Soykırımın üçüncü yılına girdiğimiz bu günde tarihin yaprakları yine soluyor; yaralar kapanmıyor, yıkılan şehir yeniden kurulamıyor ve Filistinli için hayat hâlâ olağan bir hayatın şartlarına kavuşamıyor.

Fakat bu üç yılda sadece Gazze’nin üzerine bomba düşmedi. Gazze’den gelen görüntüler milyarlarca insanın ekranına, bilincine, psikolojisine, algısına, zihnine ve hafızasına da düştü. İnsanlar çocukların enkazdan çıkarılışını, ölen çocuğunu kucağında taşıyan babaları, hastane koridorlarını, parçalanmış bedenleri, yıkılmış evleri, açlığı, göçü ve cenazeleri televizyondan, haber sitelerinden, sosyal medyadan ve canlı yayınlardan neredeyse anbean izledi. Gazze’de yaşananlar bir telefon ekranından diğerine taşınarak dünyanın ortak hafızasına yerleşti. İsrail, tüm dünyayı bu soykırımın dolaylı bir şekilde muhatabı yaptı. Bu soykırımı sadece Gazze’de değil, tüm insanlığın zihninde, bilincinde ve psikolojisinde de verdi.

Bundan dolayı dijital ağlar, platformlar ve sosyal medya savaşın başlıca merkezlerinden biri oldu. Yapay zekâ, algoritmalar, filtre baloncukları ve kişiselleştirilmiş içerik akışları da bu alanın dışında kalmadı. Mesele artık yalnız hangi toprağın bombalanacağı değildi; hangi görüntünün kimin karşısına çıkacağı, hangi bilginin görünür olacağı, hangi anlatının tekrar edileceği, kimin mağdur, kimin tehdit olarak sunulacağı da mücadelenin parçasıydı. Gazze’de bedenler hedef alınırken dünyanın geri kalanında zihinler ve algılar da hedef alındı. İsrail, medya doktrini, kültürel hegemonya ve anlatı savaşıyla bu soykırımın yalnız bedenlere ve mekâna değil, kelimelere, görüntülere ve hakikatin kendisine de yönelmesini istedi; tüm insanlığı bu karanlık suça ortak etmeye çalıştı. Bu çok boyutlu bir soykırım savaşıydı. Sadece Filistinliler değil, tüm dünya bu karanlık vahşetin dijital ağlar içerisindeki öznesiydi. Fakat üçüncü yılın sonunda bu savaş İsrail açısından başka bir sonuç da doğurdu: Yıllardır kurduğu mağduriyet anlatısı, hikâyesi ve mitleri Gazze’den gelen görüntüler karşısında ağır biçimde aşındı. İsrail’in kurduğu anlatı savaşı dönüp İsrail’in kendisini görünür hâle getirdi. İnsanlığın vicdanı İsrail’in ve ABD’nin mitini yıktı. İnsanlık, İsrail’i gördü. Benim vardığım hüküm şu: İsrail artık bebek katili, terörist bir devletten başkası değildir.

Gazze’nin insani ve mekânsal bilançosu

Bugün geldiğimiz noktada önümüzde ağır bir insani bilanço bulunuyor. Gazze Sağlık Bakanlığının 5 Ekim 2026 tarihli kayıtlarına göre 74 bin 243 Filistinli hayatını kaybetti, 175 bin 232 kişi yaralandı. Kayıt altına alınmış ölü ve yaralıların toplamı yaklaşık 250 bine ulaştı.

Gayriresmî bazı açıklamalarda ise şehit olanların sayısının 250 bin, yaralıların sayısının 1 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. UNICEF verilerine göre 30 Haziran 2026 itibarıyla en az 21 bin 700 çocuk öldürüldü. Üstelik İsrail, Gazze’yi mekânsal olarak da çökertti, yıktı. Birleşmiş Milletler Uydu Merkezinin Haziran 2026 analizine göre Gazze’deki yapıların yüzde 82’si zarar gördü. Bir şehri yalnız binalar oluşturmaz. Ev, okul, hastane, sokak, mezarlık, komşuluk ve insanların yaşadıkları yere yükledikleri hatıralar da şehrin parçasıdır. Gazze’deki yıkım bu nedenle yalnız mekâna değil, hayatın sürekliliğine ve toplumsal hafızaya da yöneldi.

Bu rakamları ve yıkımları dikkate aldığımızda şunu rahatlıkla dile getirebiliriz: Gazze’de yalnız askerî bir soykırım yaşanmadı. Bilinç, psikoloji, anlatı ve hakikat üzerinde de bir savaş yürütüldü. İsrail’in askerî gücü coğrafyayı dönüştürürken iletişim doktrini, dünyanın bu şiddeti hangi çerçevede göreceğini belirlemeye çalıştı. Çünkü İsrail, 7 Ekim soykırımından sonra insanlığın onu soykırımcı ve katil olarak görmesini istemiyor; marka ve imajını da korumaya çalışıyordu. Bin yıllara uzanan mağduriyet hafızası üzerinden oluşturduğu mazlum, mağdur ve korunması gerekli devlet imajının da bu soykırımla değişmesini istemiyordu. Bunun için soykırımın görüntüsünü, kelimelerini, anlatısını ve hakikatini kontrol altına alarak İsrail’in soykırım yapmadığı, Filistinlileri özgürleştirmek için Gazze’ye girdiği yönündeki anlatıyı kelimelere, algoritmalara, filmlere, dizilere ve dijital platformlardaki görüntülere zerk etmeye çalıştı.

7 Ekim: Başlangıç değil, ilan anı

Bundan dolayı tarihin nasıl çerçevelendiği de bu anlatı savaşının önemli bir parçasıydı. İsrail’in ve Batı medyasının soykırımı 7 Ekim’den başlatan anlatısı da bu iletişim stratejisinin bir parçasıydı. Bu nedenle 7 Ekim 2023, hakikatte hiçbir zaman soykırımın başlangıcı olmadı. 7 Ekim bir başlangıç değil, ilan anıydı. İsrail, yaklaşık yüz yıldır sürdürdüğü işgal, yerinden etme, yerleşimci yayılma ve Filistinliyi kendi toprağından uzaklaştırma siyasetini 7 Ekim sonrasında bütün dünyanın gözleri önünde alenen ilan ederek çok daha açık, yıkıcı ve kitlesel bir aşamaya taşıdı. İsrail’in yürüttüğü bu politikanın soykırım boyutunu bütün dünyaya açık biçimde ilan ettiği tarih 7 Ekim 2023’tür. Özetle 7 Ekim, bu sürecin başladığı tarih değil; yüz yılı aşan sistematik politikanın artık gizlenemez, inkâr edilemez ve bütün dünyanın gözleri önünde yürütülen bir aşamaya geçtiği tarihsel eşiktir.

İsrail’in soykırımını yalnız 7 Ekim sabahından başlattığınız anda bütün bu geçmişi paranteze alırsınız. Böyle bir çerçevede İsrail yalnız saldırıya uğrayan devlet, Filistinli ise geçmişi, toprağı ve tarihsel tecrübesi olmayan bir güvenlik tehdidi gibi görünmeye başlar. Oysa Filistinlinin toprağı, hareketi, bedeni, hafızası ve siyasi varlığı üzerinde yüz yılı aşan süreçte kullanılan farklı tahakküm araçlarının önemli bir bölümü son üç yılda aynı anda ve çok daha yoğun biçimde yeniden ortaya çıktı. Filistinliler, yüz yıllık sürecin farklı aşamalarını son üç yılda hızlandırılmış biçimde âdeta yeniden yaşadı. Filistinli toprağından çıkarıldı, evi yıkıldı, hareketi sınırlandı, verisi toplandı, hedefe dönüştürüldü; bununla da kalmadı, kendi başına geleni anlatma hakkı da tartışmaya açıldı.

Medya doktrini ve makbul duygu rejimi

İsrail, 7 Ekim’den sonra bir medya doktrini kurarak anlatı savaşı ve cephesi oluşturdu. İlk aşamada Filistinliler terörist, Hamas ise IŞİD’le özdeş bir yapı gibi sunuldu. İsrail’in yürüttüğü savaş yalnız kendi güvenliği için değil, Batı ve “medeniyet” adına verilen bir mücadele olarak anlatıldı. Dönemin İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın “insansı hayvanlarla” savaştıklarını söylemesi, Netanyahu’nun “Amalek’i hatırlayın” göndermesi ve savaşın medeniyet ile barbarlık arasındaki bir mücadele biçiminde sunulması bu dilin farklı parçalarıydı.

Bu dilin asıl işlevlerinden biri, Filistinliyi insanlıktan uzaklaştırmaktı. Filistinliler önce tehdit, ardından insan hayatının olağan ölçülerinin dışında değerlendirilebilecek bir kitle gibi sunuldu. İnsandışılaştırma bazı örneklerde böcekleştirmeye, haşere metaforlarına ve yok edilmesi gereken bir topluluk tasvirine kadar uzandı. Bunun sonucu yalnız hakaret değildir. Karşınızdaki insanı ne kadar az insan olarak görürseniz ona yönelen şiddeti de o kadar kolay normalleştirebilirsiniz. Böylece öldürme, aç bırakma, yerinden etme ve toplu cezalandırma olağanüstü bir suç olmaktan çıkarılıp savaşın kaçınılmaz, hatta gerekli sonucu gibi sunulabilir.

Ben bunu İsrail’in duyguları ve empatiyi de soykırımın bir parçasına ve silahına dönüştürme çabası olarak görüyorum. Bunun duygular üzerindeki karşılığı makbul duygu rejimidir. Çünkü mesele yalnız insanların neyi gördüğü değil, gördüğü karşısında ne hissetmesinin beklendiğiydi. Bir tarafa yas, diğer tarafa şüphe; bir tarafa empati, diğer tarafa korku; bir tarafa insan hikâyesi, diğer tarafa güvenlik tehdidi ayrıldı. Böylece bazı ölümler isimleri, yüzleri ve hayat hikâyeleriyle görünür hâle gelirken bazıları yalnız sayıların içine sıkıştırıldı.

Bunun haber dilindeki karşılığı yas hiyerarşisidir. Bir İsrailli öldüğünde ismini, yüzünü, ailesini ve hayat hikâyesini öğrenirken bir Filistinli yalnız “Bugün şu kadar kişi daha öldü” cümlesinde kalıyorsa mesele sayının yanlışlığı değildir. Mesele, bir insanın ölümünün hikâyeye, diğerinin ölümünün istatistiğe dönüşmesidir. Böyle bir anlatı düzeninde yalnız bilgi değil, kimin acısının daha fazla görüleceği, kimin için yas tutulacağı ve empatinin hangi yöne akacağı da belirlenmeye çalışılır. Haber dilindeki bu fark, failin cümleden çıkarıldığı örneklerde daha da görünür hâle gelir. “İsrail ordusu evi bombaladı” ile “ev çöktü” aynı bilgi değildir. Birinde eylem, fail ve sorumluluk vardır; diğerinde olay sanki kendiliğinden gerçekleşmiş gibi görünür. Fail bilindiği hâlde sürekli cümlenin dışına çıkarılıyorsa insan kararı giderek doğal afet görüntüsüne yaklaşır. Ben buna soykırımcı İsrail’in haber diliyle yeniden aklanması diyorum.

Kültürel hegemonya ve dijital cephe

Kültürel hegemonya daha eski bir zeminde çalışır. İnsan savaş başladığında dünyayı ilk kez görmez. Yıllardır izlediği filmler, diziler ve haberler ona bir karakter arşivi bırakır. Arap erkeğinin fanatik veya terörist, Arap coğrafyasının tekinsiz, medeniyetsiz ve kaotik; Batılı veya İsrailli güvenlik aktörünün ise düzeni yeniden kuran rasyonel özne olarak tekrarlandığı bir görsel hafıza, yeni savaş görüntülerinin nasıl okunacağını da etkiler. Bu nedenle cümlem değişmiyor: Tank sınırı geçtiği gibi hikâye de sınırı geçer. Hatta bazen tank gelmeden hikâye gelir.

Bu kültürel mücadele 7 Ekim’de başlamadı. Siyonist hareket, sinemanın ilk dönemlerinden itibaren görüntünün siyasi gücünü kullandı. 1910’lu yıllarda Siyonist kongreler için hazırlanan filmlerden, İsrail devletinin kuruluşundan sonraki ulusal sinema anlatılarına kadar görüntü, yeni devletin kendisini dünyaya nasıl göstereceğinin araçlarından biri oldu. Sinema tarihine ilişkin çalışmalar da erken dönem Siyonist filmlerin “yeni Yahudi”, vatana dönüş ve ulusal yeniden doğuş fikirlerini görsel dile taşıdığını ortaya koyuyor. İsrail devleti kurulduktan sonra bu kültürel hat farklı biçimlerde devam etti; dijital platformlar çağında ise küresel dağıtım imkânı çok daha genişledi.

Yaklaşık yüz yıldır süren bu kültürel hegemonya kurma stratejisi sinemadan televizyona, televizyondan Netflix gibi küresel dijital platformlara uzandı. 7 Ekim’den sonra ise bu kültürel araçlar yalnız geçmişten taşınan bir temsil alanı olarak kalmadı; anlatısal silahlarını çıkararak savaşın güncel hikâyesine de doğrudan katıldı. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Fauda. Dizinin yaratıcılarından Lior Raz, İsrail ordusunun gizli operasyon biriminde görev yapmış bir isim ve yapım onun askerî deneyimlerinden de besleniyor. Fauda üzerine yapılan akademik çalışmalar, dizinin işgal, güvenlik ve Filistinli kimliğini nasıl görselleştirdiğini; korku, empati ve güvenlik duyguları üzerinden izleyicinin çatışmayla kurduğu ilişkiyi nasıl biçimlendirebildiğini tartışıyor. Kültürel hegemonya yalnız propaganda filmi üretmek değildir. Kimin korkusunu anlayacağımızı, kimin güvenlik kaygısını meşru bulacağımızı, kimin şiddetini savunma, kimin şiddetini barbarlık olarak göreceğimizi yıllar içinde şekillendiren bir temsil düzenidir. Sinema, dizi ve dijital platform bu yüzden tankın alternatifi değildir; tank gelmeden önce onun geçeceği zihinsel zemini hazırlayabilen başka bir güç alanıdır. 7 Ekim’den sonra bu kültürel hafızaya çok daha geniş bir kamu diplomasisi kapasitesi de eklendi. İsrail Meclisi’nin Temmuz 2026 kayıtlarında iletişim ve kamu diplomasisi için yaklaşık 1,2 milyar şekellik (19,3 milyar lira) olağanüstü bütçe tahsis edildiği görülüyor. Ancak aynı dönemde İsrail’in karşısına bütçeyle ve kurumsal iletişimle bütünüyle kontrol edemediği başka bir güç çıktı: doğrudan tanıklık.

Yaş sınırından algoritmaya: Çocuk güvenliğinde sırada yapay zeka var
Yaş sınırından algoritmaya: Çocuk güvenliğinde sırada yapay zeka var
İçeriği Görüntüle

Sosyal medya bu düzenin hem duvarı hem de gediği oldu. İçerikler kaldırıldı, hesaplar sınırlandırıldı fakat aynı görüntüler başka hesaplardan yeniden yayıldı. Televizyon göstermediğinde telefon gösterdi. Yabancı gazetecilerin erişimi sınırlıyken Filistinli gazeteciler, doktorlar ve siviller kendi yaşadıklarını kaydetti. Jeremy Scahill’in Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda dikkat çektiği gibi, büyük medya kuruluşlarının bilgi üzerindeki eski tekeli parçalanırken Filistinliler kendi başlarına gelenin kaydını tutan öznelere dönüştü.

İsrail fiziksel coğrafyada ezici askerî üstünlüğe sahipti; görüntünün dolaşımında aynı mutlak üstünlüğü kuramadı. İsrail’in mitini bir telefon parçaladı. Gazze’deki halk kendi kamerasıyla konuşmaya, çekmeye ve dünyaya göstermeye başladığında yıllardır kurulan anlatının karşısına doğrudan tanıklık çıktı. İnsanlar Gazze’deki soykırıma doğrudan şahit oldukça İsrail’in yıllardır kurduğu anlatılar, hikâyeler ve yalanlar da çökmeye başladı. Çünkü ekranın öteki tarafında artık yalnız devletlerin, büyük medya kuruluşlarının veya yapım şirketlerinin anlattığı bir Filistin yoktu; Filistinlinin kendisi vardı. Ve bütün anlatı savaşının karşısında en basit gerçek kaldı: İnsanlık insanın yanında durdu.

İsrail’in Pirus zaferi: Mitin çökmesi

İsrail’in yaklaşık 100 yıldır oluşturduğu anlatı miti çöktü. Burada İsrail devletinin ya da askerî kapasitesinin çöktüğünü söylemiyorum. Çöken, İsrail’in yıllardır inşa ettiği mağduriyet, güvenlik ve ahlaki dokunulmazlık üzerinden dünyaya sunduğu hikâyesidir. Üçüncü yıl araştırmaları da bu çöküşün izlerini gösteriyor. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünün Eylül 2026 araştırmasında İsraillilerin yalnız yüzde 27’si Gazze cephesindeki savaşın kazanıldığına inanıyor. Pew Araştırma Merkezinin 36 ülkede yaptığı araştırmada İsrail’e olumsuz bakanların ülke oranları ortancası yüzde 67’ye ulaşırken, Amerika Birleşik Devletleri’nde bu oran yüzde 60’a çıktı. Chicago Council ise İsrail’e yönelik Amerikan beğenisinin 1978’den beri yaptığı ölçümlerde en düşük seviyeye indiğini bildiriyor. Daha da dikkat çekici olan, Amerikalıların yüzde 56’sının İsrail’e yönelik askerî yardımın azaltılmasını veya tamamen durdurulmasını istemesi.

İşte Pirus zaferi dediğim şey burada ortaya çıkıyor. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve Avrupa’daki güçlü müttefiklerini yanına alarak, karşısında egemen bir devletin düzenli ordusu bulunmayan Gazze’yi askerî olarak yıkabilecek, şehirleri harabeye çevirebilecek, hamile kadınları ve masum bebekleri öldürebilecek bir güce sahip olduğunu gösterdi. Ortaya çıkan tablo iki devlet ordusunun karşı karşıya geldiği klasik bir savaş değildi. Bir tarafta dünyanın en gelişmiş askerî, istihbarî ve teknolojik kapasitelerinden birine sahip İsrail ve arkasındaki Amerikan askerî ve diplomatik desteği; diğer tarafta yıllardır kuşatma altında yaşayan, egemen devleti ve düzenli ordusu bulunmayan bir toplum vardı.

İsrail bu büyük güç asimetrisi içinde Gazze’yi fiziksel olarak yıktı. Fakat aynı süreçte kendi uluslararası meşruiyetini, marka değerini, ahlaki dokunulmazlığını ve yıllardır kurduğu hikâyeyi de çökertti. Üç yılın sonunda bir tarafta anlatılan, diğer tarafta görülen vardı. İsrail güvenlik dedi, dünya yıkılan Gazze’yi gördü. Filistinli tanıklığa kuşku düşürüldü, yeni tanıklıklar geldi. Televizyon göstermedi, telefon gösterdi. Platformlar sınırladı, görüntüler başka yollardan yayıldı. Sonunda sistemin içinden insanlar da konuşmaya başladı. Üç yıllık bilinç savaşının en büyük geri tepmesi burada ortaya çıktı. İsrail’in kendi anlatısını korumak için kullandığı araçların bazıları, o anlatının nasıl üretildiğini ve nasıl ayakta tutulmaya çalışıldığını da görünür hâle getirdi. İnsanlık uyandı. Dünya artık yalnız İsrail’in kendisi hakkında anlattığı hikâyeyi değil, o hikâyenin arkasında Gazze’de ortaya çıkan sonucu da görüyordu. İşte İsrail’in Pirus zaferi tam olarak böyle kavranabilir: Gazze’yi yıktı ama kendi mitini de yıktı. Gazze günün sonunda ayağa kalkacak; çünkü Gazze insanlığı ifade ediyor. Ama İsrail miti ve anlatısı ebediyen yok olacak. İnsanlık, Filistin’de hedef alınanın yalnız Filistinliler olmadığını; kendi hukukunun, vicdanının, erdeminin ve birlikte yaşama iddiasının da hedef alındığını gördü. Gazze’de yıkılan yalnız evler, hastaneler ve şehirler değildi; insanlığın yıllar boyunca inşa ettiği hukuk, insan hakları ve ahlaki değerler de ağır bir sınavdan geçti. Bu nedenle Filistin meselesi artık yalnız Filistinlilerin meselesi değil; insanlığın kendi değerlerini ve vicdanını koruma meselesidir.

İnsanlığın mücadelesi asıl şimdi başlıyor!

Bugün Gazze özgür değil, adalet sağlanmış değil, insanlar evlerine güvenle dönemiyor. İnsanlık Gazze’yi gördü ama görmek yetmedi. Artık “bilmiyorduk” diyemeyiz. NAZA filminden sonra “nasıl olduğunu bilmiyorduk” demek de daha zor. 7 Ekim 2023 bir başlangıç değildi. 7 Ekim 2026 da bir son değil. Üç yıl boyunca insanlık Gazze’nin tanığı oldu. Şimdi tanıklığın yükü başlıyor. Görmek başka şeydir, durdurmak başka; hakikati bilmek başka şeydir, o hakikatin gereğini yapmak başka. Bundan sonrası yalnız İsrail’in ne yapacağıyla ilgili değil. Asıl soru insanlığın ne yapacağıdır: Üç yıldır gördüğümüz şeyi bundan sonra durdurabilecek miyiz?

İnsanlığın mücadelesi tam da burada yeni başlıyor. İsrail’i durdurmak tüm insanlığın sorumluluğunda. Çünkü hepimiz gördük, tanık olduk ve şahit olduk. Şimdi insanlığı Filistin’de bulma zamanı.

Fokusplus/ Dr. Muhammed Ersin Toy