Modern dönemde mezhepsizlik söylemi, özgür düşünce ve saf din arayışı kisvesi altında pazarlanıyor maalesef. Özellikle genç kuşakların zihninde cazip bir kurtuluş yolu gibi sunuluyor.
Mezhep meselesi, çağdaş İslâm dünyasında basit bir fıkıh tartışması gibi sunularak bilinçli biçimde küçültülüyor; böylece meselenin asıl ağırlığı perdeleniyor. Bu mesele, ümmetin fikrî sürekliliğini, dinin sahih biçimde muhafazasını ve ilim geleneğinin istikametini tayin eden temel bir kırılma hattıdır. Mezhebi yalnızca tarihî bir sınıflandırma yahut kültürel miras unsuru sayan yaklaşım, meselenin merkezini ıskalar.
Mezhep, görüş kümeleri toplamı olarak görülmemeli. Çünkü mezhep, vahyin doğru anlaşılması için tesis edilmiş bir usul düzeni, sahih bilginin korunması için inşa edilmiş bir muhafaza sistemi ve ümmetin ortak aklının kurumsal hafızasıdır. Mezhebin hedef alınması, doğrudan İslâm ilim geleneğinin bütünüyle, sahabe sonrası oluşmuş ilmî süreklilikle ve ümmetin asırlar boyunca taşıdığı epistemolojik istikrarla hesaplaşma anlamı taşır.
Bu mevzuyu biraz daha tafsilatlı hâle getirelim: Kur’an ve Sünnet merkezli yoğun bir ilmî gayret, titiz bir metodolojik inşa ve nesilden nesile aktarılan ciddi bir emek zinciri üzerinden şekillenmiştir. Kur’an’ın dil özellikleri, lafız-mâna dengesi, nüzul ortamı, siyak-sibak ilişkisi, hadis rivayetlerinin sıhhat kriterleri, cerh ve ta’dil ilkeleri, Arapçanın nahiv ve belâgat incelikleri, hüküm çıkarma usulleri, icma ve kıyas disiplini gibi alanlar yüzyıllar boyunca derinlemesine işlenmiş, her biri müstakil ilim dalları olarak gelişmiştir.
İşte mezhep de bu çok katmanlı ilmî emeğin hayata yansımış bütünlüğüdür. Bu sebepten müctehid imamların ortaya koyduğu sistemler ve bu sistemleri ayakta tutan, asırlar boyunca katkı sunmuş binlerce âlimin ortak emeği, tashihi, tahkiki, şerhi ve geliştirmesi vardır. Böyle bir ilmî mirası yok saymak, oluşmuş doğru geleneği, bir kültürü ve bir hafızayı dışlamak anlamına gelir. Böylesi bir oluşumu yok saymak, insanın kendi zihnini mutlak ölçü kabul etmesi sonucunu doğurur. Günümüzde mezhepleri (dört büyük hak mezhebi) reddedenler de kendilerince bir mezhep oluşturduklarının farkında değillerdir ve kişiyi ilmî disiplinin dışına savurup dini şahsî kanaatlerin oyun alanına dönüştürür.
Bu kısmı açmamız iktiza ederse; modern dönemde mezhepsizlik söylemi, özgür düşünce ve saf din arayışı kisvesi altında pazarlanıyor maalesef. Özellikle genç kuşakların zihninde cazip bir kurtuluş yolu gibi sunuluyor. Gençler, mezheplerden kurtulmanın daha sahih bir din anlayışı sağlayacağına ikna edilmeye çalışılıyor.
Ancak pratikte ortaya çıkan tablo bunun tersini gösteriyor. Mezhebi reddeden kişi, yerine sağlam bir usul koyamadığı için dinî meselelerde ölçü kaybı yaşıyor. Bir konuda hüküm verirken hangi âyetin nasıl anlaşılacağı, hangi hadisin hangi bağlamda değerlendirileceği, hangi yöntemin esas alınacağı belirsiz hâle geliyor.
Fakat bunun da yolunu bulmuşlar. Mesela bu modernist hocalardan biri bir sohbetinde, “Sen yeter ki âyete samimi biçimde inan, hata da etsen Allah seni doğruya götürür.” gibi bir söz söylüyor. Yani âyeti al, dilediğin gibi nefsine göre yorumla ve buna inan; hata da etsen doğru olur diyebilecek kadar ileri gidebiliyorlar.
Zaten bu yüzden aynı âyetten birbirine tamamen zıt hükümler çıkaran gruplar ortaya çıkıyor. Bir kesim bir hadisi esas alırken başka bir kesim aynı hadisi uydurma sayıyor. Namazın vakti, şekli, abdesti bozan durumlar gibi temel ibadet meselelerinde bile ortak uygulama kayboluyor.
Mezhepleri inkâr etmenin tabii sonucu olarak her kafadan bir ses çıkar hâle geliyor. Herkes kendi anlayışını din gibi sunmaya başlıyor. Bu da dinin toplumu inşa eden gücünü zayıflatıyor ve onu kişisel kanaat alanına sıkıştırıyor. Zaten bu tayfanın “İndirilen din – uydurulan din” klişesi, mezhepsizliğin en etkili propaganda araçlarından biri hâline getirilmiş durumda.
Bu klişenin arkasında yatan psikoloji ise, “1400 asırdır çözülemeyen meseleleri biz çözdük, bu kadar kitaba gerek yok, Kur’an bize yeter, Kur’an’ı anlamak için de bizim söylediklerimiz yeter, hatta bizim yazdıklarımız yeter” söylemleridir... Hatta bu modernist kesim, bu mealci tayfa, peygamberi de -haşa- postacı kılığına sokarcasına “onun görevi ayetleri bize getirmesi” diyebilecek kadar ileri gidiyorlar. O’nun varlığa rahmet olarak gönderilmesini aşağılarcasına ise “o da bizim gibi insan” diyerek adeta küçük düşürücü hâllere sokarak, yaşayan Kur’an olan Peygamber Efendimiz’in hâl, tavır, söz ve hareketlerini görmezden gelip, kendi akıllarınca perdelemeye çalışıyorlar. Üstad Necip Fazıl, şeyhi Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinden öğrendiği veçhile şunları söyler:
“Allah, Kur’an’ında hiçbir defa sevgilisine has ismi, nida edatıyla ‘Ya Muhammed’ diye hitap etmedi. Bunu biliyor muydun? Eritici bir edep ve hayat tecellisi. Halbuki en eski çağlarda bile derin aşk ve yüksek ilim devrine yakın tefsircilerden çoğu şu müstesna gamızayı, inceliği görememiş, ham ve kaba kalmış ve bazı ayet başlarında ‘De ki’ hitabından sonra ‘Ya Muhammed’ diye onun has ismini kullanmak cüretini göstermiştir. ‘De ki’ emrinden sonra bizzat Allah’ın kullanmadığı ismi nasıl kullanırlar ve bir sırrı çiğnemiş olmaktan nasıl ürpermezler? Anlayın, Kur’an tefsirine mahsus ehliyet...”
Böyle bir edeb, böyle bir haya ancak hadlere riayetle mümkündür. Her şeyi reddeden, her şeyi yok sayan bir anlayış, yeri gelir ayetlere de -haşa- kulp bulmaya başlar.
Bütün bu saygısızlığın neticesi olarak sadece Peygamberimizi değil, sahabenin güvenilirliğini de zedeliyorlar, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn kuşağının ilmî mirasını gölgeliyorlar, muhaddislerin titiz emeklerini değersizleştiriyorlar, müfessirlerin asırlık birikimini itibarsızlaştırıyorlar. Bu zeminde Peygamber Efendimiz’in sünneti bağlayıcı örneklik olmaktan uzaklaştırılıyor, tarihî bir veri alanına indirgeniyor. Bu vaziyet de sünnetin hayattan çekilmesine, dinin canlı bir sistem olma vasfını kaybetmesine yol açıyor. Din yaşanan bir hakikat olmaktan uzaklaşıyor; ümmetin üzerinde ferdî yorumların dolaştığı soyut bir alana dönüşüyor ve dinî anlayışı köksüz bir zemine mahkûm ediyor.
Mezhepsiz zihniyet ile Selefî–Vahhabî çizgi arasındaki kesişim de tesadüf değildir; burada ortak bir zihniyet kodu, ortak bir dünya tasavvuru ve ortak bir epistemolojik problem bulunuyor. Her iki yaklaşım geleneğe karşı sistematik mesafe üretiyor. Asırlık ilmî birikimi şüpheyle karşılıyor veya bunlara dış din dışı yüzünden bakıyor. Ümmet hafızasını kuşatan kurumsal yapıları parçalamaya yöneliyorlar. Tasavvufa yönelik tahkir edici dil, irfan geleneğini bid’at yaftasıyla mahkûm etme eğilimi, manevî terbiyeyi dışlayan katı literalist yaklaşım bu zihniyetin temel göstergelerinden adeta. İcma ve kıyas gibi fıkıh usulünün omurgasını oluşturan esasları değersizleştiriyorlar, hadis ilminin büyük emekle inşa edilmiş metodolojisine yönelik sürekli şüphe üretiyorlar, sahabeye karşı seçici ve nefsanî bir bakış geliştiriyorlar. İşte bunlar bu iki çizginin ortak refleksleridir.
Bu yaklaşım, İslâm’ın derinliğini yüzeyselleştiriyor, onu yalnızca lafza indirgiyor, manayı ikinci plana itiyor, hikmeti dışarıda bırakıyor. Ayrıca dini estetik bir formdan uzaklaştırarak onu kaba bir oluşum olarak göstererek yobaz bir anlayışa sokuyor. Haricî zihniyetin tarih boyunca ürettiği daraltıcı, çirkin, kaba, sert ve parçalayıcı dil ve yobaz anlayış, bugün modern kavramlar ve akademik jargon eşliğinde yeniden tedavüle sokulmuş oluyor.
Daha vahim bir problem alanı, mezhepsizlik söyleminin bazı başlıklarının Şiî propaganda diliyle örtüşmesidir. Sahabeye yönelik sistematik şüphe üretimi, sahabe içindeki bazı isimlerin hedef alınması, özellikle Hazreti Muaviye üzerinden Ehl-i Sünnetin itibarsızlaştırılmaya çalışılması, ümmetin tarih boyunca taşıyıcılığını yapan ana figürlerin gölgelenmesi bu örtüşmenin en açık örnekleridir. Sahabe halkası, dinin güven zincirinin ilk taşıyıcı kolunudur. Bu halka zayıflatıldığında sünnetin sıhhat zemini sarsılır. Sahabeyi tahkir edebilecek hâle gelmek tamamen Şiî kültürüne maruz kalmanın getirdiği bir problemdir. Bunu özellikle reformist çevrelerde çokça görmekteyiz. Hazreti Muaviye’yi Yezid üzerinden adeta olmadık iftiralarla tahkir ederler. Hadisler üzerinden Hazreti Hureyre’ye saldırırlar. Ümmetin temel taşı olan sahabeye saldırarak başka bir sahabeyi övmeleri ise sahabelerin de keyiflerine göre masaya yatırılıp, diledikleri gibi malzeme yapabilir olduklarını gösteriyorlar ve basitleştiriyorlar. Halbuki, onların en altındaki sahabînin tozu dahi olamayız.
İşte bütün bu meseleleri tavizsiz kılan ise mezheplerin varlığı... Bu sebepten mezhep, dinin yerine ikame edilmiş bir yapı olarak anlaşılmamalıdır. Mezhep, dinin hayata intikal eden şeklidir, dinin yaşanabilir kılınmış sistemidir, vahyin gündelik hayata taşınmış metodik formudur. Kur’an ve Sünnet’in soyut ilkeler hâlinde kalmaması, ibadet düzeninin korunması, helal ve haram sınırlarının net biçimde muhafaza edilmesi mezhep sayesinde mümkün olmuştur. Mezhep ortadan kalktığında fıkıh disiplini kaybolur, hüküm çıkarma usulü parçalanır, ibadet ortak dil üretme kudretini yitirir. Aynı şehirde yaşayan insanlar arasında namazın şekli farklılaşır, ibadetin ölçüsü keyfî tercihlere göre belirlenir, muamelat anlayışı keyfî hâle gelir. Böyle bir ortamda ortak din tecrübesi çöker, cemaat şuuru zayıflar, ümmet şuuru çözülmeye başlar. Din, içtimaî nizam kurucu vasfını yitirir; bireysel tatmin alanına sıkışır, kişisel kanaatlerin dolaştığı dar bir alana hapsedilir. Bu dönüşüm ise İslâm’ı toplumdan koparmanın en kolay yoludur. Adeta dinsizleştirme projesinin temel taşıdır mezhepsizlik.
Günümüz mezheplerin hedef hâline getirilmesi, bilinçli biçimde itibarsızlaştırılması ve genç kuşakların zihninde sorun unsuru gibi sunulması herkesin malumu. Hatta bu çevrelerin sesi de çok çıkıyor. Her mecrada bunlar var. Kanallarda bunlar var. Dini diledikleri gibi istismar ederek kullanan bu seküler akıl kendi “değer” sistemini din kisvesiyle sunuyor ve kendi zehirli söylemlerini dinî söylemlerle meşrulaştırıyor.
Kısacası; mezhebi savunmak, ilmin disiplinini, usulün otoritesini, düşüncenin sürekliliğini ve dinin ciddiyetini savunmak anlamı taşır. Mezhep, ümmetin ortak ölçü sistemidir. Hangi bilginin güvenilir, hangi yöntemin geçerli, hangi yorumun sınır içinde olduğu bu sistem sayesinde anlaşılır. Bu çerçeve ortadan kalktığında ölçü kaybolur. Toplum, hangi görüşün sahih, hangisinin problemli olduğu konusunda ortak bir zeminden yoksun kalır. Mezhep, bu savrulmayı engelleyen yapıdır.
Netice itibarıyla yukarıda da bahsettiğimiz gibi, mezhep, ümmetin asırlar boyunca taşıdığı kolektif hafızanın kurumsal formudur. Yeni mezhep olamaz ama var olan dört hak mezhebin daha anlaşılabilir olması için kendi zihin dünyamızı bu doğrultuda geliştirebiliriz. Bu ise sürekli ilim öğrenmekle değil meselelerin ruhunu ve hikmetini yakalamakla olur. Yeni müctehid olmaz ve olamaz. Ama anlayış dediğimiz, fıkhın derinliğine nüfuz etmektir. Büyük Doğu-İbda bağlılarının görevi. Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu külliyatı ile doğru yolu ve bu yolun sapık kollarını çizmiştir. Bugün savrulmaların sebebi de bu külliyata muhatap olamamaktan kaynaklanıyor. Bugün toplumumuzda görülen savrulmaların, yön kayıplarının ve zihinsel dağınıklığın temelinde de bu kopuş yer almaktadır. Mezhebin temsil ettiği sürekliliği ve canlılığı da Büyük Doğu-İbda yeniden tesis etmiştir. Bizim buradaki tavrımız ise doğrudan buna muhatap olabilmek ve her an doğruyu ve güzeli aramaktır.
Aylık Baran Dergisi 48. Sayı