Sürecin başlangıcında Beyaz Saray’da hakim olan yüksek "iyimserlik", Mossad Şefi David Barnea’nın sunduğu raporlara dayanıyordu. Barnea; Benjamin Netanyahu ve Donald Trump’a, İranlı lider kadrosuna yönelik suikastların halkı sokaklara dökeceği yönünde kuvvetli vaatlerde bulundu. Bu projeksiyona tam anlamıyla güvenen Trump, İran halkına mevcut yönetimi devralmaları yönünde doğrudan çağrılar yaptı. Ancak aradan geçen üç haftalık süre sonunda hazırlanan istihbarat raporları, Tahran yönetiminin sarsılmakla beraber konumunu koruduğunu tescil etti.
Stratejik dönüşüm ve saha gerçekleri
Beklenen iç karışıklığın gerçekleşmekten uzak kalması, Netanyahu tarafında derin bir hayal kırıklığına sebep oldu. Güvenlik toplantılarında Mossad’ın operasyonel sonuçlarının etkisinin azlığından yakınan Netanyahu, hava operasyonlarının tek başına devrim yaratma gücünde eksik kaldığını belirterek kara müdahalesi sinyallerini verdi. ABD’li askeri uzmanlar ise yoğun bombardıman altındaki bir halkın protesto amacıyla dışarı çıkma ihtimalinin düşüklüğüne vurgu yaptı.
Türkiye’nin diplomatik müdahalesi
Analize göre, Planın en kritik ve tartışmalı aşamalarından birini, İranlı Kürt grupların bir güç olarak sahaya sürülmesi oluşturuyordu. Ancak Türkiye’nin proaktif diplomasisi bu noktada belirleyici bir engel teşkil etti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Amerikalı mevkidaşı Marco Rubio ile gerçekleştirdiği görüşmede, bölgedeki Kürt gruplara verilecek her türlü desteğin doğuracağı sakıncaları net bir dille aktardı. Bu diplomatik baskının ardından Trump, Kürt grupların sürece dahil edilmesine yönelik planları durdurma kararı aldı.
Analistlerin değerlendirmelerine göre, İran toplumunun önemli bir kesimi mevcut yönetime tepki duysa da, askeri saldırılar altında bir devrim girişiminde bulunmayı hayati bir risk olarak görüyor. Halkın suskunluğunu koruması, ABD ve İsrail’in yürüttüğü askeri stratejiyi bir karmaşa ve çıkmazın içine sürükledi.




