Abdurrahman Hacımelek Kimdir?
Abdurrahman Hacımelek, 1993 yılında Kastamonu’da doğmuştur. Lisans öğrenimine felsefe ve uluslararası ilişkiler alanlarında devam etmektedir. Kökler Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren Necip Fazıl Araştırmaları Merkezi’nde koordinatörlük ve araştırmacılık görevlerini yürütmektedir. Necip Fazıl Kısakürek üzerine yaptığı çalışmaların yanı sıra, Nakşibendîlik tarihine, edebî geleneklere ve içtimaî meselelere dair araştırmalar yapmaktadır.
“Alimler ve Necip Fazıl”dan sonra “Veliler ve Necip Fazıl” kitabınız çıktı. Birinciye de kısaca değinmekle beraber “Veliler” cildinin muhtevasından, oluşum sürecinden bahseder misiniz?
Her iki eser de Necip Fazıl araştırmaları ile Nakşibendîlik araştırmalarımın bir kesişim kümesi olarak meydana geldi. Hacmi çok daha geniş bir çalışmaydı. Fakat okuyucuya zahmet vermemek adına biraz daha muhtasar hâle getirdim. Elhamdülillâh, eser çıktıktan sonra da yeni yeni bilgiler elimize geçti, geçiyor. Nasip olursa sonraki baskılara da bunlar eklenecek.

Çok kıymetli sözler, değerlendirmeler… Çünkü “Sözlerin büyüğü, büyüklerin sözleridir.” O yüzden tek bir cümle bile çok kıymetli. Meselâ elimize geçen yeni bir söz, yeni bir kıymetlendirme, ölçülendirme: Necip Fazıl’ın vefat haberini kürsüde alan Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi (kuddise sırruhû) Hazretleri, “Bir Üstadımız vardı, şimdi haber aldık ki o da vefat etmiş.” buyurmuşlar… Buradaki “Üstadımız” kelimesinin işaret ettiği mânâyı iyi araştırmak ve idrak etmek gerekir. Meselâ İsmail Çetin Efendi (kuddise sırruhû) Hazretlerinin de tam bu minvalde iki farklı yerde dile getirdikleri sözleri var: “Necip Fazıl fikirde üstaddır. Fikirde bize örnektir.” ve “Necip Fazıl fikirde mihenk taşıdır.” Burada “fikir” kelimesinin mânâsı da biraz biraz tebellür etse gerek. İki büyük âlim ve iki büyük veli, “fikir”den bahsediyorlar ve Necip Fazıl’ı o sahada “üstad” kabul ediyorlar. Şimdi bu büyük zatlar böyle düşünüyorken, başkalarının Necip Fazıl'ın mânâsı hakkında, Necip Fazıl’ın remz şahsiyet olması haysiyeti hakkında başka türlü düşünmeleri herhâlde Müslümanlar için bağlayıcı değildir.
Ehl-i Sünnet itikadında olanlar için bu sözlerin senet değeri, itibarı tartışmasız olmalı… Ama artık Ehl-i Sünnet’im diyenler içinde de anlayışsızlık, başıboşluk haddi aştı. Bu sözler eğer kulaklarına ulaşırsa edep ve tevazu sahipleri bu sözlere sevinir; onları hikmet bilip akıllarına, şuurlarına, irfanlarına katarlar. Başıboşlar da bu kadar büyüğün böyle sözlerine bakıp azıcık da olsa ağızlarını, ham nefislerini gemlerlerse kendi kendilerine ve ümmete zararları daha az olur diye düşünüyorum.
Yakın dönemin ilim ve tasavvuf tarihi de denebilir eserine…
Evet, son asrın tarihi… Ama meseleleri ve bağlantılarını, bağlamlarını fazla yorumlamadım. Meseleler eserlerde hayat hikâyeleri içinde dağınık hâldeler; onları fikir ağı ile bir araya getirmedim, tasnif etmedim. Az da olsa yakın tarih bilgisi olanlar, meseleleri başlıklar hâlinde olsun bilenler için bu eser, bir içtimaî tarihtir, ilim ve tasavvuf tarihidir denebilir. Bir davalar geçidi… Kısmen o niyeti de güttük. Okuyucu eğer düşünerek okursa esaslı illet ve hikmetlerle yakın tarihi güzel bir şekilde yorumlayabilir.
Meselâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri faslında, Hazret'in yüksek sözleriyle muhtasar bir şekilde dünya tarihini özetlemeye çalıştım. Hazret-i Peygamber (sallallâhu aleyhi vesellem), peygamberlik, hilâfet, velilik, İslâm tarihi, İslâm devletleri, Osmanlı, Babür, Tanzimat, İttihatçılık, Ahbes vesaireyi ara başlıklar şeklinde serpiştirdim. Büyüklerin hayatlarının hemen ardından gelen, büyüklerin sözlerinden alıntılar kısmında hep tarih bahisleri almaya özen gösterdim. Tarih muhasebesi -ki peygamberler tarihi demek- dünya görüşümüzün temeli… O bölümlerdeki sözler bir arada derlense güzel bir tarih hikemiyâtı çıkar.
Bu zatlar son yüzyılın, yüz elli yılın insanları… Geriye doğru âlimlerimizin ve velilerin kıymet hükümleriyle bir tarih eseri yazmak; yani onların sözleri ve değerlendirmeleriyle, meselâ Nakşî-Hâlidî meşâyıhından Sarıyerli Sadık Efendi’nin “Tanzîr-i Telemak” eseri ışığında, Molla Murad Hazretlerinin günlükleri, mektupları ışığında Tanzimat devresini, ıslahatları, teşeyyüü (Şiîleşmeyi), toplumumuzu içten çürüten Bizans ve Fars tesirini, Ulu Hakan’ı vesâir meseleleri ele almak büyük bir hedef benim için… Dualarınız, teveccühleriniz bereketiyle inşallah.
Bu iki eserde hâkim şekil biyografiler…
Evet, her iki eserde de uzun sayfalar biyografilere ait. Bazılarını neredeyse kitapçıklar hacminde uzun tuttum. Sebebi şu: Necip Fazıl hakkındaki bu sözlerin ne kadar büyük zatların sözleri olduğu anlaşılsın. O büyüklerin neden büyük olduklarını hayat hikâyeleriyle anlasınlar ve onların buyurdukları sözlerin de zatlarına nispetle ne kadar büyük olduğunu anlasınlar. Anlayalım…
Onlar, yarın bir gün gerçek Türk tarihi, ümmet tarihi yazılırsa ne büyük kahramanlarmış, göreceğiz inşallah. Biz zannediyoruz -zannettiriliyoruz- ki Mısır, Hindistan’dan ibaret İslâm “kahraman”ları… Yanımızdan, yöremizden haberimiz yok. Olması gerektiğine dair şuur da yok. Hep kökü dışarıda aradık… Necip Fazıl’ın “müzmin şahsiyetsizlik ve asliyetsizlik hastalığı” dediği vaziyet tespiti, sadece Batıcılar için geçerli değil maalesef… Ki, buradan gelen tesirler de esasen Batıcı… Meselâ Mehmed Âkif bir Batıcı… Vehhâbîler Batıcı… Siyaseten değil, diyalektik olarak, idrakin bir nevi olarak Batıcılar. Bir bahs-i diğer…
Esasen kahramanlarımızı tanımak ve tanıtmak meselesinde suç bizde. Biz kendi kahramanlarımızla doğru muhataplık kuramıyor; onları, onların ahlâklarını, sözlerini güzel sunamıyoruz. Büyüklerin hayatları ele alınmadı. Bu iş doktora vesaire işi de değil; aşk ve fikir işi…
Şu ana kadar bir büyük hakkında, onların faziletlerine yakışır tarzda bir iki eser okudum. Birincisi İsmail Çetin (kuddise sırruhû) Hazretlerinin oğlu Said Çetin Efendi tarafından kaleme alınan “Velinimetim” isimli muazzam biyografi. Necip Fazıl’ın üslûbunun kokusu var ama yine de kendine has… Çok büyük zevk aldım; hem Hazret'in hayatından hem de eserin üslûbundan… Diğeri de Ali Ulvi Kurucu Efendi’nin meşhur hâtıraları… Bu hâtıralarda Necip Fazıl’a olması gerektiği gibi yer vermeyen Ali Efendi değil, kitabı hazırlayan kişi… Yine de çok kıymetli. Bir de Münir Derman Hazretlerinin hayatı hakkında Kökler Yayınlarından çıkan doktora var.
Necip Fazıl’ın alimler ve veliler ile münasebetlerine dair başka bir çalışma olabilir mi? Yoksa bu kadardan mı ibarettir? Ekleme değil, onu yapacağınızı söylediniz, daha başka kitap çalışması olur mu?
Büyük Doğu’dan öğrendiğimiz en temel anlayış, büyüklere ve eserlerine yaklaşma edebi. Korkulu bir davranış. Özellikle veliler ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek. Hal ve ilim ehli büyükleri tanımasaydık, onlar bu esere yardım etmeselerdi cesaret edemezdim diye düşünüyorum.
Bu edeb sebebiyle büyükler ve sözleri için “anladım” denmez. Aklıma geldi: Salih Mirzabeyoğlu buyurmuş ki, mealen söylüyorum: “Dünyada Mahmud Efendi Hazretleri’ni anlayan beş, altı kişi vardır. Biri de benim…” Bu söz bir ölçü olmalı bizim için…
“Ârifin kadrin yine ol ârif olanlar bilir
Ehl‐i ulûvvun rütbesini bilmez ehl‐i inhitât”
Tabii arifler de kendi içlerinde derece derece… Tasavvuf kahramanlarının, batın kahramanlarının en basit gibi görünen sözleri bile, hal ve makamlarına göre derin derin incelikler, kat kat hikmetler taşır. Onların sözleri cevâmiü’l-kelîm tarzdadır, çok manalar ihtiva eder. Mesela eskiden yazılan eserlerin bazılarının başlığı şöyledir: “Şerh-i Bazı Kelam-ı Şeyh Sadî”, “Şerh-i Bazı Ebyât-ı Yunus Emre”… Burada büyüklerin basit gibi görünen kısa kısa cümlelerini, birer şiirlerini yahud beyitlerini uzunca şerh ederler.
Biz de bir cümle, üç cümle, beş cümle olan büyüklerin sadece Necip Fazıl hakkındaki sözlerini ayrıca ele alan ve onları uzunca şerh eden müstakil bir fikir eseri düşünüyoruz. Ki bu kıymet hükümleri tam manasıyla anlaşılsın. İnşallah bu şerh eseri yapılabilirsem, bu neşrettiğimiz eserleri de tamamlayıcı bir çalışma olacak diye düşünüyorum.
Büyüklerin yardımı ile bunda muvaffak olursam, Necip Fazıl’ın “O ve Ben”de geçen ve kendi varoluş memuriyetini belirttiği şu sözünün anlaşılmasına güzel bir hizmet olur: “Davanın -yani tavizsiz bir şekilde bütün saffet ve asliyetiyle sadece ama sadece İslâm davasının-, cemiyet planına bağlı sözcüsü, fikircisi, aksiyoncusu…”
Peygamber varisi olan velilerimiz ve alimlerimiz -ki, Allah bizleri onların şefaatlerine nail eylesin, himmetlerini üzerlerimizden eksik etmesin- Necip Fazıl’ı işte böyle görüyorlar: İslâm’ın sosyal mücadele sahasındaki sözcüsü, fikircisi ve aksiyoncusu…
Sırada aydınlar ve siyasilere dair cildler var değil mi?
Evet, onların okumaları tamam ama yazıma başlayamadım henüz. Keşke hemen onları bitirebilsem de, zahir ve batını ile Necip Fazıl’ın çevresini Türk irfanına tam bir manzara şeklinde sunabilsem. O cildlerde, az da olsa yorum girmek düşüncesindeyim. Çünkü bizdeki aydınlar ve siyasilerin kendileri ve sözleri hemen hiç “büyük” değil. O hususta edeb ve hadler korkum yok.
“Tam bir manzara şeklinde sunmak” dedim ama, esasen “Alimler” ve “Veliler” cildleri ile bu manzara tamam. Tabii ehline ve zevkine, meşrebine göre. Fakat diğer cildler, bu iki eseri de delillendirmeye destek olacak diye düşünüyorum. Hele beşinci ve son olacak olan, Salih Mirzabeyoğlu ve Necip Fazıl’a dair cild, meseleyi tamamlayacak inşallah. Mevlâ’nın inayeti, büyüklerimizin himmet ve yönlendirmeleri ile.
Eserdeki hadiselere de bakınca şeyh efendiler tazim ve hürmet ediyor Üstad’a. Hatta kusur olarak addedilen şeyleri bile o da olsun, ki gereksiz yere yükseltilmesin mesabesinde mealen bir söz ediliyor. Bunlar bile Üstad’ın mücadelesinin ne kadar kıymetli olduğunu göstermiyor mu?
Velilik ilmi hususunda Necip Fazıl’ın veliler arasında yeri var mı yok mu, varsa neresidir meseleleri hakkında işaretlerle konuşulabilir. Ama tabii bunlardan önce asgari bir tasavvuf irfanı lâzım. Meselâ biz Necip Fazıl’ın velâyet sahibi olduğunu söylerken insanlar onun hilâfet sahibi olduğunu, mürşit sıfatına sahip olduğunu kastettiğimizi anlayabilir. Çünkü bunların arasını tefrik edemiyorlar. Tabii bu hususta meselâ eserde Yahya Abbâsî Efendi’nin bir sözü var. "Necip Fazıl veli olduğu hâlde her veli illâ mürşit olacak değildir. Necip Fazıl veli olduğu hâlde mürşidi onu halife seçmemiştir." gibi çok sırrî bir ifade söyleniyor.
Tabii insanlar hemen şöyle bir algıya kapılıyorlar: Takım elbise giyiyor, saçında jöle var, sigara içiyor, belli yaşlara kadar sakalı yok; nasıl mürşit olacak? Genel kanaat bu yöndedir. Ama tasavvufta velâyet meselesinde illâ mürşit olmak şart değildir. Ki Necip Fazıl'ın -tabii yine bu tasavvuf irfanını ve ilmini bilmemekten kaynaklanıyor- Melâmî meşrep olmak diye bir mesele var ki bugün insanların çoğu bunu şeriatsızlık, dinde lâubalilik olarak anlıyor ama şeriatlı bir şekilde, yani hakikatiyle Melâmîliği Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) efendimizden başlatıyor kaynaklar ve biz Melâmîliğin hakikatini Nakşibendîlikte görüyoruz.
Günümüz dünyasında da Melâmîliği bir şahıs olarak ifade etmek noktasında Necip Fazıl'ı rahatlıkla söyleyebiliriz. Çoğu insanın kusur olarak gördüğünü veya Necip Fazıl'da kusur olarak aradığını veliler hiç öyle görmüyorlar. Yani bugün bu kadar veli, Necip Fazıl hakkında övücü sözler söylemişler. Hatta şeyhlere şikâyetlerle gidiliyor, "Necip Fazıl şöyle, Necip Fazıl böyle." diye. Çünkü biliyorsunuz; 'Fikir hırsızı dedikodu yapar.' Bunu daha çok kendi aramızda yapıyoruz. Yani bizden bir kıymet çıktığı zaman onu gömmeye çalışıyoruz. Meselâ Mehmed Zâhid Kotku Hazretlerinin yanında Necip Fazıl sigara içiyor, bazı sorular soruyor. O çıktıktan sonra soruyorlar: 'Efendim, Necip Fazıl sizin yanınızda böyle sigara içti, bu nasıl olur?' diye. Mehmed Zâhid Efendi ne buyuruyorlar? 'Onu da yapmasa peygamber mi diyeceksiniz?' Düşünün ki o kadar aslında Necip Fazıl... Temizliğine delildir aslında bu söz ve bunu büyük bir veli zat söylüyor.
Tabii böyle sırrî ifadeler var bizzat Necip Fazıl'ın kendisine söylenen. Necip Fazıl ile Salih Mirzabeyoğlu arasında geçen diyaloglar var. Salih Mirzabeyoğlu'nun eserlerinde Necip Fazıl'ın 'remz şahsiyet' olmasının ne tür hassasiyetler, itibarlar taşıdığını belirttiği ifadeler var. Bunlar tabii biraz da zevke seslenen şeyler. Ayrıca bugünün insanının bunları bilip bilmemesi neleri değiştirir? O yüzden bazı şeyleri zevke, zevken idraka ısmarlamak daha doğru olur diye düşünüyoruz. Ortalama bir tasavvufî irfan ve edep Türkiye'de yeşerse Allah'ın izniyle bu tür meseleler de yarın konuşulur, konuşulacaktır diye âcizane düşünüyoruz.
Bu iki eseri yazmaktaki gayeniz nedir?
Necip Fazıl’ın daha iyi anlaşılabilmesi ve Müslümanların kendi ilim ve fikir dünyalarını tanıması. Müslümanlardan kastım, gerçek manada Ehl-i Sünnet itikadına sahip olanlar. Bilhassa son asırda yaşamış âlimleri, Necip Fazıl’ın aynasından insanlara aksettirmek. Burada Necip Fazıl bir vesile. Âlimler de Necip Fazıl’a vesile, birer ayna.
Salih Mirzabeyoğlu hakkında da buna benzer çalışmalar yapılabilir mi?
Tabii ki zaten yapılması da gerekiyor. Külliyatta da en başta, en çok bilinen Mahmud Efendi Hazretlerine dair bilgiler yer alıyor. Raşit Efendi’den gelen şifahî bir bilgi mevcut. Geçen gün Kâzım Albayrak hocamız da gönderdi, Hatipoğlu soyisimli o sülâleden bir hocaefendi var. Bunun dışında başka âlimlerden de bazı rivayetler gelmişti. Bunların en azından makale düzeyinde dahi olsa bir araya getirilmesi gerekiyor. Şöyle bir husus da var: Sadece yaşayan veya yakın devrin âlimleri değil; Necip Fazıl’ın onlar hakkındaki sözleri, onların Necip Fazıl hakkında veya Salih Mirzabeyoğlu hakkında söyledikleri de derlenmesi gereken ayrı bir mesele. Bunun yanında, daha geniş çaplı bir tasarı olarak düşünülebilecek bir başka başlık da Necip Fazıl’ın eserlerinde geçen diğer âlimlerdir. Meselâ İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, doğrudan Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, Said Nursî gibi zatların ayrıca “İlim nedir?”, “Âlim nedir?” gibi temel meselelerde ortaya koydukları görüşlerin de bir araya getirilmesi gerekiyor. Ancak bu şekilde, yanına fikir, sanat ve aksiyon doğru bir biçimde konulabilir ve sistemli bir tasnif yapılabilir.
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Aylık Baran Dergisi 51. Sayı Mayıs 2026