Bildiğimiz Aldous Huxley, 1894 yılında İngiltere’nin Sussex bölgesindeki Godalming’de doğdu. Birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Oxford‘daki Eton College’da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Balliol Koleji’ni bitirdi. İngiliz asıllı olmasına rağmen, Amerika’da yaşadı ve Hollywood’ta öldü.  1932 yılında yazdığı “Yeni Cesur Dünya” isimli anti-ütopya romanında, kapitalizmin insanları sömürdüğü, robotlaştırdığı bir dünyayı tasvir eder. Bu anti-ütopyada Tek Dünya Devleti’nin, ırk, din, kültür demeden, teknoloji ağı içinde, bütün insanları “tek tip” bir “mutluluk” içinde, zihinlerini ve bedenlerini kontrol ederek yönetmektedir. Günümüzde “kahin edebiyatçı” olarak adlandırılmasının sebebi de bu kitabıdır. Onlarca kitabı olan Huxley, aileden varlıklı olması sebebiyle, rahat bir hayat sürdü. Ömrü boyunca pek çok uyuşturucu kullandı ve uyuşturucunun kullanımının “popülerleşmesinin” öncüsü oldu.
6 Mayıs 1953 yılında arkadaşı psikiyatrist Humpry Osmond’un gözetimi altında ve laboratuar koşullarında 400 mg meskalin sülfat içer. Sonrasında olanları anlattığı kitabı “Algının Kapıları” bir kuşağın adeta kutsal kitabı olacaktır. Huxley’e göre beynimiz sürekli olarak bizleri şartlandırır ve görüp hissettiğimiz her şey bu algının kapılarından, yani bir nevi sansürden geçer. Huxley bunu şuna benzetir:
- “Her tarafı kirli balçıkla sıvalı bir pencere düşünün. Dışarıyı hiçbir şekilde görmenize imkân yok. O kirli pencerenin ardından gerçekliği anca varla yok arası bir hayal olarak seçebilirsiniz. İşte bizler bu çamurun ardından seyrediyoruz her şeyi. Kendimizi bile… Meskalin benzeri maddeler o balçık sıvanmış kirli camın ufak bir noktasının bir ânlığına temizlenmesine benzetilebilir. O bir ânlık temiz noktadan her şeyi olduğu gibi seyredebilirsiniz. İlk defa gerçekten görebilirsiniz. Eğer algının kapıları temizlenebilseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz… Bu diğer dinlerdeki aşkın zikirleri hatırlattı bana. Ses olduğundan farklı anlamlara bürünüyor. Ve insanlar sürekli aynı ritimde bir şeyi mantra gibi tekrar ettiklerinde heyecanlanıyorlar, kalb atışları hızlanıyor. Sonunda beyne giden glikoz bir ânlığına azalıyor ve aşkın bir ruh hâline geçiyorsunuz. Meskalin de belki bu prensib gibi çalışıyordur. Beyin o kadar gizemli ve büyük ki…”
“Beat kuşağı” denilen hippiler Huxley’in izindeydi, onun hayranı ve takibçisi oldular. Her türlü otoriteyi ve devleti reddeden, savaşı lanetleyen, sınırsız cinsî özgürlüğü savunan bu kuşak (''bekaret cinsel sapkınlıklar arasında en önde gelenidir'' - A. Huxley), “pasif” ama asla “agresif” olmayan, “dumanlı” kafalarıyla güya sisteme kafa tutan, çiçek-böcek kuşağı...
LSD, Sandoz ilaç fabrikasında üretilmiş bir maddedir. Genç kimyager Albert Hoffman’ın bir tesadüf eseri bulduğu bu madde, daha sonra istihbarat örgütlerince (renksiz ve kokusuz olduğu ve kolayca her yiyeceğin içine katılarak algıları altüst etmesi mümkün olduğu için) uzun yıllar kullanıldı. Evet, doğru tahmin, Huxley, LSD kullanıcısıydı ve onun sayesinde pek çok Amerikalı genç de... Huxley bir “zen Budist” olarak, kafası dumanlı bir hâlde ölmüştür.
Buraya kadar, bir edebiyatçının sıradışı tercihleri çerçevesinde bir hikâye okudunuz. Hikâyenin bundan sonrası ise Huxley’in hayatında hiçbir şeyin kendiliğinden gelişmediği şübhesini doğuruyor.
Huxley’in onlarca eseri, her ne kadar “kapitalist dünyayı tasvir ve ona başkaldırı” gibi okunsa da, sanki hayatında ve eserinde bir “uyuşturucu” tesiri, bir nevi “başkaldırmadan boş vermişlik” hissi göze çarpıyor. Öyle ya, George Orwell’in 1984 isimli eseri bile İstihbarat örgütleri tarafından komünizm tehlikesine karşı “yazdırılmışsa”? Huxley’in hayatındaki ipuçları, eserlerinin tesirindeki “kafaları dumanlı gençlik”, ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” ve “New Age dinleri” ile öylesine uyumlu ki! (Din yerine “mistik hezeyanlar ve LSD takviyeli mistik tecrübeler”). Üstelik Huxley, 1932’de BBC’ye verdiği bir röportajında “soy gelişimini kontrol etmek gerektiğini” açıkça söylemiştir, bir entelektüel olarak, bozulmakta olan Avrupa soyuna müdahalede gerekli görevleri alacağını belirtmiştir, bunu kitabında güya eleştirdiği hâlde?
Jim Keith, “Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları” isimli kitabında Huxley’den ve bağlantılarından sözeder. Tavistock kurumu yöneticisi General John Reese’le birlikte çalışan Huxley, aynı zamanda, CIA’in “zihin kontrol operasyonlarının” önemli ismi Luis Jolyon West’in yakın arkadaşıdır. Üstelik “hipnozla çoklu kişiliğin yerleştirilmesi” üzerine çalışan Estabrooks ve “elektromanyetiğin insan üzerine etkileri” üzerine ilk kez çalışan araştırmacı Andhrija Puharic’le birlikte çalışır. 1968 tarihli bir FBI notunda, Huxley’in birlikte çalıştığı bir müzik grubu için “gençlik isyanını daha iyi huylu ve tehlikesiz yönlere kanalize edilmesinde” kullanıldığı yazılıyor. LSD’nin yaygın dağıtımı için planlı ve programlı olarak çalışan Huxley, gerek eserleri gerek hayat biçimi ile “başkaldırması beklenen” gençliği “uyuşturmayı” başarmış görünüyor.
Bu bilgiler ışığında Huxley’in “sıradışılığı” daha ilginç bir hâl alıyor ve eseri “Cesur Yeni Dünya”daki “kehanetleri”nin, aslında bir “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” olduğu tezini destekliyor. Cesur Yeni Dünya’nın son bölümünde yer alan ifadeleri ise bu tez etrafında yeniden anlam kazanıyor:
- “21. yüzyıl dünya kontrolörlerinin devri olacak. Eski diktatörler düştü; çünkü hedeflerine, yeterli gıda, yeterli eğlence, yeterli mucize ve sırrîlik sağlayamadılar. İlmî bir diktatörlükte, eğitim gerçekten işleyecek. Çoğu kadın ve erkek, kendi köleliklerini severek yetişecek ve asla devrimi arzulamayacak. İlmî bir diktatörlüğün yıkılması için hiçbir makul sebeb görünmüyor.”
 
KAYNAKLAR
Jim Keith, Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, Nokta Kitap, İstanbul 2006, s. 117-121.