Miktad Yılmaz, askeriyede yaşanan işkencelerden Türkçe ezan uygulamasına, dinî sembollerin yasaklanmasından âlimlerin tasfiye edilmesine kadar uzanan daha geniş bir tablo çizdi. Kendi şahitlikleri üzerinden, Kemalizm’in dine yönelik müdahalelerinin ferdî ve toplumsal hafızada açtığı büyük yaralara dikkat çekti.

Miktad Yılmaz Hoca Kimdir?

1933 Trabzon-Of doğumludur. Sülalesi Holderoğulları’ndan gelir. 15 sene dinî eğitimini aldı ve hafızlığını da yaptı. 1960’da İstanbul’da imam oldu. 1984’te emekli oldu. 10 sene Sadrettin Yüksel Hoca’dan Arapça ve Farsça ders aldı. 1953’te Arapçaya devam ederken Giresun’da Ali Rüştü Bey’den hat dersi icazeti aldı. Ondan sonra fıkıh ağırlıklı olmak üzere devamlı talebe okuttu.


Miktad Yılmaz’la 18 Mayıs 2019 tarihinde yaptığımız bu röportajda, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden 1950’li yıllara uzanan süreçte dinî hayatın karşı karşıya kaldığı baskı ve zulümler, Yılmaz’ın bizzat yaşadığı hadiseler üzerinden ele alındı. Gizli yürütülen Kur’an dersleri, öğretmen ve jandarma baskınları, Kur’an-ı Kerim’in zorla toplanması ve yırtılması, dinî eğitim alan çocukların aşağılanması gibi vakalar, dönemin resmî ideolojisinin İslâm dinine karşı yaptığı zalimliği somut örneklerle ortaya koydu. Yılmaz, İnönü devrinde dinî eğitimin nasıl bir korku ve takip atmosferi içinde sürdürüldüğünü, milletin ve âlimlerin sürekli tedirgin edildiğini açık şekilde anlattı.

Röportajın ilerleyen bölümünde Miktad Yılmaz, askeriyede yaşanan işkencelerden Türkçe ezan uygulamasına, dinî sembollerin yasaklanmasından âlimlerin tasfiye edilmesine kadar uzanan daha geniş bir tablo çizdi. Kendi şahitlikleri üzerinden, Kemalizm’in dine yönelik müdahalelerinin ferdî ve toplumsal hafızada açtığı büyük yaralara dikkat çekti.

Din eğitiminizi nasıl aldınız?

Efendim, ben 1933 doğumluyum; Trabzon’un Of ilçesi, Ballıca Köyü, Büyük Mahalle'de dünyaya geldim. Çakıroğulları'ndan Mustafa Efendi'nin oğluyum. Babam ihtiyardı, bu yüzden anam benimle çok alakadar oldu. 1942 senesinde okumaya başladım ama kaçak olarak... Yani Kur'an eğitimine başladım. Normalde bir gün burada, yarın başka yerde okurduk ama Kur'an'a başladığım o ilk zamanlar camimizden uzakta boş bir ev vardı; 'Hacı Ahmet Efendi'nin evi' derlerdi. Orayı bize tahsis etti. Çaykara’nın Holo köyünden 'Holalı Hâfız' dediğimiz hocamız gelip orada bize ders verirdi. Kur'an'ı orada öğrendim. Aradan biraz zaman geçince hafızlığa başladım fakat sonra Arapça derslerine girince hafızlığı bıraktım. Arapçaya devam ederken hocamız sistemi şöyle kurmuştu —malum yasak vardı—: Bugün buradaysak, 'Yarın şurada okuyacağız' diye karar alırdık. Ertesi gün başka yerde, sonraki gün yine başka bir yerde toplanırdık. İcabında kapıya nöbetçi koyardık; jandarma falan geliyor mu diye kontrol etsin diye...

Yani devamlı yer değiştiriyordunuz baskına maruz kalmamak için.

Hiç unutmuyorum... O zamanlar bu beş köyün tek bir okulu vardı: İşkenaz İlkokulu. Bizim karşımızdaki köydeydi. Bir gün amcamın oğluyla kavga ettik; çocukluk kavgası işte... Tutmuş, okula gitmiş, öğretmene; 'Bizim Miktad Arapça okuyor' demiş. O gün de tesadüfen camide okuyorduk. Beş kişiyiz; ben, Tahsin, Ahmet Ali, Mahmut... Amcamın oğlu gidip beni şikâyet etmiş. Olacak iş değil ama o zamanlar öğretmenler, jandarmalar kral! Hep bunu takip ediyorlar. 'Öğretmenin bu işle ne alakası var?' diyemezsin, kimse soramazdı. Uzatmayalım... Ertesi gün öğretmen camiye baskına geldi. Caminin karşılıklı iki büyük odası vardı. Karşı odada küçük çocuklar, sabiler dururdu. Onların sesi çok çıktığı için öğretmen hışımla, doğrudan onların odasına girdi. Bizim odaya gelmedi çünkü bizden ses çıkmıyordu, biz yaşça daha büyüktük. Yan tarafta bir gürültü, bir bağırış çağırış koptu. Hocamız, 'Açın kapıyı bakalım, nedir bu?' dedi. Dışarı çıktık, bir baktık ki Ömer Seymen isminde bir öğretmen... Kur'an’ları almış; hırsla yırtıp yırtıp atıyor...

Allah, Allah!

Arkadaşlarımız, ben arkadaşların en küçüğüydüm. Arkadaşlarım hocamıza baktı. Bunu ezelim demek istediler. Hocamız müsaade etmedi.

İnönü devri değil mi?

Tabii, İnönü devri... Hocamız (karşılık vermemize) müsaade etmeyince, o öğretmen de beş kadar cüzü —Amme miydi, Tebareke cüzü müydü tam bilemiyorum— koltuğunun altına sıkıştırıp okula götürdü.

Öğretmen.

Öğretmen bunları savcılığa verecekti... Bizim köyde Araboğlu Hüseyin Efendi vardı; çarşıda dururdu, çok tanıdığı olan, hatırı sayılır birisiydi. Ona haber verildi. Gitti, öğretmenden o cüzleri geri aldı; böylece savcılığa verilmekten kurtulduk. Ama birkaç gün sonra büyüklerimiz, 'Öğretmene bir hediye götüreceksiniz' dediler. Ne götüreceğiz? Kimimiz bir kabak, kimimiz biraz fındık vurdu omzuna... Gittik okula, öğretmenler odasını sorduk. Odasında yoktu, haber verdiler geldi. Bize, omzumuzdakileri işaret edip 'Koyun şuraya bunları' dedi. Koyduk. Sonra da; 'Hadi s.ktırın gidin! Hadi!' diye kovdu bizi. İşin en enteresanı ve ağırı da şuydu: Okula girerken öğrenciler bizi görmüştü, tabii tanıyorlar bizi... Kim başlattıysa, bir anda hepsi arkamızdan; 'Fındık, kabak! Fındık, kabak!' diye tempo tutup bağırmaya başladılar.

Kim?

Çocuklar, okul çocukları. Çıktık dışarıya şaşırırken gene "Fındık, kabak, fındık, kabak" diye bizi yolladılar.

Alay mı ediyorlar?

Alay ediyorlar.

Öğretmen mi tembih etmiş öğrencilere?

Bilmem. Yalnız böyle oldu mu biz en büyük mahcubiyeti orada çektik. Bizi kovdu, ondan ziyade bu çocukların bizi böyle şey etmesi...

Aşağılaması.

Evet. Yani orada çok mahcup olarak geri döndük.

Hediyeleri kabul etti mi?

Etmez olur mu? Kabul etti de bizi kovdu. "Koyun şuraya" dedi, koyduk oraya, "Hadi sıktırın gidin" dedi.

Hem hediyeyi niye kabul ediyor hem de bizi kovuyor?

Ya rüşvetçi anlasana.

Evet.

Neyse... O günleri de geride bıraktık. Yıl 1985 civarıydı sanırım. Of'tan Trabzon'a gitmek için bir taksiye bindim. Taksi büyüktü; şoför mahallinde iki kişi vardı. Kendi aralarında konuşurlarken sürekli 'Seymen' ismini zikrediyorlardı. Sordum onlara; 'Siz Seymenlerden misiniz?' diye. 'Evet, o sülaledeniz' dediler. 'Peki, Ömer Seymen'i tanıyor musunuz?' dedim. Tanıyorlarmış. 'Sizden bir ricam olsa, ona bir sözümü iletir misiniz?' dedim. 'Söyleriz' dediler. Dedim ki: 'Ona söyleyin; Allah ona lanet etsin! Allah ona azap eylesin! Biz ona devamlı beddua ediyoruz. Allah inşallah dualarımızı kabul eder.' Böyle saydırdım... Adamlar, 'Hocam biz bunların hepsini söyleyemeyiz, ancak birazını iletebiliriz' dediler. Sonra da eklediler: 'Ama şunu da söyleyelim; Ömer Seymen artık beş vakit namazını kılıyor.' Dedim ki; 'Ne yaparsa yapsın... Bunlar unutulmaz!'

Hocam başka olaylar oldu mu o dönemle ilgili?

İşte benim şahit olduğum en bariz, en dikkat çekici olay budur. Ondan sonra...

Başka civar civarlarda duyduğunuz veya yakından...

O dönem hiç kimse halinden memnun değildi. Herkes tedirgindi. Mesela Çaykara'da ormanlarda bile gizlice okuyanlar vardı. Duyardık bunları... Şimdi anlatacağım hadise daha sonraki devirlerde yaşandı ama kökü yine o İnönü devrinin zihniyetine dayanıyor. Biliyorsunuz, ben Cerrahpaşa'da imamdım. Aşık Hocaefendi de orada Aşere Takrib dersi veriyordu. Bir gün yanımıza Hocaefendi'nin eski talebelerinden bir arkadaşı getirdiler. Hocaefendi ona; 'Oku bakayım' dedi. 'Va'lemu ennema ğanimtum min şey'in fe enne lillahi humusehu' yani Kur'an-ı Kerim'de 10. cüzün başlangıcı... O çok kuvvetli hafız olan arkadaş, boynunu büküp; 'Okuyamam hocam' dedi. Hoca şaşırdı; 'Nasıl okuyamazsın?' deyince, 'Unuttum Kur'an'ı' cevabını verdi. Hadise şöyle gelişmiş: Bu arkadaş askerdeyken, Hocaefendi'den öğrendiği âyet notlarını ve eski yazıyla tuttuğu notları yastığının altına koyup izne gitmiş. Bölük komutanı olan üsteğmen yatakları kontrol ederken o notları bulup saklamış. Arkadaş izinden dönünce üsteğmen; 'Kimin bunlar?' diye sormuş. Bizimki 'Benim' deyince, 'Ha, sen mürtecisin öyle mi?' diyerek azarlamış ve dövmüş. Hırsını alamayan üsteğmen, bütün bölüğü toplayıp sıraya dizmiş. Bir tank getirtmiş ve o arkadaşı botlarından, ayaklarından tankın namlusuna astırmış. Ayaklar yukarıda, baş aşağıda... Bölüğe de, 'Herkes buna geçerken birer tokat atacak!' emrini vermiş. Askerler tokat vurmamış ama çocuk bir saat civarında öyle asılı kalmış. Ağzından burnundan kanlar gelmiş. Üsteğmen korkunca indirtip revire göndermiş ama olayı gizlemeye çalışmışlar. Sonra Alay Komutanı durumu duyup çağırmış, 'Niye bana söylemedin?' diye sormuş ama iş işten geçmiş tabii... O aşağı doğru asılma sırasında beyne giden kan basıncından beyin hasar görmüş, hafıza gitmiş. O dayaktan ve işkenceden sonra çocuk hafızlığı tamamen unuttu. Beyin gitti yani... Uzatmayalım...

Yıl ne zaman hocam aşağı yukarı?

1965-1970 civarı. Sonrasında komutan ona demiş ki: 'Ben seni mahkemeye sevk ediyorum. Şimdilik serbest bırakıyorum, git mahkemeyle işini hallet.' Çocuk mahkemeye çıkmış. Hâkim ona iki ay hapis cezası vermiş. Ancak hâkim; 'Askerliğinin bitmesine az kaldı, ben bu cezayı tecil ediyorum. Memleketine git, terhis olup döndüğün zaman cezanı orada çekersin' demiş. O da 'Peki' deyip çıkmış. Terhis olup memleketine gitmiş. Sonra cezaevine girmeden, yakalanmadan bir arkadaşı onu alıp bizim oraya getirdi. Maksat onu Almanya'ya kaçırmaktı; bunun için aramızda para topladık, biz de yardımda bulunduk. Neticede Almanya'ya gitti. Sonrasında ne oldu, âkıbeti nicedir bilmiyorum. O arkadaşına sordum; 'Ben de bilmiyorum ne olduğunu' dedi. İşte böyle zulümler oluyordu... Bu anlattıklarım, yaşananların ancak onda biri kadardır.

Hangi askeriyede oldu bu olay?

Orayı da bilmiyorum. Fakat benim size anlatmak istediğim, o zulümden dolayı çocuğun hafızlığını tamamen unutması. Bana gelişinin sebebi de Almanya'ya kaçmak istiyor, yardım istiyor yani.

İsmini söylemiş miydik?

Yok. Belki söyledi de unuttum tabii. Ayrıca İnönü devrinde o zamanlar mesela böyle takkeyle çarşıya insem hemen jandarmalar bunu alır, böyle çakı bıçağıyla yırtar atar. Böyle gezmeyeceksin. Takkeyle gezmek yasaktır, yasak.

Türkçe ezan mevzularını hatırlıyor musunuz? Onu da anlatır mısınız hocam? Ezan-ı Muhammedi'nin yüzü hürmetine.

Sene 1950, ben henüz 17 yaşındayım. Giresun'da amcamın oğlu Yakup vardı; Ramazan ayı için beni yanına aldırdı. Orada müftülükte imtihana girdim ve Giresun il vaizi —daha doğrusu Ramazan vaizi— oldum. O zamana kadar hiç kürsüye çıkmamışım, tam bir çaylağım... İki vazifem vardı: Hem Şeyh Keramettin Camii’nde vaaz edeceğim hem de eski bir akrabamızın evinde mukabele okuyacağım. Programım böyleydi. Müftü bana vaaz yeri olarak o çok kalabalık olan Şeyh Keramettin Camii'ni verdi. Camiden bana; 'Yarın sabah imsak vaktinde buraya gel' dediler. Ama benim hiçbir şeyden haberim yok... Hani Menderes devrinde ezanın aslına döndüğü o tarihi gün var ya, işte o gün... Sabah camiye gittim, bir baktım ki mahşer yeri gibi! İnanılmaz bir kalabalık... Kendi kendime; 'Yahu nedir bu hal?' diyorum. Etrafta koyunlar, kurbanlıklar bekliyor... Derken tam ezan vakti geldi. O zamanlar hoparlör yok tabii. Minareden gür sesli bir müezzin 'Allahu Ekber, Allahu Ekber' diye nida edince cemaatte bir bağırış, bir ağlaşma koptu ki sormayın... Sanki kıyamet kopuyor. O coşkuyla hemen koçlar, kurbanlar kesildi. Çok acayip, tarifsiz bir atmosferdi. Ezanın kendi haline, Arapçaya döndüğüne orada şahit olduk; çok duygulandık, çok etkilendik.

Ondan önce 16 yıl “Tanrı uludur” diye okundu. O dönemlerle ilgili bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Ezanın 'Tanrı Uludur' diye okunduğu o dönemde hocalar mecburen Türkçe okurdu. Ben de belki okumuşumdur ama benimkisi çok azdır... Millet bunu asla istemezdi lakin korkudan kimse ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu. En ufak bir itirazın olsa, hemen kodese gidiyordun. İşte hatıralarım şimdilik bu kadar.

Peki Türkçe ezan okunurken siz aynı zamanda mukabele de okuyabiliyorsunuz. O zaman ona karışmıyorlar mıydı? Türkçe ezan okunurken?

Evde, evlerde mukabele... Evet Kur'an Arapça okunuyor.

Namazın içerisindeki sureler de yine İslâm harfleriyle okunuyordu değil mi?

Tabii.

O teşebbüsleri de vardı. Türkçe Kur'an ve ibadet dilini değiştirmeye dair teşebbüsleri de oldu ama yapamadılar onu.

Yapamadılar. Mesela namaz Türkçe olsun dediler. "Allah büyüktür", ellerini bağlıyorsun; bu olmadı dediler. Uymadı yani.

Denemesini yaptılar bir iki camide. Deneme yapmışlar ama tutmadı, yapamadılar yani yürütemediler daha doğrusu.

Tutmadı. Anladılar ki bu yürümeyecek yani, halk bunu kabul etmeyecek yani.

Bir değerlendirme yapabilir misiniz hocam, o dönemlerle ilgili topluca? Siz aynı zamanda ilmi şahsiyeti olan birisiniz, bir âlimsiniz... Fıkıh, hadis, tefsir ilimlerinde, Arapça ilminde pay sahibisiniz. Eksiğim varsa hocam tamamlayın. Bir topluca bir değerlendirme yapabilir misiniz? O günkü hali.

O günkü hali; biz mesela gizli okuyorduk... 50'ye kadar. 50'den sonra dersler serbestleşti, serbest oldu.

Bundan İnönü'den önce Atatürk dönemi de aynı tabii geldi değil mi?

Tabii, o dönemler... Atatürk dönemi İnönü'den daha sertti. 1950'ye gelindiğinde, yani İnönü devrinin sonunda dersler serbestleşti. Sonra Menderes devri başlayınca artık rahat bir nefes aldık, rahat okuduk. Ben 1950 ve 1958 senelerinde hem hafızlıktan hem de Arapçadan icazetimi aldım. Sonra talim için İstanbul'a geldim; Nuruosmaniye Kur'an Kursu'nda bir sene kaldım. Orada eğitimimi tamamlayıp icazetnamemi aldım ve oradan ayrıldım. Nihayetinde, 27 Mayıs 1960'ta, yani o ihtilal gününde paşa paşa imam oldum.

Hocam bu Cumhuriyet döneminde ilk başlarda böyle büyük önemli âlimlerin tasfiye edildiğini, görevlerinden uzaklaştırıldığı, bir şekilde de ortadan kaldırıldığını,toplumun din adamlarından tamamen boşaldığını biliyoruz. O dönemlerle ilgili bildikleriniz neler?

Şimdi o devirlerdeki baskı, görülmemiş bir baskıdır. Yani dine olan baskı hiçbir zaman, hiçbir memlekette yoktur böyle bir şey. Halk isyan edecek durumda ama isyana kalkamaz yani. Çünkü yaşamak için öldürmek lazım prensibi yürüyordu o zaman. Yani ben benim yaşamam için seni öldürüyorum diyor. İnsanlar ölüyor diyor. Yani çok baskı rejimiydi o haller, o durumlar yani. Herkes şikayetçi ama meydana çıkıp bir şey söyleyemiyor.

Savaşlardan da yorgun çıkmış, erkek nesil savaşta kaybedilmiş, şehit olmuş çoğu. Böyle bir şey de var yani.

O dönemde her şey birbirine karışmıştı ama en büyük baskı devlet tarafından yapılıyordu. Din hususunda öyle yasaklar vardı ki, mesela çocuğuna 'Muhammed' ismini koymak yasaktı. Nüfus memuruna gidiyorsun, 'Ben çocuğuma Muhammed ismini vereceğim' diyorsun; 'Veremezsin, yasak' diyor. 'Niye?' diye soruyorsun; cevap yok, sadece 'Yasak!' Allah, Allah!.. Peki, Muhammed ismini ne yaptılar? Tuttular 'Mehmet' yaptılar. İşte bu yüzden Türkiye'nin her yerinde 'Mehmet' vardır ama o dönemlerde 'Muhammed' yoktur. Halbuki Mehmet ismi nereden kaynaklanıyor? Aslında o da Muhammed'den geliyor. Ama o zamanlar Muhammed ismini yasaklayıp Mehmet'e dönüştürdüler işte.

Allah rahmet eylesin Salih Mirzabeyoğlu'nun babasının adını da Muhammed koymak istemişler. Nüfus memuru kabul etmemiş. Muammer yapmışlar onlarda.

Öyle bir dönem. O kadarına dahi tahammül edemiyorlardı yani. İslâmiyet'ten az bir şey meydana çıksa hemen onu yok ediyorlardı. Yani o zaman insanın bir değeri yoktu yani. Bir memura gitsen, bir karakola gitsen, bir hâkime gitsen hiç böyle itibarın yoktu yani. Şimdiki gibi değil yani.

Yani “temel hak ve özgürlükler” diye bir şey yok.

Hiçbirisi yok ya. Hiçbir şey yok. O memurun, o polisin, o idarecinin dediği neyse odur.

İki dudağın arasındasın. Yani sorgusuz sualsiz, yargısız infaz yapılsa arayan soran takip edici hakkını arayacağın bir merci yok.

Kesinlikle öyle... Yok, yok... Benim hatırladığım kadarıyla o zamanlar bir din adamı kürsüye çıkıp vaaz ederken, bırakın hükümet aleyhine konuşmayı, sadece dinin yayılması için birkaç kelam etse dahi buna tahammül edemezlerdi. Hemen oradan bir istihbaratçı gelir, hocayı alıp götürürdü. Hoca gitti... Nereye gitti, belli değil. 'Nereye götürdünüz?' diye soramıyorsun bile. Öyle unutulmaz bir baskı rejimiydi. Tabii ben aklıma gelenleri anlattım, yaşananlar bunlardan ibaret değil; konuşsak daha neler çıkar... İşte ben bu yüzden Halk Partisi'ne düşmanım. Neden? Çünkü benim dinimle, imanımla, namusumla, şerefimle oynamıştır da ondan. Yoksa diğer taraftakiler babamın oğlu değil; kimseden bir beklentim, bir menfaatim yok. Ama imanım bana bu duruşu emrediyor. Rahmetli Hocamız derdi ki: 'Bak bakalım İnönü ne tarafa gidiyor? O yöne mi? Sen tam tersine git, doğru yoldasın demektir.' Hayatında hiç isabet etmemiş, hep doğrunun tersini yapmış çünkü... Bakıyorum da, bugünkiler de aynı sistemi yürütüyor.

O mirası sürdürüyorlar, İslâm nefreti üzerine, İslâm'a karşı olma üzerine ayakta durmaya çalışıyorlar.

Zaten onlar o malum zihniyeti temsil ediyorlar. O grubun temsilcisi bunlar; çizgiden azıcık sapsalar, hemen o gruptan dışlanırlar. Hiç unutmuyorum; Ecevit'in yardımcısı Orhan Eyüboğlu vardı. Aslen Paşabahçelidir. Bizim Paşabahçe'de Hüseyin Erkan diye esnaf bir arkadaşımız vardı; ben de dükkânına gider gelirdim. Bir gün Orhan Eyüboğlu bir arkadaşıyla oraya geldi, oturduk. Laf arasında bana dert yandı: 'Hocam,' dedi, 'Biz Ankara'da Demokrat Parti milletvekilleriyle beraber kumar oynuyoruz, zamparalık yapıyoruz, her türlü haltı yiyoruz... Ama ne hikmetse onlar 'Müslüman', biz 'gâvur' oluyoruz. Bu nasıl iş?' Ben de sordum: 'Peki onlar ne yapıyorlar da bu ithamdan kurtuluyorlar?' 'Onlar meydana çıkıp bangır bangır biz Müslümanız diyorlar' dedi. 'Peki,' dedim, 'Onların bu 'Biz Müslümanız' sözünden halk istifade ediyor mu, içi rahatlıyor mu?' 'Herhalde ediyor' dedi. Bunun üzerine dedim ki: 'E siz de söyleyin o zaman! Sen Müslüman değil misin?' 'Evet, Müslümanım' dedi. 'Öyleyse çık, biz de Müslümanız diye haykır' dedim. Boynunu büktü; 'Yok... Biz bunu söyleyemeyiz' dedi. Ben de taşı gediğine koydum: 'Söyleyemezsen, o zaman ceremesini çekersin.' Mesele bu kadar basittir.

Genlerine işlemiş bunların. İflah olmaz.

Demem o ki; o zihniyete ufacık bir zarar gelmesin diye 'Müslümanım' bile diyemiyorlar. Deseler, o yapıdan anında kovulurlar. O zihniyet hâlâ devam ediyor ama maalesef bunu göremeyen bazı Müslümanlar var. Geçen gün buraya Nurcu arkadaşlar geldi. 'Biz oylarımızı İmamoğlu'na vereceğiz' dediler. Şaşırdım, sordum onlara: 'Yahu siz nasıl Atatürk'ün partisine oy verirsiniz?' 'Saadet Partisi'ne veririz' dediler. Dedim ki; 'E Saadet de onlarla beraber! Dolaylı yoldan HDP'ye veriyorsunuz...' Sonra ekledim: 'Eğer Üstad Said-i Nursi sağ olsaydı, sizi yanından kovardı! Çünkü Üstad'ın o zihniyetle, Atatürk'le arası hiç yoktu. Siz nasıl Nurcusunuz ki, Üstadınızın muhalif olduğu, sevmediği bir zihniyetle birlik olabiliyorsunuz? Bu nasıl iştir?' Ama nafile... Herkes kendine göre bir kılıf uyduruyor.

Bunlar FETÖ'cü olmayan Nurcu mu?

Aşağı yukarı FETÖ'cü olmayan Nurcu ama ona yalpa vuruyorlar. Yani ona yakın aşağı yukarı. Nurcuların bir kısmı o da FETÖ'ye düşman. Ama bir kısmı da FETÖ'cü. Hem Nurcu hem FETÖ'cü. Öyle.

Hocam ağzınıza sağlık.

Teşekkür ediyorum. Evet. Söz bitti. Bakalım sen ne aldın?

Eyvallah. Sağ olun hocam.

Aylık Baran Dergisi 47. Sayı, Ocak 2026