Cumhurbaşkanı Erdoğan "Orta Doğu coğrafyasının yeniden ameliyata alınmasını kabul etmiyoruz" dedi.
Ameliyat, yani kesip biçme, yani dışarıdan gelen bir elin, içerideki bedeni kendi hesabına göre açması.
Tedavi niyetiyle yatırılmadı o beden!
Masanın üstünde şehirlerin hafızası vardı, coğrafyanın bağı vardı. İnancın taşıdığı o derin birlik hissi vardı.
Hepsinin üstünden neşter geçirildi.
İngiliz aklı ile Fransız iştahı aynı kâğıda eğildi.
Siyonist hedef kendi vaktini bekledi, sessiz, sabırlı, hesaplı.
Yerel ihtiraslar dışarıdan gelen vaatlerle kabardı.
İçerideki körlük de bu büyük yarılmanın kapısını araladı.
Gertrude Bell. O masanın en soğukkanlı zihinlerinden biriydi. Çölü gezdi, kabileleri tanıdı, sosyolojiyi çözdü, güç dengelerini titizlikle not etti.
Seyyah gibi anlatıldı dünyaya. Oysa yaptığı iş gezi yazarlığı değildi. Bölgenin sinir uçlarını tespit etmekti.
Hangi topluluk nereye yaslanır, hangi bağ nereden kopar, hangi yapı nasıl yönlendirilir, bunları çalıştı. Haritaya baktı, insan topluluklarını taş gibi dizdi.
Lawrence ise efsaneye çevrildi. Çölün asil misafiri gibi pazarlandı. Sinema onu parlatırken tarih gerçeği gölgede kaldı.
O, İngiliz hesabının sahadaki hareketli parçasıydı. Demiryollarına saldırdı. Osmanlı ikmalini zayıflattı. Arap isyanını duygusal bir öfke olmaktan çıkarıp stratejik bir aparata dönüştürdü.
Onun romantize edilen her adımı, bir devletin çöküş haritasına basılmış bir ayak iziydi.
Her büyük felaketin bir dış cephesi olur. Bir de içeriden açılan kapısı. Ve o kapının önünde duranlar, çoğu zaman düşmandan daha ağır bir vebal taşır.
Şerif Hüseyin, Faysal, Abdullah, İttihat ve Terakki ve çevrelerindeki isimler bu kapının tam eşiğinde durdu.
Kimi hanedan hayali kurdu.
Kimi Osmanlı'yı yük saydı.
Kimi İngiliz sözüne tutundu.
Kimi kendi bölgesel nüfuzunu şişirme derdine düştü.
Sonunda hepsi büyük planın geçici aparatına dönüştü.
Yerel aktörleri masanın sahibisiniz diye aldattılar. Masanın etrafında kullanılıp atılan ara elemanlar olarak kullanıldılar.
İsyan özgürlük diye sunuldu. Sonuç manda düzeni oldu. Vaadin sonu vesayet oldu. Kıyamın sonu bağımlılık oldu.
Özgürlük nidası atan her ağız, zincirin bir halkasına dönüştürüldü.
Filistin hattında açılan yara ise hepsinden sinsi, hepsinden kalıcıydı. Sarah Aaronsohn ve NİLİ ağı Osmanlı hatlarından bilgi taşıdı.
O taşınan bilginin her parçası, yarının siyasal zeminine gömülen bir mayındı. İstihbarat taşınırken gelecek inşa ediliyordu.
Bir halkın toprağına başka bir iradenin temeli atılıyordu.
Bugün Gazze'de göğe yükselen her duman, o eski hazırlığın uzayan gölgesini taşır. Filistin'de açılan gedik sıradan bir cephe yarığı olmadı. Bütün bölgeyi zehirleyen bir ana damar haline geldi.
Tarihi yalnız dış güçlerin hilesiyle açıklamak kolaycılıktır. Hakikati eksik bırakır. İçerideki yanlışlar bu yarılmayı büyüttü, derinleştirdi, kalıcı kıldı.
Cemal Paşa burada ağır bir dosya olarak durur. Suriye hattında kurduğu baskı dili, idamlar, sürgünler, sert yönetim tarzı merkezin bağını kuvvetlendirmedi. Kırılganlığı artırdı.
İçerideki irade, kendi halkını, kendi sosyolojisini okuyamadığında dışarıdaki neşter kendiliğinden yer bulur.
Falih Rıfkı Atay ise bir Siyonist yaveri, NİLİ Teşkilatının muvazzaf maşası olarak sırtımızdan bıçaklama görevini üstlendi.
Bozgunun zihnî çerçevesini kuranların en karanlık yüzlerinden biriydi.
Ameliyat masasında Mark Sykes vardı. Cetveli tutan kibir oydu.
Allenby vardı. İşgalin askerî gövdesi oydu.
Bell haritayı hazırladı.
Lawrence isyanı alevlendirdi.
Sarah Aaronsohn içeriden bilgi taşıdı.
Yerel önderler kapıyı araladı.
İçerideki sert yönetimler toplumsal direnci zayıflattı.
Kimi bıçağı tuttu. Kimi kapıyı açtı. Kimi içerideki bağı çözdü. Kimi yaraya tuz bastı.
1919 Mayısından sonra fiilî mücadele hattı Şam, Bağdat ve Kudüs'ten çekildi. İzmir, Ankara, Doğu Anadolu ve Boğazlar eksenine döndü. Lozan bunu tescilledi.
Türkiye yeni sınırları tanıdı, eski Arap vilayetleri üzerinde hak iddia etmedi. Alınan görevin gereğiydi.
Acı, fakat tarih, coğrafyamızda romantizm değil, hasar kontrolüdür. O daralmayı anlamayan, o bedeli hafife alan, 1919'un mayısını bayram sayan, Lozan'ı teslimiyetle karıştırır.
Asıl korkunç olan, bunun bir kerelik bir yıkım olarak kalmamasıdır.
O masa bir yöntem üretti.
Yüz yıl önce cetvel vardı, bugün uydu görüntüsü var.
Yüz yıl önce manda vardı, bugün denetim var.
Yüz yıl önce açık işgal vardı, bugün ince ayarlı işgal var.
İsimler güncelleniyor. İştah aynı kalıyor.
Ve bütün bunlar, steril bir odada, diplomatik nezaket kılığında yapıldı.
Bugün o eski masanın yeniden kurulmasına itiraz etmek bir dış politika refleksi olduğu kadar bir tarih ve sosyoloji şuurudur.
Yüz yıl önce masada çizgi çekenler haritayı yaraladı. Bugün aynı akıl yeniden doğruluyorsa mesele sınırdan ibaret sayılmaz.
Mesele bu coğrafyanın, sosyolojisinin haysiyetine yeniden el uzatılmasıdır.
Ve bu ele karşı duracak olan ne silah ne diplomasi ne de retorik olacaktır.
Ameliyat masası yeniden kurulacaksa, bu sefer hasta değil, cerrah biz olmalıyız



