler, işgalin yapısal olarak kurumsallaştırıldığı yeni bir safhaya işaret ediyor. Askeri kontrol çerçevesinden çıkılarak sivil ve hukuki araçlarla kalıcı egemenlik zemini oluşturulması hedeflenirken, mülkiyet kayıtlarının kamuya açılması ve gayrimenkul işlemlerindeki denetimlerin kaldırılması dikkat çekiyor. Bu adımların, Filistinlilerin mülkiyet haklarını zayıflattığı ve el koyma süreçlerini hızlandırdığı belirtiliyor.

Özellikle Batı Şeria’nın yüzde 60’ını kapsayan C Bölgesi’nde yaşayan veya yurt dışında bulunan Filistinli toprak sahiplerinin açık hedef hâline geldiği ifade ediliyor. Tapu bilgilerinin ifşa edilmesinin yıldırma, usulsüz devir ve zorlamalara zemin hazırladığı; denetim mekanizmalarının kaldırılmasının ise askeri emirler yerine sivil görünümlü işlemlerle mülksüzleştirmeyi “hukuki normalleşme” kılıfına büründürdüğü değerlendiriliyor.

İsrail’in adım adım ilerleyen bu genişleme stratejisi, geçmişte Gazze’nin ayrıştırılması, Kudüs’ün ilhakı ve Ürdün Vadisi üzerindeki kontrolün pekiştirilmesi gibi hamlelerle benzer bir seyir izlemişti. Uluslararası platformlarda zaman zaman eleştiriler dile getirilse de, sahadaki fiili durumun her seferinde kalıcılaştığı görülüyor. Bu tablo, “uluslararası hukuk” söyleminin pratikte büyük güçlerin çıkar dengeleriyle şekillendiği gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor. Kuralların, gücü elinde tutan aktörler için esnetilebilir; zayıf olanlar için ise bağlayıcı bir çerçeve olarak işletildiği bir düzende, haklılık çoğu zaman güçle ölçülüyor.

Batı Şeria’daki son adımlar, iki devletli çözüm perspektifini daha da zayıflatırken, Filistin Devleti’nin mekânsal ve hukuki temellerini aşındırıyor. Sürecin geldiği aşama, yalnızca toprak kaybı meselesi değil; aynı zamanda demografik ve siyasi dönüşüm riskini de beraberinde getiriyor. Bu noktada asıl belirleyici olanın metinlerdeki normlar değil, sahadaki güç dengesi olduğu açıkça görülüyor.

Güç kimdeyse haklılık iddiasının ona atfedildiği bir dünya düzeninde, yarın dengeler değiştiğinde “uluslararası hukuk” söylemine sığınacak olanlar da bu gerçeği unutmamalı.