Gerçek, kelimenin tam mânasiyle gerçek Türk Gençliği! Seni kenetleşen ruhlarımızın en çekici mıknatısiyeti içinde kara sevdalı bir iştiyakla selâmlarım!

Yeni, bir ayağı ezelde ve bir ayağı ebedde, yepyeni bir gençlik doğuyor. Bu yeni gençlikten ürkenler, ödüğü patlayanlar, umacı gibi kaçanlar var! Onlar arasında en hafifî, çatısının altında “Hakiki Mürşit İlimdir” yazılı bu fakültenin idarecileridir. Hakikî mürşit ilimdir. Evet; çatısının altında bu yazılı! İlim; yani hakikati tanımanın ve tanıtmanın aziz vasıtası! Öyleyse hemen haber verelim ki, bize bu salonu Ankara’daki gençlik parkının havuzlarını çay kaşıkları ile Haymana Çölü’ne boşaltmaktan daha çetin uğraşmalar sonunda veren bu Fakültede, çatı altındaki yaftaya rağmen, hâlâ hakikattan korkan ve ilmi kendi anlayışına uydurmak isteyen zihniyet sürüp gitmektedir. Şimdi iş, onlara hakikî ilmin ne olduğunu öğretmeye kalıyor. Bu bakımdan hakikati tam şahlandırmaya çalışacağımız bugün, üçüncü kerre işgal ettiğimiz bu kürsüyü, yani Dil-Tarihteki kürsüyü, artık sonuncusu kabûl ediyor ve konferansımızın sonuna kadar indirilmemiz mümkün olmayan bu kürsüye, içeriden dışarıya doğru bir sızışla değil de, dışarıdan içeriye doğru bir girişle hükmedeceğimiz günü bekliyoruz.

Çatısının altında “Hakikî Mürşit İlimdir” yazılı, sadece ilim korkusuna ve samimiyetsizliğe yataklık eden bütün binalarını, -o bina, bu bina, şu bina- kendilerine bırakıyor ve Allah’ın bize şanlı kubbelerle bir arada, caddeleri, sokakları, meydanları, büyük (agora)yı nasip edeceği günü kolluyoruz. Nasıl cemaat namazının topluluk yeri mutlaka cami değil, bütün yeryüzü ise, bize gösterilen tedirginliğin mânasını da İlâhî ihtar olarak, “artık meydan sizindir!” mânasına çekiyor ve ona göre hazırlanma mevsimine girmiş bulunduğumuzu alenen haykırıyoruz! Dokuz köyden koğmak istedikleri, dokuz köyün sahibi olan ruhumuzun intikamını, sana havale ediyoruz, ya Müntakîm Allah!..

Görüyorsunuz ki, zorla alınan Dil -Tarih Fakültesi salonu içinde söylenen bu sözler, şimdi de Kayseri’de yine alamadığımız bir binadan sonra bu sinemanın içinde söyleniyor. Bunun mânası şudur: İslâm dâvasının yürür gibi olduğu, böyle göründüğü bu günlerde tahammül sadece bu işin şakasını yapanlaradır. Biz öyle değiliz, biz onların nazarında bu işin kakasını temsil ediyoruz; yâni ciddileriyiz. Onun için bir (allerji) vardır bizim etrafımızda, buna tahammül etmezler. Ama ister tahammül etsinler, ister etmesinler; tıpkı ilâcını isteyen veya istemeyen bir hasta gibi onların kaşıkla, kaşığın sapı ile dişleri açılacak ve ilâç gırtlaklarından geçecek…

O gün yakın! Ankara’da gençlere, “özlediğim neslin vasıfları”nı ithaf ettiğim gençlere dedim ki:

“— Kızılay Meydanı’nı solculuk oyunlarının kum bahçesi haline getirmek isteyen, çıkartma kâğıdı seviyesinde taklitçi ve sahteci sümüklü çocukların tam zıddı ve bin yıllık Müslüman Anadolu tarihine dayalı muazzez ve mübeccel gençlik!”

İşte bu gençliğin en vaidkâr örneklerinden birini Kayseri’de kabûl ederek diyorum ki;

“— Artık saadetle görmekteyiz ki, sen varsın, günden güne daha keskin oluş şartları ile varmaktasın, yepyeni bir oluşla meydana gelmektesin! Olanca ümidimiz, hasretimiz, rüyamız, senedimiz, dayanağımız, sensin!”

Gençlik… Zamana karşı veya zaman hesabına karşı biricik kal’a! Zamanın kal’ası demek daha doğru… Öyle ise meseleye evvelâ zamanı anlatarak, zamanı anlatmaya çalışarak, zaman denilen o dipsiz kuyu içinde derinleşmeye çabalayarak el atalım! Şimdi bu girişten sonra, zaman hikmetlerine ait mücerret ve derinliğine fikirden ibaret bir bahsimiz olacak. Meccanîlikten kurtulmak zorunda olan biz, bu çetin fikirlere katlanmalıyız, fikrin acısını çekmeliyiz, çilekeş anlayışın zevkini tatmalıyız. Kayseriliden de bu kabiliyeti, demir leblebeyi çiğneme kabiliyetini her zaman beklerim.

Zaman, insanoğlunun en girift meselesi, dâvaların dâvası, vâkı’aların vâkı’ası… Ve onun da vâkı’âtı zaman denilen taksimatlı oluş çizgisi üzerinde meydana geliyor. Zaman, en büyük bilmece! Onu şimdi fikirden evvelhisle ve bir şiirle anlatmaya çalışalım. Benim bir manzomemden birkaç kıta… Şiirin bir hususiyeti var; zaman bir tempordur, bu şiirde de böyle bir âhenk araştırılmıştır.

“Nedir zaman, nedir?

Bir su mu, bir kuş mu?

Nedir zaman nedir?

İniş mi, yokuş mu?

Bir sese benziyor;

Arkanız hep zifir!

Bir sese benziyor;

Önünüz tüm kabir!”

“Annesi azabın,

Sonsuzluk şarkısı.

Annesi azabın,

Cinnetin tıpkısı.

Zamanın çarkları,

Sizi yürütüyor!

Zamanın çarkları,

Beni öğütüyor.

Kime kaçsam ondan;

Ha yakın, ha ırak?

Kime kaçsam ondan;

Ya semâ, ya toprak…”

Batılı, başta zaman olmak üzere büyük mücerret meselelere karşı tavrı olmayan sanat ve fikir adamını bir işportacı mahiyetinde görür. Zaman, mekân; hepsinin başında Allah, ölüm, ruh, madde, insan, cemiyet… Bu büyük meseleler karşısında hususî tavrı, fikri, edâsı olmayan sanatkâr ve mütefekkiri bir işportacı seviyesinde görür. Ama bizim işportacımız, Garp simsarlarımız, bu inceliği anlayamaz. Anlasalardı inkılâbın da ne demek olduğunu anlarlardı. (Aynştayn)a göre zaman, eşyanın dördüncü buududur. Eşyanın üç buudu var ya, derinliğine, uzunluğuna, genişliğine… Üç istikamette hacim teşekkül ediyor; bir de dördüncü buud tayin ediyor maddeye, eşyaya bu adam. O da zaman… Bu tarif, bu Yahudi dâhininin çok derinliğine buudu bir tarif ama, yine zamanı maddeleştiriyor, eşyanın buudu haline getiriyor, zamanın esîriliği, letafeti, inceliği kayboluyor. Zaman onun da üstünde! Fizik ötesi, metafizik, en büyük sır, zaman. Hiçbir cins kafa gelmemiştir ki, (Sokrat)tan (Bergson)a kadar, zaman üzerinde cinnet buhranları çekmemiş olsun.

Zaman nedir? Bunu tayin muhâl. Birtakım kıyaslar öne atılabilir. Fakat –biraz sonra göreceksiniz– zaman sırrını İslâm tasavvufundan başka hiçbir görüş izah edememiştir. Cins kafalar; (Paskal), (Şekspir), (Göte), Fuzulî, İmam-ı Gazalî, bu mücerret mefhumlar üzerinde en çok duran büyük şahsiyetler.. Zaman topyekûn hâdiselerin, üstünde tohumlaştığı, açıldığı, geliştiği, sonra solduğu, pörsüdüğü, eridiği, silindiği büyük zemini… Onsuz oluş yok… Öyle, gözle görünmez, elle tutulmaz, madde üstü bir vâkıa ki, maddeyi sımsıkı pençesine geçirmiştir. Ona bir para (bir sikke) gibi, bütün kâinatı avucunda sıkan bir el diyebiliriz. En büyük güneşten en küçük zerreye kadar bütün mevcutları havanında döven, eriten âhenkli bir tokmak… Zamana, oluşun âhenk ifadesi diyebiliriz. Ama ne dersek diyelim, zaman onun üzerine sıçrar ve ele geçmez, tutulmaz, çerçevelenmez bir vâkıa… Şimdi dinî gözle bakmaya başlayınca zamanı kavramak değilse bile, hisseder gibi oluruz. Zaman, Allahın eşya ve madde üzerine attığı bir ağdır. Bir balık ağı sanki… İçinde olmayan hiçbir şey yok. Her şey o ağın içinde, o ağın muhtevası… İbn-i Sina ve o devrin ilim adamları, ışığı eşya içinde gayr-i zamanî, yani zaman üstü bir şey sanmışlardır. İbn-i Sina zannetmiştir ki, ışık, zamanî değildir; yani ışığın hızı zaman üstü bir hızdır. Halbuki bugünün fenni ispat ediyor ki, ışık saniyede 300 bin kilometre gider, fakat zamanın ağı içindedir gene; zamanikîdir. Zaman hakikatte bir insanın beynini kül etmeye yeter. Yarın, saniyede 10 milyar kilometre giden bir vasıta bulunsa o da zamanîdir. Yani zamanı aşmak mümkün değil dir. Zaman her hareketin içinde, o hareketin mikyası ile ölçülüyor, fakat kendinde, bütün harekiyet kendinde… Ne müthiş bir hâdise! Bu mücerretler derinliğine fikirdir, belki de kafa törpüleyici… Fakât gençliği anlamak için de zamanı anlar gibi olmak lâzım… Zamanı biz, Allahın zaman ve mekân üstü mutlak varlığına en büyük bürhan, belge, şahid, hüccet kabûl ederiz. Zaman üzerinde derinleşebilirse bir kafa, birden bire yasak odayı açmış bir insan gibi Allahın yıldırımı ile vurulur. Derhal, büyük ilâhî azamet tecelli eder. Sanki film hareketleri gibi… Hani bir filmde elini kulağından aşağıya kadar indiren bir insanın belki elli tane karesi vardır ya… El çenede, el omuzda, el göğüste… Filim çevrilince o el iniyor gibi görünür. Her ân, ölçülemeyecek kadar ince ânlar… Sanki bir film karesinde imiş gibi zaman bütün hadiselerin nakışları… Buradan da kader sırrına çıkar gibi bir his karşısında kalıyoruz. Sonsuz bir kudretin muazzam delili…

Şimdi zamanı daha iyi anlamak için tasavvufa dönmek ve “vahdet-i vücut” sırrı üzerinde düşünmek lâzım… Bu âlem, zıtların âlemi, her zıt birbiriyle pençeleşmekte, muharebe etmekte… Nihayet bütün zıtlar iki kutupta toplanıyor: Varlık ve yokluk! Varlık yoklukla mücadelede… Çünkü tasavvufta “vahdet-i vücut” ve İlâhî hikmet şöyle tecelli ediyor: Zaman mefhumuyla… Bir vücut, bir adem tecellisiyle… Vücut, peşinden adem; adem, peşinden vücut… Fakat biz onu yağmur damlaları gibi birbirine ekli, perçinli görüyoruz. Bir devam vehmi içindeyiz. Yanlış!.. Hiçbir şey devam etmiyor. Allah her ân bütün kâinatı imhâ ediyor, her ân ihyâ ediyor. İşte büyük İlâhî hikmete temas bu noktada… Cins bir kafa burada, derhal Allahın varlığının eşiğine kapanır ve büyük tecelliyi anlar. Bir vücut, bir adem… Bu dünya eksiklikler, kesiklikler, karanlıklar âlemi…

Düşünün, demin burada bir mikrofon arızası oldu, şimdi yok? Şimdi sarfettiğim kelime, yine yok… Bir cümleye başladığım zaman kullandığım ilk kelimeden itibaren son kelimeye kadar zaman öyle akıyor ki, belki o cümlenin belirttiği hakikat bile değişiyor. Ne müthiş, ne beyin yakıcı bir hadise, zaman! Bir varlık, bir yokluk…

Onun için bilmek lâzım ki, Allah, bir ân kâinatı yeniden bina ediyor ve yeniden imha ediyor. Ama zaman son derece sanatlı, Mutlak Sanatkârın son derece sanatlı tecelli zemini… O zeminde her şey sürekli gibi geliyor, halbuki her şey süreksiz bir vehim üretimi içinde gidiyor. Hafızam ve hayâlim olmasa, ben zaman içinde yaşayamam. Çünkü hafızam olmasa bir evvel olanı unuturum, bir ân sonra olacak olanı da hayâl edemem. Dîkkât edin ne kadar ince bir noktaya geldik. Hayat ine ine tek âna iniyor. Tek ân ve bütün ânlar, kuyudan çıkan bir dönme dolabın maşrapaları gibi suları birbirine devrederek, her ân ânın hamulesini taşıyarak ve öbür yana devrederek gidiyor.

Zaman böyle bir vâkıa; bütün vâkıaları doğuran vâkıa… Bunları düşünmek insanı bir ân zamanı madde gibi görmeye ve her ân onun ucunda bulunduğumuz hissini vermeye davet ediyor. Ucunda olmak ne demek? Tıpkı suları yararak giden bir geminin ucu gibi… Biz şu anda zamanın ucundayız. Zamanın ucundayız; ve zaman, her ân bir geminin ucunda suları yara yara yol aldığımız bir deniz… Her ân deniz açılıyor ve gemi gidiyor. Buna zamanın, fizik ötesi hayâli diyebiliriz. Bu yakıcı bir haldir ve İlâhî azamete götürür.

Yalnız zamanı anlamak, onun üzerinde derinleşmek Allah’ın büyük azameti önünde erimeye yeter.

İnsanlar, zaman vehmi içinde kendilerini her ân mevcut ve hiçbir zaman yok olmayacak bir mevcut gibi görürler. Gafletin tesellisi bu…

Veliye sormuşlar;

“– Boyuna tesbih çekiyorsun; ne arıyorsun tesbihte?”

“– Gafleti arıyorum!”

Demiş... O kadar yakıcı bir huzurda ki, gaflete kaçmaya ihtiyacı var. Birçokları da tesbihte huzuru arar, fakat bulamaz. Zaman böylesine korkunç bir vâkıa! Onun için zamanın önünde İlâhî azamet kapısı olarak ürpermek lâzım... Cins kafaların zaman üzerindeki ısdıraplarını ifade etmeye imkân yok.

Ben de bir şiirimde şöyle ifade etmeye çalıştım: Çile şiiri... İnsanların gaflet dünyasını anlatan şiirin şu kıtaları:

“Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum, rüyada nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl!”

Demin de dediğimiz gibi biz geçmişi hafızayla, geleceği de hayâlle yaşıyoruz. Kala kala hakikat olarak (hâl) kalıyor. O da bir ânlık ve o ânı da hesaba tutabilmeye imkân yok... Ömür, güneşin seyrine bakarsanız, doğuşu ile batışı arasındaki oniki saate kadar inebilir, hakikate bakarsanız bir gözün açılıp kapanışı kadar... Bir şimşek...

Buradan şu mesele çıkıyor:

Bu ne korkunç fânilik kuyusu, ne korkunç! Bir ân içinde yaşıyoruz. O bir ân bir çakıntıdır, İlâhî pertevden bir çakıntı, bir ışık çakıntısı! Ol, büyük oluşa geç; ve geçmeyen ânı yakala!..

İşte bütün sır, bâtınî sır... Öyleyse zaman tefekküründen alacağımız tek ders bu dünyanın bütün fanilikleri içinde, onları yenmek, zamanı aşmaya bakmak...

Zamanı aşmaya bakmak ve yaşanmaya değer hayatı bulmak! Beşerin tek dâvası bu... Gafil insanlık zamana madde ile mukâvemete kalkışmıştır, tarih boyunca... Bunun en güzel misâli Mısır’daki ehramlar... Ehramlarda zamana mukâvemet mimarisi okunur. Aşağıya doğru geniş, zirveye doğru toplu, en aşınmaz, en güçlü madde şekli... Fakat zamana madde ile mukâvemete kalkışmak ebediyeti sayıyla aramaya benzer. Ne kadar saysan bir fazlası var...

Demek ki, ebediyyet, milyarda, trilyonda olmuyor da birde teessüs ediyor, “bir”in keyfiyetinde...

Dâva, yaşanmaya değer hayatı bulmak ve zamanın üstüne çıkmak... Madde ile zamana mukavemet kabil değil... Çünkü ehram, iki bin küsur yaşına gelir; fakat neticede, bir kurşun kalem gibi zamanın yonttuğu müstahaserler haline döner, yontulmuş bir kalem gibi çöp sepetinde erir, gider. Demek ki, zamana madde ile mukavemet edilemez...

Niçin, niçin, niçin?
Niçin, niçin, niçin?
İçeriği Görüntüle

Peki, ne var bu âlemde zaman üstü?

Bir şey var!.. Onu derinden derine duyuyoruz, gözümüzü kapattığımız zaman bütün bir hayâl âleminde, boşluk âleminde ruhumuzu görür gibi oluyoruz. İşte, ruhumuz zamanî değildir! O, büyük vatandan gelen ruh, zaman üstü vatana hasret... Öyle ki, bu dünya bir kedinin içine düştüğü kuyuya benziyor. Sırsıklam kedi, durmadan taşlara tırmanıyor, kuyudan çıkmaya çalışıyor, bir türlü çıkamıyor, çırpınıyor, uğraşıyor. Ruhumuzun hali bu, mânâsı bu, “vatan sevgisi imandandır!” hikmetinin de esası bu... Biz zamanın üstüne çıkmaya davetliyiz. Sanki bir denizaltı gibiyiz dünya hayatında... Bütün dâva suyun üstüne çıkabilmekte... Bu durumda Dünya’yı bütün eksikleri fakat vâdedici ve basamak teşkil edici mahiyetiyle anlamak ve böylece zamanı aşmak... Dâva bu dâva, rejim bu rejim!...

Ferdi, cemiyet nizamı içinde tekeffül edici ve onu zaman üstüne çıkarıcı bir sisteme inanılabilir ancak... Başka hiç bir sisteme inanılmaz. Böyle bir sistem var mıdır?

Böyle bir sistem, sistemlerin sistemi olarak vardır ve adı İslâmiyettir. İnsanlık tarihine baktığımız zaman dalâlet yolu olarak iki yol görüyoruz: Zamanın altında ezilenler, (budizm ve benzerleri)... Zamanı teselli verici bir süreklilik kabûl edenler ki, bunlar da materyalistler...

Materyalistler öleceklerini bilirler ama, ölümü şöyle anlarlar:

“– Ölüm, içinde yokluğun bile vücudu olmayan bir yokluk...”

Bizim bu anlayışa ve komünizme karşı teşhisimiz şudur:

“– İnsanı ölümden sonra dirilişi olmayan bir ölümle öldüren rejim!..”

(Budist)ler zamanın hiçliğini görmüşler, zamanın dışına çıkarak dünyadan sıyrılmışlar ve bir protoplazma hayatına kadar inmişlerdir. Nazarımızda tam dalalet... Öteki, zamana güvenmiş, ferdi silmiş ve cemiyet yaşıyor, demiştir. Biz burada materyalizme karşı gençliğimizin kültürü bakımından çok büyük bir silâh vereceğiz ellere...

Fert ve cemiyet... İki ana ölçü vardır, Batıda... Bir kısmı cemiyeti bir vehim görür, fert vardır, aslî vahit ferttir, der. Bir kısmı da ferdi siler, fert yoktur, cemiyet vardır, der.

Şimdi büyük hakikate, (Paskal) adlı muazzam bir Batı düşünürünün bir sözü ile girelim. Basit bir söz ama bundan daha derini az bulunur. (Paskal) diyor ki:

“– Yapayalnız ölürüz!”

Bu basit kelimelerin namütenahî derin bir mânası var.

İnsanlık toplansa, bir anlaşmaya varsa, deseler ki, filân adam ölürken biz de, hepimiz o anda kronometre hesabı ile öleceğiz! Farzedelim, bu hayâlî bir ân tahakkuk etse... Herkes tabancasını çekip o anda kronometre ile, Amerika’da gündüz, burda gece, herkes aynı anda ölse, dünyada hiçbir fert kalmasa yine herkes ayrı ayrı ve tek başına ölür. Beraber ölünmez. Demek ki, ölen cemiyet içinde fert olduğuna göre -dikkat buyurun- yaşayan ve hayatın hakikatini temsil eden de ferttir.

Onun içindir ki, bizim anladığımız sistem, sistemlerin sistemi, her ferdin içiçe katlanışından ibaret cemiyet vakasını tekeffül eden, hem de ana vahit ferdi ölümsüzlük ideâli ile besleyen sistem olabilir. Tekrar edelim; işte bu sistemin adı İslâmiyettir.

Burada ayrı bir incelik çıkıyor meydana:

Komünizm hayâlî bir cemiyet tasavvuru uğrunda ferdin yok edilişi demektir. Kapitalizm ise -biz ona da uzağız- cemiyet menfaatinin ferd uğrunda yok edilişi... Bu iki bâtıl karşısında bizim büyük sistemimiz, hem cemiyeti kendi hududu içinde, hem de ferdi kendi hak sınırları içinde koruma şeklidir. Yani ne fert cemiyetin hakkını çalacak, ne de cemiyet ferdin hakkını yutacak...

Ezelî ve ebedî (balâns) muvazene...

İslâm, -sırası gelmişken söyleyelim- mukaddes kaidelerin ezberciliği ve tekerlemeciliği demek değildir. O kabuk bilgilerin tek tek hepsi mukaddes; fakat, bağlı olduğu büyük hikmetlerden ona gelmek şartiyle... Ancak o zaman amelin, yani zahirî bilgi dediğimiz şeylerin tadını alabiliriz. Dâvamızı bu anlayış seviyesine çıkarmadan kurtuluş ümidi yoktur. Evet, ne cemiyetin hakkını çalan fert, ne de ferdin hakkını yutan cemiyet... Bütün sistemler, kendi haklarını, hakikatlerini, varamadıkları hakikati İslâmiyet’te bulsun... Kendi isimleri, istiklâlleri ve mahiyetleriyle bulamazlar. İslâmda fâni olmaları lâzım...

Son zamanlarda birtakım cereyanlara şahidiz: “İslâm sosyalizmi” falan, filân... Bunlar gülünç iddialar... Bu fikri savunanlara diyoruz ki; siz aslında İslâmı değil, sosyalizmi savunuyorsunuz! Siz sosyalizmi lokomotif sayıp İslâmiyeti onun ardında (vagon) yapıyorsunuz. Halbuki lokomotif İslâmiyet’tir ve bütün vagonlar onun maiyetinde, emrindedir.

Netice olarak İslâm, zaman cenderesi içinde bu cendereyi kırıcı teklik ifade eden bir sistemdir. Dünya’yı bırakmak da yoktur, İslâmiyet’te... Istırabı, çileyi, hasreti bırakmak yoktur; burası, dünya ıstırap yatağı... Onun için Şeriat en güzel ismini vermiştir dünyaya:

“– Dünya Ahiretin tarlası...”

Burada ne ekersen orda onu biçilmiş bulacaksın; burada zaman içinde inerken orada zaman üstü huzura ereceksin. Onun için dünya’yı terketmek yok... Tasavvufta bir çok terklerden sonra, terketmeyi de terketmek var. Tekrar dünya’ya dönmek ama dünyaya kendi hakkı kadar pay vermek, onu hakkının üstüne çıkarmamak... Sır burada...

İslâmiyet sağlı ve sollu bir çift kanattan ibarettir. Bunu Avrupalılar bile takdir eder, fakat bizim yarım - yamalaklarımız anlayamaz.

(Masinyon) diye bir müsteşrik var. Türkiye’ye geldiğinde benim muhitime de uğradı. Merhamet bahsinde konuşurken İslâmiyet için “inceliklerin dini” dedi. Meselâ; akıl, İslâmiyet’te müstakil bir fakülte değilken, akılsızlık da hiçbir zaman makbûl bir hâl değil... Daima ikisi arası... Sırat-ı mustakim sırrı burada tecelli ediyor. Sırat-ı mustakim, zıtlar arasından akan, tezatlar arası ince çizgidir. Bütün mesele bu inceliği farkedebilmekte...

Şimdi dünya meselesi...

Biz bu dünya’ya, ruhumuzun her zaman hatırladığı, rüyalarda yokladığı, hasretlerde yaşadığı, hayâllerde aradığı bir başka dünyanın hasretiyle düştük.

Kur’ân onu tayin ediyor.

“İnsanı sâfillerin esfeline reddettik!”

Ruhumuzun vatanı, hakikî vatan da orası... Her ân oraya hasrette ruhumuz... Ve nefs, onun üzerine binmiş bir akrep gibi ruhu ezmekte... En büyük mücadele ruhla nefs arasında...

Dünya’ya katlanacağız, Dünya’nın hakkını vereceğiz ve oradan büyük oluşa atlayacağız. O halde büyük oluş, basamak şeklinde burada başlıyor. İşte dünyanın hakikati... Bu da zaman cenderesi içinde tecelli ediyor.

Şimdi en haysiyetli bir tecridle girmeye çalıştığımız ve zaman hikmetleri ile başladığımız dâvayı müşahhas plâna doğru çekelim...

Zaman!..

Zamanı anlattık... Zaman bir fâciredir. Fâcire diye şuh, aldatıcı, ne istediği belli olmayan kadına derler. Zaman bir fâciredir. İnkılâpçı, imtihancı, intikamcı fâciresi... Fuzulî diyor ki:

“Zamane içre mücerreptir intikam-ı zaman
Hemişe vahşiye vahşi verir, yamana yaman!”

İntikamcı fâcire...

Ve gençlik işte onu, fâcireyi visaline çekecek hakikî erkek, delikanlı tipi, mânevî mânada... Bu fâcireyi visaline çekici tip, işte genç!.. Demek ki, zamanın en canlı tecellisi gençlikte...

Zaman bir dairedir. (Aynştayn)a sorarsanız, boşlukta bir daire... Namütenahiye akan, kıvrılan bir daire... Daireyi alın, onun en üst noktasına merkeze paralel bir çizgi çekin;

Bu çizgi dairenin tek noktasına bağlıdır, tek... İçinden geçmeyen, dışında da olmayan, üstüne temas eden çizgi. İşte gençlik... Dairenin çizgi ile irtibat, bitişme noktası... Gençlik budur!.. Çizgi, hayat çizgisi, zaman da daire... Zaman yürür, hayat çizgisi yürür ve gençlik her ân yer değiştirerek, her ân temastadır daire ile... Bunun üstündeki, sağındaki, solundaki makamlar, yaşlılık ve çocukluk makamları, daireye gitgide uzaklaşan makamlardır.

Fuzulî’nin tarifinden sonra, bir de zamanı, hiç sevmediğimiz, bir parça Avrupa kültürüne şöyle biraz değer değmez hemen küfre akan ve İslâmiyet düşmanı kesilen Tevfik Fikret’in, zamana ve gençliğe hitab eden “Ferdâ” isimli şiirinden iki mısra...

Ferdâ, yarın demektir:

Ferdâ, senin, senin bu teceddüd, bu inkılâb...
Her şey senin değil mi ki, zaten, Sen, ey şebab!..

“Sahte Kahramanlar”da Fikret’in bir cüce şair olduğunu söylemiştim. Fikret’in cüceliği, zamana bu ablak bakışından da açıkça anlaşılır.

Gözleri açık olanlar şunu anlarlar ki, bir dâvanın, ne olursa olsun, intikal sahası gençliktir. Basit bir anlayış... Bu, her hacmin bir rengi vardır dercesine budala bir anlayış... Ama bir hakikat... Bunu her rejim anlamıştır. Birbirine zıt, o türlü, bu türlü her rejim anlamıştır.

Güneş ışığını dikey olarak kaydeden nasıl (Ekvator) hattı ise, gençlik de, zamanın ihtarını dikey şekilde alan yerdir, noktadır. Onun için her dâva, o dikey noktasına hitab eder; meselesi olmayan, kabiliyeti olmayan sahtekâr dâvalar da genci böyle alır ele ve ona hulûs çakmaktan başka bir şey düşünmez.

Ey gençlik, hey gençlik, aziz gençlik, kutlu gençlik!..

Bu sözler size çok şeyler anlatmalı... Bizim, gençlik kapısında dilenmeye ihtiyacımız yoktur. Onu, sefil pohpohlama edebiyatı ile kazanacak, herhangi bir sahtekârlık gayretinden münezzeh bulunuyoruz. Çünkü biz, gence kur yapmak mevkiinde değiliz; gence, yaşanmaya lâyık hayatı telkin etmek mevkiindeyiz. Gerekirse onu acıtırız, üzeriz, incitiriz.

Ona, genç adamın baş hassası olarak ıstırabı telkin ederiz, en acı üslûpla... Fakat kapısında dilenmeyiz. Çünkü, biz, gencin, lekesiz bir ciğer gibi içini dolduracak kanın terkibini bilenlerdeniz. O, sonsuz hayat kanıdır ve imanın cevheridir.

Gençliğe, malum müdaheneleri, methiyeleri yapanlar, dediğim gibi, ideâl yoksunu samimiyetsizlerdir. 24 saatlik zamanın avcıları... Güneşin doğuşuyla batışı arasında çıkarını düşünenler... Bizimse böyle küçük hesaplara ihtiyacımız yok; biz devamlı doğup batan -demin zamanı anlattım- füze hızıyla doğup batan güneşlerin ardında doğacak, “semt-ür-rees” dedikleri noktada kalacak ve geçmeyecek, pörsümeyecek ânı kovalayanlardanız. O bakımdan genç, hem dâvamızın geçiş yolu, hem de emanetçimizdir. Doğrudan doğruya ruhuna iman doldurmakla mükellef olduğumuz büyük enerji deposu... Bunu da “Zindandan Mehmed’e Mektup” isimli şiirimde ifade etmeye çalıştım. Mehmed benim oğlum, bugün ortalama üniversite gençliği yaşında... Fakat Mehmed, benim oğlum olarak bu şiirimin muhatabı olmadı; gençliğin sembolü olarak muhatap oldu.

Ve ben Mehmed’in şahsında “Semt-ür re’s” noktasının (ideâl) gencine hitab ediyorum:

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir!

Ebed bizimdir. Bu garanti evvelden malûm... Bu garanti var diye oturacak olursak, Allah’ın takdirinde ne varsa o olur diye hiçbir kıpırdama yapmayan insanın sefâletine düşeriz. Kimse kaderin sırlarını ve tecellilerini olduğu yerde beklemek salahiyetinde ve kudretinde değildir. Kader; -sırası gelmişken söyleyeyim bu ölçüyü ve ezbere kalsın kafanızda- bir amel meselesi değildir; bir itikat meselesidir. Bir insan kader buymuş, diye bir kötülüğü yapacak olursa yaptığı kötülüğün günahı ile kalmaz, küfre girer. Çünkü kader gizlidir ve ne olacağı meçhûl...

Şimdi gençliğin ne olduğuna gelelim!.. Gençlik, sade madde tazeliğinden ibaret değil... Madde tazeliği!.. Madde ve ruh tazeliği bir arada... Hilkat, çok defa bu ikisini bir biri ile kavuşturuyor, fakat istisnaları var. Umumiyetle böyle, ama her zaman böyle mi?.. Madde tazeliği ruh tazeliğinden uzak kaldı mı, genç adam bir posadan ibaret kalır. O zaman, meydana sıpa gibi bir şey çıkar. Madde tazeliği ve ruh adalesi... Bu kelime bizim ölçülerimizden biridir. Ruh adalesi... Ruh adalesi pörsümüş insan, genç olsun, ihtiyar olsun, bir lâşeden ibarettir. En güçlü hayat adalesi, ruh adalesidir. Bunlar bir arada olacak...

İşte gençlik!.. Demin dedim ki, istisnaları var. Evet, doğrudur. Madde adalesi pörsümüş olsa da ruh adalesi yerinde oldukça, gençlik devamdadır. Bunu ifade eden ne muhteşem ihtiyarlar var tarihte... Batıda (Göte), doğuda Şeyh Sâdi... (Göte) öleceği âna kadar ıstırabını kaybetmemiş, her ân genç adam... Biraz sonra bir sözünü dinleyeceksiniz. Ve ölürken “ışık ışık!” diye seslendiğini... Ne yapsın ki, Allah’ın Resûlü’nü metheden satırları olduğu halde, büyük ışığa kavuşamamış; onun için ışık istiyor.

Bir de Şeyh Sâdi... Şeyh Galip onun için, Gülistan’ı 80 yaşında yazan adam için diyor ki:

“Hengâm-ı heremde söylemiştir.”

Pîr olduğu demde söylemiştir.

Bakın buradaki pirlik ne makbûl!.. “Hengâm-ı herem”, ihtiyarlık zamanı... Demek ki, böylesine ihtiyarlık gençlikten de üstün... Ruh adalesi yerinde... İhtiyarlığı anlatacak olursak, şöyle bir levha çizebiliriz. Burada madde doktorluğu ile ruh doktorluğu bir aradadır. İhtiyarlık, insanda, madde adalesi ile beraber ruh adalesinin pörsüyüşü tablosudur. İhtiyarlık ne feci bir şey! Yaşa da bakmaz; genç ihtiyarlar vardır, ihtiyar gençler vardır. Genç ihtiyarları kavanoz çocuklarına benzetebiliriz. Hani hastahanelerde dört aylık düşmüş çocuklar vardır; ispirto içinde dururlar, kavanozda... Hani birtakım ilericilik, gericilik iddia eden sıpalar var ya; onları da kavanoz çocukları diye isimlendirebiliriz.

Buna mukabil, yaşlandığı halde bütün ruhî çalkantısını, adale nabzını korumuş ihtiyarlar var; onlar da yaşlı gençler... Tarihimizde yaşlandığı halde ihtiyarlamayanların güzel misâlleri vardır. Bir tanesi Tiryaki Hasan Paşa... Kanije müdafaasında, ordusunu kalenin etrafında defalarca çevirmiş, meselâ on defa çevirmişse, düşmana on misli kuvvetli göstermiş büyük taktik zekâsına malik enerjik ihtiyar... Seksen küsür yaşında, atının üstüne çıktığı zaman pelte gibi dökülüyor, kendisini halatla bağlatıyor dik durabilsin diye... Ne güzel genç!..

(Tolstoy) da bunlardan biri... Gençliğin ıstırapla alâkalı bir noktası var... (Tolstoy) yine çok ihtiyar yaşça, fakat ölüm, zaman gibi mücerret düşünceleri hiçbir zaman kaybetmemiş. Bir gece yatağında 40 derece ateşle yatarken fırlıyor; ahıra gidiyor, çıplak bir ata binerek, ölümden kaçarcasına koşup gidiyor, şatosundaki parkta...

Nihayet ideâl gençlik, demin de söylediğim gibi, her iki tazeliğin bir arada bulunduğu (senfonik) âhenk... Dolgun bir nabız gibi ruhî adalesinin çarptığı ve bu ateşe maddesinin de refakat ettiği ideâl genç...

Tarihte madde ile beraber ruh adalesi bakımından da genç tipler, bize gençlik vasıflarının öncüleri olarak çok bilgi ve şekil ifade ederler. Böyle olanların başında Büyük İskender, Fatih, Yavuz, Büyük Frederik, (Napolyon) vesaire...

İskender 23 yaşında kral oldu; Filip’in oğlu... Filip’in ahırında hiç kimsenin binemediği bir at vardı; İskender çocuk denecek yaşta gitti ahıra, atı dışarı çıkardı, güneşten gözü kamaşıp bir an görmesin diye yüzünü güneşe çevirdi ve o zaptedilmez atın üstüne atlayıverdi. Bu durumu haber alan babası koşuyor ve diyor ki;

“– Sen artık Makedonya’ya sığacak adam değilsin! Dünyaların fethine çık!”

Bir de ideâli vardı onun... (Attik) denilen eski Yunan medeniyetini dünyaya yaymak... Dünya cihangiri, İskender, atılganlığın, cüretin, gözü karalığın ve büyük dâva adamının enerjisini temsil etmekte... Bir şehre girer, bütün şehin yıkılmasını emreder, “yalnız ortadaki şair büstü kalsın!” der. Bir genç için en tehlikeli şey, kendi zıddı olan âlemlerin tesiri altında kalmaktır. Bu hâl, İskender’de görülür. Ve onun arkadaşları olan Yunan asîlleri, generalleri İskender’e karşı acı bir tavır alırlar. Dârâ’yı yendikten sonra –nasıl İslâmiyeti Fars ve Bizans tesiri lekelediyse–İskender’i, o saffetli adamı da, Dârâ’nın kendi çevresinden gördüğü bir nevi ilâhlaştırıcı tavırlarını taklit etmesi bozmaya başlar. İskender ister ki, önünde secde edilsin ve kendisine en büyük dalkavukluk tavrı takınılsın. Bir gün, şarap masasında oturuyor... Önünde, bir sahan içinde, haşlanmış patates var... İçeriye bir general giriyor. O zamana kadar Yunanlılar krallarına arkadaş muamelesi yapmaya alışmışlar...

General giriyor içeriye, haşmet manzarasını görüyor ve Homeros’un bir şiirini okuyor:

“– Yazıklar olsun milletinin an’anelerini terkedenlere!”

İskender patatesi kaptığı gibi bu generalin suratına fırlatıyor. General hiç istifini bozmadan elinin tersi ile yüzünü temizliyor ve diyor:

“– Unutma ki, (Granikus)te senin hayatını ben kurtardım!”

Bunun üzerine İskender mızrağını çekip generali öldürüyor. Fakat o kadar üzülüyor ki, aziz dostunu öldürmekten, Hindistan’da Ganj nehrinde yıkanırken basit bir soğuk algınlığına bu ruhî çöküş yüzünden dayanamıyor ve kıvrana kıvrana ölüyor.

Alparslan... Müslüman Türk’e Anadolu yolunu açan insan... Kars Kalesi’nin üstünden Batıya doğru bir bakışı var. Otuz yaşında, ruhta ve maddede muhteşem genç...

Fatih... 25 Yaşındaki büyük Türk Padişahı... Ne büyük gâye adamı!..

Kâinat Efendisinin;

“– O ne güzel asker ve o ne güzel kumandan!”

Dediği makama talip... Gençliğin, hiçbir engel tanımaz enerjisiyle dopdolu... O, gemilerin Haliç’e inmesi ne harika! O, denize sürülen at, ne manzara!.. Ve dirayette, tedbirde fevkalâdelikler...

Veziri ona sorar:

“– Taarruz ne zaman?”

Vezirine der ki:

“– Lala, bu sırrı içimden geçirirken başımdaki külâhımın duyacağını bilsem külâhımı boğar atardım!”

İşte devlet sırrı diye buna derler. Bakın, ne genç bedenler, ne genç ruhlar, ne genç anlayışlarla ne büyük devlet kurmuşlar!..

Yavuz... Bence Fatih’in de üstünde insan... O ne insan! O da genç; otuzlarda... Çaldıranın önünde ilk yeniçeri fesadı

başlıyor. Çadırına ok atıyorlar... Atılan oklara aldırmadan atına biniyor ve askerin üstüne doğru yürüyor...

Şöyle haykırıyor:

“– Ben şu gâyenin adamıyım, benimle gelmek isteyenler gelsin, gelmeyenler karılarının yanına dönsün!”

Ve bütün ordu arkasında...

Büyük Frederik... Bugünkü Alman ordusunun ve Alman ordu ideâlinin kurucusu, bütün disiplin kafası...

Ondan sonra (Napolyon) geliyor. (Napolyon) üzerinde biraz fazla duracağız. (Napolyon), birçoklarının sandığı gibi sadece büyük asker, yepyeni harp kaideleri getirmiş olan bir insan değildir. Bugünün harp kaidelerinin bile (Napolyon)dan kaldığını biliyoruz, bu kadar büyük asker... Ama büyüklük hüviyeti askerliğinde değil... Büyüklük hüviyeti, tükenmez bir gençlik, yani enerjisi ve tarihte eşine rastlanmaz gözükaralığında...

Bu tabire bayılırım ben; gözükara... Bizim gençliğimiz –şimdi gelecek yeri– mutlaka gözükara olacak; ama, hesaplı gözükaralık, delice değil...

(Napolyon) iki kere yenildi. Birinciden sonra Elbe Adası’na sürüldü. Oradan kaçtı. O tek başına, yanına üç dört tane inanmışını alıp Fransa’nın cenubuna çıktı. Şimdi levhaya iyice dikkat edin ki, istediğimiz gözükaralığın bütün modelini bu levhada bulasınız. (Napolyon) o kadar korkunç bir adam ki, Almanya’da (Napolyon) hücum ederken çocukları umacıyla değil, “Napolyon geliyor!” diye korkutuyorlar. Aynı söz Fransa’da da cari... Sürüldüğü adadan birkaç dostu ile kaçıp gelen adama yüzbin kişilik bir ordu çıkarıyorlar; krallık ordusu... Paris’ten cenuba doğru iniyor, bu ordu... O da cenuptan Paris’e doğru çıkıyor. Şimdi bakın levhaya: Yanında bir (Kont) var yakınlarından... O hatıralarında anlatıyor.

Diyor ki:

“– Gidiyoruz; yüzbinlik bir ordunun üstümüze sevkedildiğini de biliyoruz! Nereye gidiyoruz; hangi akıl, mantık kabûl eder bu hali? Nasıl kurtulabiliriz? Ağzımızı her açmak istediğimiz zaman (Napolyon)un bakışındaki durgunluk, içine kapanık ve kararlı tavrı önünde sustuk. İnanmıştık ona! Boynumuzu eğdik ve yola devam ettik!”

Niçin yüzbin kişilik ordu gönderiyorlar üzerine? Çünkü (Napolyon) korkunç adam... Ordu ona kavuşuncaya kadar beşyüz bin kişilik bir ordu kurabilir. Ama böyle yapmıyor, (Napolyon) hiçbir yere el atmıyor, tek başına, kollarını sallaya sallaya, krallık ordusuna gidiyor, gidiyorlar... Nihayet ordu öncülerine raslıyorlar. Yanındakilere diyor ki:

“– Siz şu kayanın arkasına saklanın ve beni yalnız bırakın!”

Askerlere de ilk sözü şu oluyor:

“– Yaklaşın, yaklaşın, yaklaşın!”

Burada büyük aksiyoncular için ne büyük bir ders var! Düşmanın ânî olarak (psikolojik) şaşkınlığından istifade... Bütün ihtilâller, bütün hamleler bu ilk psikolojik şaşkınlıktan istifade ederek muvaffak olur.

Öncüler yaklaşıyor. Bir teğmen görünüyor, “Bir üstünüz yok mu?” diyor (Napolyon)... Bir yüzbaşı çıkıyor, daha üstü, daha üstü... Nihayet (Grusj) isimli meşhur albay –sonradan general– geliyor. Atından iniyor, (Napolyon), bir taşın üstüne çıkıyor ve askere hitap ediyor:

“– Fransız askeri! Sen bir miskinlik, hareketsizlik örneği idin; dayak yemeye memurdun hayatınca... İşte görüyorum, yüzün şerha şerha dikiş yerleriyle dolu... Bunlar benimle yaptığın savaşlarda aldığın yaralar... Seni çarığından külâhına ve yüreğine kadar ben meydana getirdim! Şimdi seni bana karşı kullanmak istiyorlar! İçinizde İmparatoruna silâh çekmek isteyen varsa buyursun!”...

Ve bir aktör gibi göğsünü, ceketini yırtarak açıyor. Şimdi sözü mütefekkir tarihçi (Mişle)ye bırakalım:

“– Bir insan bu kadar gözükara hareket ederse, başına iki şeyden biri gelir; ya binlerce kurşunla vurulur, ya hurrâ imparator!, diye başa geçer... İkincisi oldu ve (Napolyon) başa geçti. Kendisini teslim almaya gelen ordunun başında Paris’e girdi.”

Tarihte ruhu ve maddesi genç tiplerden birkaçını gördük. İşte bu mânada genç, ilk vasfiyle fâtihdir. Her gencin ruhunda bir fâtihlik rüyası yatar. O, daha motoru dışından görür görmez orta mektepde motor icadına kalkar. Çocukken de böyledir. Masal âleminde yaşar, elebaşı olmaya kalkışır, devleri öldürmeye yeltenir. Herkes kendi içinde bir fâtihdir, hoş... Böyle başlıyor gençte ilk hayatiyet... Bir de zamane gencine bakın, fatih olmak nerde, o nerde? O fatih değil şehvetin fethettiği ve nefsaniyetin esir ettiği köle...

Daha vasıflara gelmedik.

Fatihliğin ilk şartı –demin yeri gelecek dediğim– ıstıraptır. Istırap... Genç adam ıstırap çekebilme kabiliyetine malik olan adam demektir. Konferansımızın en derin ve ince noktası burası... Diyeceksiniz ki, ıstırapla gencin ne alâkası var? Alâka büyük... Çünkü oluş bir hummâdır. Nasıl tohum çatlarken alev alev yanarsa, kaynayan su nasıl fıkırdar ve inlerse, nasıl toprak altında kömür milyonlarca sene yatar kavrulur ve elmas olursa, oluş baştan aşağı böyle bir çile hummasından ibarettir.

Bu ıstırabı çekmenin haysiyeti gencin şiârı ve hakkıdır. Onun için, dikkat edin, ıstırap çekme kabiliyeti gençlik senedidir. Hakikî genç, mustarip insandır. Boyuna olmaya çalışan, boyuna kendini aşmaya çalışan... Bunu bir tıbbî levhadan anlayabiliriz. Dikkat edin, genç hasta terler içinde kıvranır; ihtiyar ise pelteleşir, yatağa çöker ve kalır. İhtiyar eriyip gider genç çalkalanır. Yani (organik) bir faaliyette bile ruhî gerçeklik işareti var...

Paris’te talebeliğimde bir piyes seyrederken, hem de âdi bir tiyatroda, âdi bir piyeste, muazzam bir cümlenin heyecanına kapıldım. O kadar kapıldım ki, önümde oturan insanın ensesinden kavramışım, farkında olmadan... Piyeste bir ihtiyar adam var, bir de genç oğlu! Bir kadın mevzuunda rekabet ediyorlar. İkisi de aynı kadını seviyor... Oğlu babasını ayıplayarak diyor ki:

“– Sen ihtiyarsın, ben gencim!”

Adam bir özür bulamıyor kendinde oğluna karşı... Kendisini de genç hissediyor, fakat bunu bir mantığa bağlayamıyor, çırpınıyor, ama isbatını yapamıyor...

Nihayet şunu söylüyor:

“– Madem ki ıstırap çekiyorum, gencim!”

Ne kadar güzel!

Şimdi (Göte)nin sözüne sıra geldi:

“– İnsanlar hayatlarında bir kere bulûğ acısı çekerler, fakat dehânın çocukları onu bir çok kere çeker, zira böylece her defa gençleşirler.”

Genç, artık anlaşıldı; ruh adalesi madde adalesinin titreşmesinden doğma taze varlık... O sancıyı çeken ve sancıyı çekmeye istidadı olan haysiyetli genç, eski Yunan’ın (klâsik) eserlerinde değerlendirilmişti. Eski Yunan’da genç adam heykelleri hep kıvranıcı tiplerdir. Meselâ, İskender’in ölümünü gösteren bir heykel vardır; başında yılan, nasıl kıvranır İskender, bütün adaleleriyle... O kıvranış, ruh adalesidir aynı zamanda...

Istırap ve acı çekme kabiliyeti, oluş hummasının biricik ifadesidir. Yoksa basit sebeplerden mustarip olmak demek değil... Her şeyde olduğu gibi bu durumu da İslâm Tasavvufu çok güzel hallediyor. İslâm Tasavvufunda canlılardan başlayan tekâmül akışı insana ve insandan öteye kadar gider. Cemadın ufku, yani –son noktası– mercandır. Mercan tıpkı bitki gibi kök atar, yani bitkileşmeye doğru gider. Bitkinin ufuk noktası hurma ağacıdır. Dişisinin üstüne abanarak tohumunu gönderir. Hayvana yaklaşır böylece... Hayvanın ufuk noktası attır; tıpkı insan gibi rüya görür, bunu (veteriner) ilmi bile tesbit etmiştir. İnsanın ufku ise sonsuzluk... İlâhî marifet ve ebedî kemâl... Bütün oluşlar hummadan hummaya geçerek olur, böyle miskin miskin oturmakla hiçbir şey olunmaz. Dünya bir oluş kıyameti içinde... En büyük oluş, insandan öteye ilâhi marifete geçen oluştur... İşte genç, yaşı kaç olursa olsun, bu kıymetleri birleştirebilendir. Fuzulî bu ıstırabı ne güzel anlatır. Söyler, söyler ve neticede der;

“Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni”

Belâ, belâ, belâ... Aradığı... Ve devam eder:

“Öyle zaif kıl tenimi firkatinde kim,
Vaslına mümkün ola götürmek saba beni.”

Visal hasretiyle o kadar zayıflamak istiyor ki, rüzgâr visale götürebilsin onu...

Genç, güneşe açılan yapraklar gibi, hayatı emen, yutan akıcı bir cihaz, ideâl kapmaya mahsus bir antendir, bir alet... Genç, ideâl meycelerini kapan bir cihaz... İnanmaya en müsait bünye... Bütün dehâlar gençliklerinde pırıldadılar ve bütün dâvalar gençler elinde yürüdü. Tâ şundan buna, eski Yunan’dan (komünizm)e kadar...

İslâmda gençlik ve gençliğin bütün mânası âzamî derecede pırıltılı bir tecelli arzeder. İslâmın ilk kadrosu –isim tayin etmeden söylüyorum– gençler, mustaripler, köleler, yoksullar... O ihtiyar tipler, karga burunlu kureyş kâfirleri dışarıda... Kâbenin bir tarafında pırıl pırıl alınlı genç müminler geçerken, o kâfirler ne kadar ihtiyardırlar; pörsümüş, kemikleşmiş, cevhersiz kalmış, kötü mânada ihtiyar...

İbrahim Hakkı Hazretleri “Marifetname”sinin fihristinde şöyle kaydeder: “Mevtin faziletin ve pirlik rezaletin beyan eder”... Hakikaten bu mânada pirlik bir rezalettir. İslâm’ın ebedî genci, o her haliyle taze... Allah’ın, yüzünü keremlendirdiği Hazret-i Ali, çocukluğunda müslüman; daha genç bile değil... Fakat çocuk haliyle bile ne şaşaalı bir gençliğe namzed...Hazret-i Ali’deki nefs muhasebesi; o hikmet!.. Hazret-i Ali, başlangıçta Allah’ın Resûlü’ne soruyor:

“– Nedir o yaptığın şey?”

“– Namaz!”

Diyorlar; “sen de İslâma gel, sen de kıl!”

Şöyle cevap veriyor:

“– Büyüklerime danışayım ve bir gece düşüneyim.”

Sabaha kadar hiç uyumadan düşünüyor ve kimseye danışmadan koşup geliyor ve Müslüman oluyor. Her haliyle genç... Hayber’in kapısını kucaklayan adalesiyle, Allah’ın en derin hikmetlerine eren kafasıyle...

Ali’nin bir sözü var ki, bu sözü derinliğine anlayabilmek, artık bir daha başka bir söze kulakları tıkamaya vardırır insanı... “Her şey” diyor, –âyette de var zaten– “Her şey ona huşû içinde, yüzükoyun yere kapanık; ve her şey, onunla kaim, onunla ayakta...”

Bundan sonra İslâm’ın olgun genci Ebu Bekir... Gencin rikkati, inceliği, yumuşaklık ve derinliği, merhameti büyük idrâkiyle genç... Biliyoruz ki, o nebîlerden sonra insanoğlunun en büyüğü... Nasıl ölümden korkmak ıstırabı ve hakkı da genç adamınsa, –çünkü ihtiyar pelteleşir, sinek gibi ölür– idrâk ve zekâ ıstırabı da gencin malı ve hakkı... Ebu Bekir’in söylediği bir söz var ki, ona Avrupalı 14 asır sonra (Bergson)da erdi. Diyor ki Hazret-i Ebu Bekir:

“– İdrakin aczini idrakten büyük idrak yoktur!”

Ve İslâm’ın coşkun genci Ömer... Coşkun ve şiddetli genci... Hiçbir müsamaha tanımayan, prensip genci... Merhamet bölümünde göreceksiniz, ama misâlini şimdi söyleyelim: Merhamette belki en ileri, fakat şiddet ve prensipte yine de ileri... Oğluna, “Hadd-i şurb” dedikleri içki içme cezasını kendi eli ile tatbik eder. Muayyen bir değnekten sonra oğlu der ki:

“– Baba ölmek üzereyim, daha fazla dövme!”

O da der ki:

“– Öl ve Allah’ın huzuruna çıkınca de ki, beni babam öldürdü, senin kanunlarını yerine getirmek için!”

İşte genç!..

Hayâ ve edep, hicap ve ahlâkta genç, Osman... Sonra birinci sınıf Sahabîler plânında olmasalar da genci bütün cepheleriyle gösteren örnekler... Bilâl-i Habeşî, Erkam ve Habib... Bilâl, biliyorsunuz, köleydi, Ebu Bekir bütün parasını sarfetti... “Allah bir” diyen her köle azattır, satın alınmış ve azat edilmiştir. Bırakalım isimlerini teker teker saymayı; mücerret Sahabeyi ele alalım: Sahabî, İslâmda, Peygamberi görmüş veya O’nun tarafından bir ân mümin olarak görülmüş olan, ebedî varlık şevkiyle ebedî gençliğin sırrına ermiş insanın ismidir. Genç demek Sahabî demek, Sahabî demek genç demek... Sahabî ile ilgili sözlerimizi bir misâlle bitirelim:

Ebu Talha, doksanlık genç...

Hazret-i Muaviye’nin vâlilik devri... İslâm ordularının denizlerde fetihlere başladığı devir... Kur’ânı açar, Ebu Talha Hicaz’da, Medine’de; ve cihada ait âyetler görür. Torunlarının torunları da vardır belki... “Getirin kalkanımı, kılıcımı, mızrağımı.” der.

– Nereye gidiyorsun?

– Cihada!

– Aman, der torunları, sen artık doksanlık bir ihtiyarsın, senden cihad sâkıttır. Bu iş bize düşer, sen Bedr’i görmüş bir kahramansın! Yeter, biz gidelim!

Cevabı:

– Kur’ân onu açıp da okuyana hitab eder. Başkasına devir ve vekâlet kabûl etmez!

O doksanlık Sahabî, kalkar günlerce yaya gider. Kıbrıs’ın fethine giden gemiye biner. Gemide hakikî şehit olarak ölür. Kıbrıs’a çıkan ilk İslâm ordusu, kucağında peşin şehidiyle çıkar.

Ve işte Ebu Talha Hazretlerinde tecelli eden yekpâre, granitten daha kuvvetli gençlik!..

Şimdi artık özlediğimiz neslin tek tek vasıflarına geldik. Dokuz maddede birleştiriyoruz özlediğimiz neslin vasıflarını...

Özlediğimiz neslin vasıflarından, birincisi AŞK...

Dikkat edin, ihtiyar âşık olamaz. Hiç gördünüz mü, genç gibi âşık bir ihtiyar? Olamaz!.. Kudurabilir, hırsından çatlayabilir, lâkin âşık olamaz!

Yunus Emre, Anadolu ve İslâm ruhunun ebedî genci... Ne güzel anlatıyor gence ait ıstırabı, ölüm korkusunu ve zamanın üstüne çıkma ihtiyacını, Bakınız:

“Boyandım rengine, solmazam ayruk,
............. Âşıkım, ölmezem ayruk...”

Aşk... Başımıza ne geldiyse aşkımızı kaybetmekten geldi.

Bütün beşeriyet için de aynı şey... (Monteskiyö) Romalıları anlatan eserinde Roma’nın yıkılışı için şöyle der: “Aşklarını kaybettiler ve kaybolup gittiler!”... Buradaki aşk, dikkat edilirse sadece hakka ait aşk değildir. Aşkın esası Allah’a olan aşk... Fakat bâtıla olan aşka bile, o aşkın sağladığı bir hayatiyet vardır. Âşık daima kuvvetlidir. Eski Roma, bâtıl da olsa aşk sahibi olduğu devirlerde ideâl büyük nizamın en güzel örneğiydi. Sonra (İmperyum Romanum) Dünya’yı avucuna alınca, artık Kartaca’dan gelen ve balı akan incirleri yattığı yerde yiyen Romalı, rehavete geçti, aşkını kaybetti. Aşk ölünce derhal hayvanî fakülteler harekete geçer. Romalı aşkını kaybedince o dereceye düştü ki, yemek yemenin zevki adına hususî ilâçlar alıp gaseyan ediyor, tekrar yemek yiyordu. Ve Roma yıkılıp gidiyordu. Eski Yunan da böyle gitti, bütün gidenler böyle gittiler. Allah’ın aşksız adama ve cemiyete rızası yoktur.

İslâmda da böyle... Abbasîlerin sonunda aşkı pörsüyünce böyle oldu. Türk, yepyeni bir aşkla temsil ettiği dinini ancak Kanunî’nin başına kadar sürdürebildi. Aşk, yerini hikmeti kalmayan kabuk bilgilere terkedince; o da böyle bitti, bugünlere yol açıldı.

Aşk, aşk, aşk!.. Aşk öyle bir şey ki, insan nasıl uzuvlarının rahatsızlığını hissederse aşkının eksikliğini de kısmen sezmek ve içten pörsümeye başladığı her zaman, “ben aşkımı neden kaybediyorum?” diye sormak memuriyetindedir. Nerde o insan?.. Aşkı yerine iade için çırpınan insan!..

Bizim kaba softa ve ham yobaz dediğimiz bir tip var. Bu tip anlayamayan mânasınadır, dinî içinden bozan mânasınadır; yoksa dine pazarlıksız inanan mânasına değil... Softa, dine pazarlıksız iman mânasında kullanılırsa, o zaman softalıktan büyük derece olmadığını biliriz. Bir darbımesel vardır; aşksızlık tipini en güzel ifade eder:

“Ölü gözünde yaş, imam evinde aş...”

Bu, hakikî imam değil, işi aşa dökmüş, ensesi katmer katmerdir... Din büyükleri ölümü tefekkür ediniz ve fazla yemeyiniz derler. Bu, işin ince tarafı... Aşk olduğu zaman bir zıpzıp Himalâyadır, aşk olmadığı zaman Himalâya zıp zıp kadar küçülür. İşte aşkımızı kaybettik ve çöküş devrimiz açıldı.

Biz de aşkımızı kaybedince çöküş devrine ayak bastık ve bugünedek geldik.

Aşksız amel ve posa imani da gene hiç bir mâna ifade etmez. Hazret-i Hasan abdest alırken düşecek kadar sararırmış... Sapsarı kesilirmiş... Kan kalmayacak kadar, yüzünde...

Yanındakiler sorarlar:

“– Niçin bu hale geliyorsunuz?”

Cevabı:

“– Kimin huzuruna çıkmaya hazırlanıyorum, biliyor musunuz?”

İşte amel böyle olur. Hazret-i Hasan’ın aldığı abdestle, Bayezid-i Bestamî’nin kıldığı namazı eda edecek var mı? Namaz kılarken şeriata hürmetinden kaburga kemiklerinin çatırdadığı duyuluyor büyük Velî’nin...

Aşkın en güzel tablosunu velîlerden İbn-i Semnûn Hazretlerinden bir örnekle ifade edelim. İbn-i Semnûn minbere çıkıyor. Halka dönük, aşkı anlatmaya başlıyor. Gözleri boşluğa doğru, ne yöne baktığı belli değil, büyük bir vecd içinde... O sırada nerden geldiği bilinmeyen bir kuş caminin içinde süzülüp geliyor, Semnûn Hazretlerinin eline konuyor, gagasını tırnağına vuruyor, incecik bir kan şeridi akıyor kuşun gagasından ve kuş oracıkta çırpınıp ölüyor.

İbn-i Semnûn hâdise karşısında şöyle diyor:

“– Aşka ait kelimelerin nebata ve hayvana tesiri vardır; ancak gafil insana tesir etmez.”

Bunu hiç unutmayalım; aşk, her şey onda... Benim tek şerefim kendisine mensubiyetimden ibaret olan büyük Velî, bir gün çarşıdan geçerken, bir dükkâncı atılıyor, eline yapışıyor:

“– Efendim diyor; dua edin Muhammed Ümmeti kurtulsun!..”

O da diyor ki!

“– Muhammed Ümmeti mi kurtulsun? Nerede Muhammed Ümmeti? Sen bana onu göster, ben de sana hemen kurtulmuş olduğunu haber vereyim!”

Muhammed Ümmeti, aşkla cayır cayır yanan Habib gibi insanların teşkil ettiği ümmettir. Bir İngilizin yazdığı “İslâmın Yayılma Tarihi” isimli eserde ne büyük aşk levhaları var. İslâm aşkla yayıldı, kılıçla diyenler aldanır. Bir harpte mücahitlerden biri esir ediliyor, Bizanslılar tarafından. Arkada idam sehpaları var. Sehpalarda bir çokları asılmış... Adamı, yanına getiriyorlar, cellâda “dur!” diyor. Cellâd duruyor. Papaz Müslümana diyor ki:

“– İşte gidiyorsun!” Ve ölümü anlatıyor, “Dipsiz kuyu, gidiyorsun! Sana 5 dakika müsaade ediyorum! Bu beş dakika içinde sana hak dinini telkin edeyim, yani Hristiyanlığı... Hak dini telkin edeyim de bâri kurtulmuş olarak git, belki de affedilirsin!”

Böylece hayatının da bağışlanacağını imâ ediyor.

Asılmaya mahkûm Müslümanın verdiği cevap insanı eritecek kadar müthiş... Diyor ki:

“– Bu beş dakikayı bana verdiğin için senin elini, ayağını öpmek isterim. Bu beş dakika içinde asıl ben sana hak dini talim edeyim de, ben zaten kurtulmuş olarak gidiyorum, sen de kurtulmuş olarak kal!”

İşte aşk!..

Atını diz boyu dalgalara doğru sürüp:

“– Allahım önüme bu okyanusu çıkarmasaydın nâmını daha ileriye götürürdüm!”

Diyen kumandanlar... Kesik ayağını eline alıp düşmana hücum eden mücahitler... Hazret-i Ali gibi ebedî gençlerin, kılıçlarını tepelerine kaldırdıkları kâfir yüzlerine tükürünce hemen indirip:

“– Seni ben Allah için öldürecektim, şimdi ise nefsim karıştı, kılıcımı indiriyorum!”

Diyen ulvîlikler... Hep aşkın, hep aşkın mahsûlü... İran kumandanı bir avuç Arap süvarisi karşısında koca ordusunu ve fillerini kaybettiği zaman, onu harp divanına çekiyorlar ve hesap istiyorlar. “Getirin ordan okumu!” diyor; getiriyorlar. Dayıyor oku yaya ve bir çekişte bir kayayı tuzla buz ediyor:

“– İşte, diyor; ben eğer yenildimse bunların karşısında yenildim. Demek bunlarda bizde olmayan bir şey var, o şeye karşı duramadım!..”

O şeyin cevabını biz verelim:

– Aşk...

Nihayet miraçta tecelli eden aşk hikmeti... Allahın Resûlü, Cebrail’in kanadında “Sidre-tül-Müntehâ”ya kadar gider. Yani son duraktaki ağaç, “Sidre-tül-Müntehâ”...

Akl-ı küll’ün temsilcisi olan Melek der ki:

“– Ben bundan bir adım ileriye gidemem, ilerleyecek olursam yanarım, kül olurum!”

Allahın Sevgilisi sorar:

“– Buradan ileriye neyle gidilir?..

“– Aşkla!”...

Ve kendisini atar nur çağlayanına ve ulaşır.

İşte aşk bahsinin son kelimesi: Özlediğimiz gencin ilk vasfı aşk...

Tek heceli, tek kelime: AŞK...

Şimdi ikinci vasfı geliyor. Aşkın içinde, aşkın tayin ettiği Sır İdraki...

Bu en mühim meselemizdir. Sır İdraki... Bizde kaba mantık, derin idrake hâkim olmuştur. Asırlar boyunca, satıh idrak; hep böyle gitti. Sır idrakini bilmek lâzım... Aşk kadar mühim...

Kaba mantığı, tarihte en çok eski Yunan’da (sofistler) gösterir... Her şeyi mantık oyununa getirmek isteyen insanlar... Bunların karşısına Sokrat çıkmıştır. Korkunç adam, büyük adam, tevhitçi ve putlara inanmayan adam... Onları kendi açtıkları küçücük mantık çukurlarına düşürerek, suda fare gibi boğmuş, büyük mantığı, mantık üstü mantığı getirmiştir. Onun için (sofistik) mantık, kelime oyunu demek... (Sofistik) mantığın şaheser kabilinden bir misâli var: Sofist âlimlerden birine bir genç gidiyor. Diyor ki, hocasına:

“– Ben senin taleben olacağım ve senden avukatlık icazeti, diploması alacağım. Ama param yok! İlk kazandığım dâvadan ödenmek üzere beni talebeliğine kabûl eder misin?”

“– Evet!”

Diyor hoca ve bir tuğlanın üzerine senet yapıyorlar, ilk dâvadan ödenmek üzere... Çocuk tahsilini görüyor ve mezun oluyor. Avukatlık yapıyor ve borcunu ödemiyor. Bunun üzerine dâva açıyor hocası, –bakın sofistlerin mantığına!– mahkeme heyetinin karşısına çıkıyor, diyor ki:

“– Dâvalı borcunu ödemedi; ilk kazandığı dâvadan ödeyecekti; dâva açıyorum, ama bu dâvaya lüzum yok. Çünkü, eğer ben dâvayı kazanırsam, kazandığım için ödeyecek, kaybedersem yani o kazanırsa, ilk kazandığı dâva bu olduğu için ödeyecek, yani iki türlü de ödeyecek! Mahkemeye lüzum yok!”

Müthiş mantık! Bakın cevabına talebenin:

“– Yok, diyor; ben ilmi hocamdan aldım, onun sahte mantık oyunuyla hakikati nasıl tepe taklak ettiğini bilirim. Hakikat, tam aksi... Eğer ben bu dâvayı kazanırsam, ödememek kararını aldığım için ödemiyeceğim; kaybedersem, kazanamadığım ve şimdiye kadar da dâva kazanmadığım için ödemiyeceğim, her iki halde de ödemiyeceğim. Onun için mahkeme lüzumsuz!”

İşte sofistin mantık hiylesini yakalama sanatı!.. Şimdi bize, sahte mantık esnaflığının tam tersi sır idrakî lâzım, sır idraki... Bütün işportacı, ayağa düşmüş küfür diyalektiği bu sahte mantığı kullanır.

(Gagarin) diye bir feza pilotu der ki: “Ben bütün fezayı dolaştım, Allah diye bir şeye rastlamadım!”

Şimdi buna cevap verelim: “Sen Allahı kilometre sırığı mı zannedersin ki, rastlamadım diyorsun? Allah işte senin görmediğin o esîrî âlemde, senin ruhunu mühürlemiş olan mutlak varlık; ve sen onu göremezsin! Çünkü senin görebileceğin şeyler merteklerden ibarettir; sen ancak merteği görebilirsin...”

Bir patolog, patolog doktor der ki:

“– Hayatımda onbinlerce kadavra kestim, biçtim, ruh diye bir şeye rastlamadım!”

Bu da zayıf insanları tereddüde düşürebilir. Küfrün diyalektiği, sahte mantığı... Hemen cevap vereceksin:

“– Gel buraya patolog, sen hayatında biftek yedin mi?”

“– Tabiî yedim!”

Diyecek...

“– Bıçağı gördün mü gözünle, çatalı, eti, filân, falan?..”

Yine:

“– Evet!”

“– Ya eti yerken dilinin üzerinde ne hissettin?..”

“– Lezzet!”...

“– Öyleyse göster bana lezzet dediğin şey, nerede?”...

Bir gün başmuharrir geçinen bir budala, bana:

“– Allahla kul arasına girilmez!”

Demişti. Hep böyle derler: “Allahla kul arasına girilmez, vasıta sokulmaz!”

Ona dedim:

“– Budala, İstanbul’dan Üsküdar’a geçmek için vasıtaya muhtaçsın, ebedî hayata geçmek için vasıtaya muhtaç olunmaz, ne demek?”

Bir tekneye muhtaçsın da ebedî hayata geçilecek olan mânevî füzeye nasıl sırt çevirebilirsin? Aslında zaten Allahla kul arasına girilmez.

Allah diyor ki:

“Ben kuluma şah damarından daha yakınım!”

Ama böyleyken Allaha giden yolların kılavuzları ve trafik memurları vardır. Onlara herkes muhtaç!.. İşte küfrün bu ucuz diyalektiğine verilecek cevap... Daha neler, neler!.. Kayseri’ye bundan yirmi sene evvel geldiğim zaman bir zatla karşılaştık. Bilmiyorum şu dakikada aranızda mı?.. Ramazan günüydü. Sordum:

“– Nedir bu hâl, Ramazan günü yaptığınız?”

Dedi ki:

“– Allahın bildiğini kulundan niçin saklıyayım!”

Bunu hep söylerler. Samimiyetsizliği bize isnat ederler, kendilerine samimiyeti yakıştırırlar.

Ona dedim ki:

“– Allah senin tenasül âletin olduğunu da biliyor, niye saklıyorsun?”

Demek ki, kula karşı utanmak, Allaha karşı hicabın ifadesidir. Kula karşı utanmadığını gösteren, Allahtan utanmıyor demektir. Yani Allahtan korkmadığını kula göstermenin küfür cesaretini temsil ederler ve bunu samimilik bilirler. Orucu tutmayabilirsin, nefs korkunçtur! Git, bir kapkaranlık odada zıkkımlan, fakat gösterme! Nitekim Allah Resûlünün huzuruna samimiyet iddiasında bulunan tipler geliyor. Zina yaptıklarını itiraf ediyorlar.

Allahın Resûlü buyuruyor:

“– Günahlarınızı saklayınız, meydana dökmeyiniz! Yoksa, size tatbik olunacak cezaya katlanma durumunda kalırsınız!”

En ince hikmet!.. Çünkü meydan, agora, cemiyet meydanında âlenileşen suç derhal cezasına çarptırılır.

İşte bu diyalektiklerin sahibi olacak olan bir nesili bekliyoruz. Sır idrakinin gördüğü apayrı bir dünya vardır, muazzam bir dünya... Bu dünyada sır idraki şeriattan başlar. Şeriat, bir takım kuru görülen ölçüleri bildirir, yani dış cephesiyle kuru görünüşlü, içiyle mukaddes ve nâmütenahî ince... İnsanlar bu cepheler üzerinde münakaşaya girişirler; bilmezler ki Şeriat ebediyet kasasının şifresidir! Ebediyet kasasının şifresi... Şifre rakamları kuru görünebilir. Ya, kasayı açtıktan sonra? Şeriata bu gözle bakmak lâzım...

İmam-ı Gazalî şöyle diyor ve akıl ve nefsin hilesini yakalıyor:

“– Bir kâhin dese ki size, filan renk elbisenizi filân gün giymeyin, ölürsünüz! Kâhine inanmazsınız, fakat inanmadan o gün, o elbiseyi giymezsiniz! Buna mukabil inandığınız bir Peygamber geliyor ve Şeriatı tebliğ ediyor; şu kadar namaz, şu kadar şu, bu kadar bu!.. İnanıyorsunuz! Fakat niçin diye de soruyorsunuz!..”

Neden üç de dört değil; neden şu da bu değil?.. Sır idraki, emirleri topyekûn kabûl eder. Ve bir noktada gördükten sonra aklın inhizamını, çöküşünü, artık her noktada aklı çökmüş kabûl eder. Haysiyetli kafa budur. Mucize!.. Ne aptaldır bazı insanlar... Şu olur mu, bu olur mu, nasıl olur, kamer nasıl ikiye bölünür, nasıl olur da?.. Ne aptallık! Bunlara demek lâzım ki, sen bir kâğıdı eline aldığın zaman gözünü kapayınca, o tek mi çift mi fark ediyorsun; sende böyle bir zekâ yaşıyor. Bu nasıl oluyor? Gözün iğne ucu kadar küçük... Ona bütün feza doluyor. Nasıl oluyor? Görmek fiili nedir? Efendim, bu hayat topyekûn mucize!.. Biz bu mucizeleri bedava tarafından aldığımız için, “olur” kabûl ediyoruz. Sonra ona ters bir şey görünce “olamaz!” diyoruz. İşte sır idraki böyle cevap verir kuru akılcılara ve aklın son durağını aklı yıkmakta bulur.

Velînin birine sormuşlar: “Allah isterse deveyi iğne deliğinden geçirir mi, geçirmez mi?”...

“– Geçirir.”

Demiş velî... Kuru akıl yine sormuş:

“– Nasıl geçirir, deliği büyüterek mi, deveyi küçülterek mi?”

Velî gülmüş, demiş ki:

“– İsterse deliği büyültür, isterse deveyi küçültür, isterse de ne onu yapar, ne onu, yine de geçirir.”

İşte sır idrakinin en güzel ifadesi. Ve buna göre bir diyalektik sahibi olmak...

Ondan sonra üçüncü kalite geliyor: Nefs ve kâinat muhasebesi, murakabesi...

Bir hadis var, ürpertir beni:

“– Hesaba çekilmeden nefslerinizi hesaba çekiniz!”

Burada nefs muhasebesinin sırrı da çıkıyor meydana... Muazzam Hadîs...

Garplı nefs muhasebesi olmayan insana insan gözüyle bakmaz! Nefs muhasebesi, bize hazırlop bir dünya veren, ailemizden, mektebimizden aldığımız telkinlerin hesabını görmektir. Böyle, ezberci olarak, sırtımızda, dünyamızı sümüklü böceğin kabuğunu gezdirdiği gibi gezdirmek değil!.. Tam hesaplamak ve alınacak şeyleri alınma ehliyetinde ise bir daha bırakmamacasına almak, o ehliyette değilse bir daha kabûl etmemecesine atmak... İşte cins kafanın kârı... Halbuki muvazaa kafaları, bir tutar, bir bırakır, gene tutar, gene bırakır. Yok böyle şey!

Nefs muhasebesi ve hepçilik... Bunu bir şiirimde anlatıyorum:

“Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,
Daha keskin eliyle, başını ensesinden,
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;
Yerleştirse başını, iki diz kapağına...
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
Yetiş, yetiş ey ulvî varlık muhasebesi!”

Garpta büyük adam, büyük şair, büyük sanatkâr, büyük mütefekkir, belirttiğimiz gibi, nefs muhasebesinden geçmeden olmaz. Bizde onun en güzel misâli yine belirttiğimiz gibi, Gazalî’dir.

“– Aklı gerdim, diyor; gerdim, lâstik bir tel gibi kopacak hale getirdim; ve gördüm ki, akıl sınırlıdır. Gördüm, düşecek gibi oldum aklın taraçasından ve anladım ki, her şey bir nur idrâkinden ibarettir. Ve Müşkât-ı Nebî, Peygamberin ruh feyzine sığınmak... Koştum, yapıştım, sığındım ve kurtuldum...”

İmam-ı Gazalî’nin beyninin her atomu bir güneş parlaklığındadır. Yalnız Fransızcaya defalarca tercüme edilmiştir. Bizde hâlâ tam tercümesi yok İhyâ-u Ulûmi’d-Din’in... Yalnız parçalar halinde kabuk tarafından... İşte halimiz! Nefs muhasebesi en büyük vasıflarından biri, beklediğimiz neslin...

Ondan sonra demin (Napolyon) bahsinde geçtiği gibi eşya ve hâdiselere hâkimiyet ve gözükaralık vasfı... Bunu bekliyoruz... Cesaret ve onun tam ifadesi olan şecaat... Gözükara olamıyoruz! Bunun sebebi var. Dört yüzyıldır bizi kırpa kırpa, ufalta ufalta birbirimizden kopara kopara, müthiş bir yılgınlık (psikoloji)sine soktular. Yıldık; o kadar yıldık ki, bu ruhî halimiz maddemize tesir etti. Biliyorsunuz, tıbbî bir tespittir: Bir kadın, bir anne, emzikli anne karanfil koklasa çocuğunun ağzı karanfil kokar. O hâle geldi ki, bu ruh bizde, maddeye sirayet etti. Erkeklik cevherine kattı ve yılgın nesiller gelmeye başladı. Öyle bir devirdeyiz ki, anneler asıl gözükaraları doğurmaya başlamak üzere... Gözükara­lık hesaplı, temkinli şecaat olacak... Hesapsız gözükaralık olursa, Resûlullah’ın söylediği gibi, cinnetten bir şube olur. Bir komüniste bakın, ilerici tavrını taşıyan tiplere bakın; nasıl da küstahtırlar. Halbuki, asıl biz onların küstahlığının kat kat üstünde cüretli olmalıyız! Bu memleketin öz sahibi olan biz, bodrum katına sığınmışız ve orta kata çıkamıyoruz. Orada ayaklarını üst üste atmış beş insan bodrum katına hükmediyor. Kanun yoluyla zuhur bu bahiste bizi tamamen serbest kılar. Biz bu memleketin sahibi gibi hareket edemiyoruz, elimizi uzatamıyoruz, koparamıyoruz, çekemiyoruz, alamıyoruz!

Müslümanlığımızı, hâşâ, uyuz hastalığı gibi utanç sebebi sayıyoruz! Kravatlı maymunların yanında uyuzumuz görülecek gibi bir his geliyor bize... Bu değil Müslümanlık!.. Dâva yolunda büyük gözükaralık lâzım...

Fedakârlık... Evet nefsten fedakârlık... Nefsi anlatmak için aylarca konuşulsa kâfi gelmez. Nefs... Feza çapında mâna taşıyan bu kelime, Arapçadan başka dünyanın hiçbir dilinde mevcut değil... Ruhumuzun yanıbaşında ona zıt çalışan fakültemiz... Ruh varlığın, nefs yokluğun temsilcisi... Nefs, Allahla kul arasında tahta perde... Onu bir tekmede yıktın mı, nurla karşı karşıyasın! Fedakârlık evvelâ nefsten başlayarak olacak... Disipline girmekle... Bizim hayâl ettiğimiz genç nefsini yularlı bir merkep gibi arkasından çekebilendir. Nefsin ifade ettiği büyük disiplin, yani nefse hâkimiyetin ifade ettiği büyük disiplin... Böyle bir disiplin İslâmın her safhasında bellidir. Uhut savaşında bozgun gibi görünen hâl, Peygamber emrinin dinlenmemesiyle bir anlık bir disiplinsizlik hatasından meydana geldi. Bir savaşta iki Sahabîyi nöbetçi olarak bırakıyorlar. Dehşet verici bir manzara cereyan ediyor. Sahabîler sırayla gözcülük ediyorlar. Biri uyuyor öteki bekliyor... Derken gözcülerden biri uyuyor, öteki namaz kılıyor. Bu arada namaz kılana bir ok isabet ediyor. Namazını bozmuyor, ikinci bir ok isabet ediyor, gene bozmuyor. Sahabî, üçüncü oku alınca namazını bozuyor ve arkadaşını kaldırıyor:

– Git ve Allahın Resûlüne haber ver: Düşman geliyor! Şu anda ölmek üzere bulunmasam namazımı bozmaz ve seni uyandırmazdım. Ne yapayım ki, nöbet bekleme borcum burada bitiyor ve gâyesine eriyor!

İşte Sahabî ve işte disiplin sırrı!

Namazda saf... En büyük disiplin sembolü... Küfür, o sahte diyalektiği ile bize der ki: “Sizin namazınıza müdahale eden mi var, kılın namazınızı, bize karışmayın; biz de size karışmıyalım!” Onlara demek lâzım ki: “Siz bizi, camilere, zindana tıkar gibi tıkıyorsunuz! Camiler silo, düşüncesizlerin silosu... Namazdaki saf, ruhî safını kaybetmiş insanların yalancı hizasından ibaret... O saf, saf değil... Çünkü küfrün 400 senede işlediği şahıs rabıtalarını koparma politikasının aldatıcı çizgisi olmuştur.”

Böylece biz, 400 sene içinde, bir çuval dolusu küle döndük. Hakikatte beton idik, şimdi kül yığını... Onun için o saf, şimdi kâzip bir hiza... O safın hakikati, ruhta ve dâvada safa girmiş insanların namazda da dirsek temasiyle hizaya girmesidir. İstanbul’da, Sergi Sarayında 30-40 bin kişiye hitap ederken dedim ki: “Şimdi şükür secdesine kapanmak istiyorum! Çünkü bizi hapsettikleri camilerden bırakılıp işte cemiyet meydanını, hem de Hilton Otelinin dibinde, fuhuş muhitinde zaptetmiş bulunuyoruz!.. Bizi (agora)ya hâkim kılacak hamlenin başlangıcıdır bu!

Peşinden en derin merhamet içinde en keskin şiddet... Başlıca ahlâkî vasıf... En derin merhamet içinde en keskin şiddet... Bir tezat hali mi? Değil!.. Sağlı ve sollu sanatlar... Serçe öksürürken ağlıyacağız! Ağlamayı o kadar seveceğiz!.. Fakat düşmanımızı imhada da, karşımızda kellelerden ehramlar yükselse titremeyeceğiz ve sigaramızı tüttüreceğiz! Şiddet ve bu merhamet bir arada... Hazret-i Ömer’e geliyor ve diyor ki, bir kabile:

“– İslâmı bir şartla kabûl ederiz; filân harfin Kur’ân’da, üstündeki nokta altına gelirse...”

Meselâ “nun”, “be” olursa... Bu şekilde mâna değişiyor ve kâfirlerin işlerine geliyor. Koca Ömer cevap veriyor:

“– O noktaya bir çengel atsanız da, kâinatın bütün ağırlıklarını bağlasanız o nokta yine aşağıya inmez!..”

İşte İslâmın yekpareliği!.. İşte disiplin şiddeti ve ayrıca derin merhamet!.. İslâmda merhamet yoktur, der, Avrupalılar... Demin hatırlarsam söyleyeceğim, demiştim, yeri geldi. İslâmda her şey gibi merhamet de en büyük mikyasta vardır. Fakat her kıymetli şey gibi gizlidir. Öyle Batı usûlü, aşikâr, sun’î değil! Bir anne; çocuğu kıvranırken, ağlayan, bağıran, çağıran, tepinen bir anne mi daha merhametlidir, yoksa eve beyaz gömleği ile giren, elinde neşteri, hissiz duran, çocuğu ameliyat masasına yatıran, kesen, biçen ve ağrısını durduran doktor mu?.. İslâmın merhameti doktorun merhametidir. İşte İslâmın kılıcı, ucunda merhameti taşıyan kaşıktır. Hristiyanlar ne kadar sun’î edebiyat yaparlarsa yapsınlar, bütün hayâllerini çatlatsalar, Ebu Bekir’in, İslâmdaki merhametin hakikatını anlatan şu duasına yaklaşamazlar. Dua ediyor yüce Ebu Bekir!

“– Allahım; sen kâmil kudretsin; yarın âhirette benim cesedimi o kadar büyüt, o kadar büyüt ki, cehennemini yalnız ben doldurayım ve başka bir kuluna yer kalmasın!”

İşte merhamet!.. İslâmda merhamet görmediğini söyleyen Avrupalı bu duayı öğrenince ağladı.

Bir de bize göre bir söz değil, naz makamının sözü olarak söylüyorum. Bayezid-i Bestamî secdede der ki:

“Allahım, beni kızdırma, ne kadar merhametli olduğunu ifşa edersem, sana tapacak kimse bulamazsın!”

Sekizinci vasıf, başta samimilik olmak üzere O’nun ahlâkı ile ahlâklanmak... Şube şube O’nun ahlâkı... Ahlâk, fikrin ta kendisidir. Ahlâk, şiirde iç muhtevâ gibi lezzet hâlinde hissedilen fikirdir. Elmayı lezzeti için yer, fakat beslenirsiniz! Suda maden erimiş haldedir; fakat vardır. Ahlâkı olmayan fikir olabilir de, fikri olmayan ahlâk olamaz. Fikir, eşya ve hadîselere karşı, kafanın “niçin” suâlidir. Ahlâk ise, “nasıl” suali.. Yani şu ölçüye göre nasıl olacağım, davranışım ne olacak. Onun için Allahın Resûlü:

“– Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamaya geldim!”

Buyuruyorlar ve bu sözle hem ahlâkı getiriyorlar, hem ahlâkın ne demek olduğunu anlatıyorlar. Baş memuriyetleri bu... Böyle anlamak lâzım, Allahın Resûlünü... Ahlâk, sadece O’nun ahlâkı... Başka ahlâk numûnesi yok... Ahlâk demek, O’nun ahlâkına bürünmek O’nun ahlâkı da Allahın ahlâkı... “Allahın ahlâkı ile ahlâklanınız!” hikmeti... Bu ahlâk şube şube, bu ahlâk derin, bu ahlâk namütenahî; kamusluk izahlara muhtaç, fakat tek kelime ile, O’nun ahlâkı! Ve bu arada, bilhassa cinsî ahlâk noktasından büyük ölçüye erebilmek...

Burada bir kaç asır evvelki (Leydi Montegü)nün –İngiltere Sefiresi– eserinden bir bahis anlatacağım. (Leydi Montegü) İstanbul’a gelirken –o devir yaylı arabalar devri– bir serhat beyine misafir oluyor.

Serhat beyi, fevkalâde genç, güzel bir Anadolu çocuğu... Kadın aşık oluyor gence... Onlar açık yazar. Kendisiyle yemek yemek istiyor. Kabûl ediyor Bey... Şuh kadın, güzel kadın, yapmadığını bırakmıyor; yüzüne bir kere baksın diye...

Diyor ki, hatıratında:

“– O harikulâde genç adam, benim bütün cilvelerime, işvelerime karşı saatler boyunca gözünü halının bir nakşından ayırmadı, yukarıya kaldırmadı!”

İşte İslâm delikanlısının ahlâkı... Burada bir incelik var: Zannetmeyin ki, kadına karşı böyle bir disipline giren insan, kadından anlamayan demektir. Çok büyük incelik; Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî der ki:

“– Körün kadına bakmamasında sevap yoktur!”

Bilâkis Muhammedî mizac icabı İslâm delikanlısı, kadın zaafıyla dolu, küp gibi dolu, dibine kadar erkek olacak... Mizac-ı Muhammedî budur. Fakat bu büyük zaafı, en büyük iman disipliniyle gözünü kadından koparmayı bilerek idare edecek... İşte kahramanlık!.. Allah’ın en büyük lütfuna mazhar olmak vasıflarının başında şu tabir vardır: “Güzel bir kadın kendisini visaline davet ettiği halde, gizliler âleminin dehşetinden korkarak kaçan genç...” Allah’ın rahmetine en bol mikyasta malik bu genç... Dâva o kadar ince ki, Mansur (Hallâc), asılacağı zaman der ki;

“– Ben bunların başına niçin geldiğini biliyorum!”

Soruyorlar:

“– Niçin”...

Yolda gelirken üst kattaki kadına bir ân gözü dalmış...

Ve bir müddet gözünü o kadından çekememiş... İşte böyle bir çile ruhunu belirtir ahlâk...

Ondan sonra dokuzuncu kalite; zarafet, zevk ve (estetik)... Plâstik dünya fikri... Dış dünyayı güzelleştirme dâvası... Bu işde son derece yayayız. Sahabîlerdir bizim tek modelimiz; ve ondan ancak bir iki asır sonrası... Ötesi felâket... Dörtyüz senenin hesabını isteyecek bir nesil arıyoruz! İslâmı zerafet, (estetik), zevk, dışarıyı süslemekle temsil etmek...

Eski bir ölçü vardır:

“Dışını imar eden bâtınını tahrip eder; dış mamurluğu bâtın haraplığından gelir...”

Yanlış! Bâtınını öyle imar edeceksin ki, dışında kıymet kalmayacak... Dışını da öyle bezeyeceksin ki, bâtının süslü perdesi olacak... Zarafet, güzellik... Niçin Allah’ın Resûlüne, Sevgilisine bakmazlar? Dünyanın, bütün insanlığın zirvesi, son noktası olan o mukaddes insan, insanlığın zirve noktası insan, zerafette, güzellikte de insanlığın zirve noktası... Birgün yolda yürürken bir kirli nesne gördü, bir tükürük... Yürüyemedi, Sahabîler koştular ve o pisliği temizlediler. Şu zarif, şu lâtif bünyeye bakın!

Bir gün mescidde ağırca bir hava gördükleri zaman:

“– Niçin bugün yıkanmadınız?”

Diye hitap ettiler. Zarafet, İslâmı güzel gösterme sanatı... Kılığından, edâsına, her şeyine kadar...

İmam-ı Âzam’a sorarlar:

“– Niçin bu kadar güzel kılık?”...

Çok güzel giyinirdi. Bir âyet-i kerime okur:

“Sana verdiğim nimetleri takdîs et, dile getir!”

Bakın, demek ki, o, kılığına tâbi değil, kılığı ona tâbi... Nitekim İslâmiyette bir servet ölçüsü var. Hakikî servet sahibi, paranın sahip olduğu değil, paraya sahip ve hâkim olandır... Çünkü zenginlerimizin çoğuna para sahiptir, onlar paraya sahip değildir. İşte bu mânada zevk, güzellik.

Batı’da, bilseniz, bir papazı ne kadar ince şartlarla yetiştiriyorlar. İnsana inanç hissi vermek için, her bahisten anlıyor. Bir gün ben Fransa’da bir mecliste bir papaz gördüm; biri piyanoda (Bethofen)i çalıyordu, “yanlış” dedi, oturdu, daha iyisini çaldı. Bir asker (strateji) kaidelerinden bahsediyordu, “Onun hakikati şudur!” dedi ve anlattı. Hayret etti herkes papazın kültürüne... Zerafet, (estetik), zevk, güzellik...

Size bir misâlini daha vereyim; feci bir misâl... Abdülhamit Hân’ın büyüklüğüne ait de ayrı bir misâl teşkil ediyor: Japonlar bir ara kendilerine din aramaya kalktılar ve Avrupa’yı, her tarafı gezdiler. İslâmiyeti tetkik için de İstanbul’a geldiler. Bâb-ı Fetva’dan, yani Şeyhülislâmlıktan bir mihmandar veriyorlar bunların yanına... İpekli saray arabaları ile giderken, o sarıklı mihmandar, bir elini burnunun bir tarafına koyup öbür tarafıyla henk diye sümkürüyor sokağa...

“– Dur, diyor Japonyalı arabacıya; ben bu adamdan din öğrenemem!”...

Ve gidiyor memleketine...

Ve Abdülhamit de bu adama en büyük cezayı veriyor. Çünkü Osmanlı padişahları içinde en diyanetperver olan, tereddütsüz en de müslüman Abdülhamîd, dünyanın en zarif insanıydı. Bu bahsi uzatıyoruz, çünkü çok mahrumuz bu en değerli hasletten...

Demin, “İmam evinde aş, ölü gözünde yaş!” derken malûm imamları kastettik. İmamın hakikatini yeni nesil getirecek... O tip imamı anlatırken katmer katmer ense demiştik.

İşte bu tipler insanın ayıbını tecessüs eder, leke bulmaya çalışır, leke nişanlarını alınlara yapıştırır. Bu hâl İslâmiyete tam uzak... İslâmiyetin zerafet ve muaşeret mevzuundaki inceliğine bir misâl daha vereyim.

Bu misâli Batılı bir fikir adamına anlattığım zaman ağladı, yani bir nevi, “beni müslüman mı yapacaksın!” gibi bir tavır takındı.

Âsam isimli velî... Âsam, sağır demek... İsmi sağır değil, sonradan sıfatı oluyor, sağırlık... Ona bir kadın gidiyor; huzurunda başlıyor anlatmaya derdini... Dertli kadın bağıra bağıra konuşuyor ve bu arada ihtiyatsızca, kadından çirkin bir ses çıkıyor. Eriyor kadın, dünyaya geldiğine pişman, hicabından eriyor. Âsam vakur, hiç bir şey sezmemiş gibi duruyor ve kadına dönüyor, diyor ki:

“– Hanım bağıra bağıra konuş, ben sağırım! İşitmiyorum!”

Bakın! Şu çirkinliği örtme, göstermeme inceliğine bakın! Eridi Avrupalı bunu duyduğu zaman benden... İslâmiyet budur! Gidip de herkesin donunu, yakasını karıştırarak aramak değil...

İşte zerafet!..

Netice:

Aradığımız gençte;

1 – Vecd ve aşkla yanmanın vasfı;

2 – Sır idraki ile duymanın vasfı;

3 – Kâinat ve nefs muhasebesi ile düşünmenin vasfı;

4 – Eşya ve hâdiseye hâkimiyet ve şecaatle davranmanın vasfı;

5 – Her türlü fedakârlık ve disiplinle ileriye atılmanın vasfı;

6 – En derin merhamet içinde en keskin şiddet seviyesine ermenin vasfı;

7 – Büyük aksiyon dehâsıyla işe ve hamleye girişmenin vasfı;

8 – O’nun ahlâkıyla ahlâklanmanın ve başka hiç bir yol tanımamanın vasfı;

9 – En nadide zevk ve (estetik)le süslenmenin ve dış âlemi süslemenin ve her kıymeti içte bilmenin vasfı...

Ve bütün bunlara bağlı daha nice vasıf... Sayısız şube ve vasıflar... Model de Sahabî... Bu borcun 400 senelik hesabı omuzlarımızda... 400 senedir bu vasıflar kalkmıştır; çünkü bütün bu vasıfları toplayıcı kıymet aşktadır ve o uçup gitmiştir. Âsam isimli velî, kadına “ben senin çıkardığın kötü sesi duymadım” demek isterken işte bu aşkın edep ve hayâ duygusu içindedir.

Bu devrin, birtakım ilericilik iddiasındaki devirlerin kendi fabrikaları mamûlü, hayvandan aşağı bir gençlik var.

Kısa bir kıyas tablosu çizelim: İnsanda üç ana cihaz tanıyoruz. Dimağî cihaz, hazmî cihaz, teneasülî cihaz...

İşte bu yeni model genç, dimağî cihazını kişniş şekeri kadar küçültmüş, hazmî ve tenasülî cihazını da ur haline getirmiş olan tip... Korkunç! Gencin posası bunlar... Hayvan azmanı... Hiçbir meselesi yok, hiçbir çilesi yok. Hiçbir ıstırabı yok... Kadın münasebetinde bile bir meselesi vardır erkeğin... Kadın ve erkek münasebeti sulh içinde harptir... Mesele, mesele!.. Kadın, böyle sadece hayvanî erkeği anlamaz! Meseleyle geleceksin kadına!.. Bunlarınki öyle değil; zaten bütün lûgatleri yedi kelime, yedi hırıltı... “Hır, hır, hır!” diyor, şu tarafa gidelim diye anlıyorlar ve gidiyorlar. “Hır, hır, hır!” diyor, bu tarafa dönüyorlar. Ne dilleri var, ne kafaları, ne ruhları... Mart kedileri bile damlarda dişisine dil dökerken bunlardan daha meseleli...

Ve işte bu mamûlün kadın cephesinde son zamanlarda gördüğümüz o mini etek... Bir kadının çırılçıplak sokağa çıkmasından daha beter!.. Çünkü çırılçıplak çıkmakta sosyal bir saik olamaz, belki ferdî bir cinnet hali olabilir, belki bir felâket, filan... Böyle bir kılık, bir kadının veya bir kızın dizinden 4 parmak yukarısını teşhir etmesi değil, vücudunda tek mahrem nokta tanımadığının ve her kadının her erkeğe ait olduğunun (agora)da resmen ilânı demektir ki, ferdî her günahın üstünde içtimaî bir belâdır. Bunlar, bu tipler, yeni zamane gençliği, ki, asıl hakikî gençlik bomba gibi patlıyacak yakında kafalarında... İşte bu tipler, kediler ve köpeklerden daha az hayâ duygusuna sahiptir.

Dikkat edin, köpek pislediğini kapamağa çalışır. Bunlar nerdeyse pisliklerini lavanta şişelerine dolduracaklar!.. Birbirlerinin omuzlarına kollarını atarlar ve üst üste, yapışık uçan sinekler gibi gezinir, dururlar... Bilin ki –bir Avrupalı gözüyle, hattâ bilin ki– bunların ifade ettiği mânada erkeklik bile mevcut değildir. Çünkü erkeklik kuvveti, hicap ifade eder.

(Şekspir)in dediği gibi, “kuvvet mahcup bir kalitedir!”...

Yani erkeklik kuvveti böyle şeyler yapmaya tenezzül etmez. Bunlar harem ağalarının tavırları... Erkeklikleri bile yok!.. İşte yakında 19 Mayıs geliyor ve memlekette büyük cinsî cazibe törenleri “Millî Eğitim” yaftasıyle ve devlet eliyle açılmak üzere bulunuyor. Memlekette hemen her şehirli ailenin, kızlarını bağışladığı bu törenler, Batının hiçbir (pavyon) ve (müzik hol)ünde eşine rastlanamaz bir şehvet âyinidir.

Ne demek bu 19 Mayıs kılığı!..

Bizim Batı simsarlarının ne kadar cahil herifler olduklarını söylemiştim. Malûm misâlle hastahane hademesinin doktorluktan anladığı kadar anlarlar, Batıdan!.. Yok böyle manzara Batıda, yok!.. Fuhşun endüstrisini yapan Paris gibi bir memlekette tahsil gördüm ben... Orada genç kız, mektebini bitirinceye kadar disiplinin en keskini altındadır. Kıl, keçe çoraplar giyer, dudağına hiçbir şey süremez. Ondan sonra mektepten çıkınca ne halt ederse eder. Ortalıktaki bu kızlar bizim kardeşlerimiz, kızlarımızdır. Ve bunların eski ismi “Mukadderat-ı İslâmiye”dir. Bu kılıkla sokağa dökülmek, iman sembolü annelerimizin misk kokusu baş örtülerini olanca mânasiyle kenefe atmaktır.

Efendim, sözümüz sona ererken, söyleyeyim ki, bizim işimiz yokuş yukarı çıkmanın dâvasıdır. Onların dâvası ise yokuş aşağı yuvarlanmanın... Bunlar dağ cüssedeki şeyleri şeytanın ellerine verdiği manivelâ ile yokuş aşağı yuvarlarlar ve marifet yaptık diye övünürler. Halbuki bir fındığı çıkaramazlar yokuş yukarı... Biz ise sırtımızda Uludağ, yokuş yukarı çıkmaya çalışıyoruz ve gençliğimize her gün biraz daha kavuşuyoruz. İnanmak diye karşımızdakilerde hiçbir istidat yoktur.

Bir gün mensup olduğum velî bana dedi ki:

“– İnan da istersen bir odun parçasına inan!”

İnanmanın hakikati Allaha inanmaktır, fakat dalaletinde bile bir kuvvet vardır inanmanın... Bunlar inanmayanlardır. Bu mânada, açıkça söyleyeyim, devrimbazlık ve ilericilik taslayan gençlerle komünistler arasında büyük fark vardır. Çünkü komünist dalâlete inanır; fakat inanır. Bir gün hidayete gelirse inancını ona çevirebilir. Bir komünist, inanmayan bu sefillerden çok daha az sefildir. Aradığımız nesil, izlediğimiz, rüyasını gördüğümüz nesil, her şeyden evvel demin bahsettiğimiz diyalektikle küfrün kaynağını, menşeini, vücuduna tek tek mesaha etmiş gibi, bir (patalog)un vücuttan anlaması gibi tanıyacaktır ve mukabele edecektir.

Nasreddin Hoca’nın bir hikmeti: Bindiği dalı keser. Yoldan geçen biri, hoca düşeceksin, der. Yok yok! Keser ve düşer... Hemen ihtarcısının arkasından koşar, “Düşeceğimi bildin, öleceğimi de bilirsin!..”

Şimdi biz bu hikmetin içinde şöyleyiz: Avrupalı bu halimize bakıp İslâm dalını kesip, kesmeye başlamış olmamızdan ötürü düşeceğimizi bilmiştir. Bilmiş, fakat belli etmemiş... Şimdi biz gitmişiz ona diyoruz ki: “Madem düşeceğimi bildin, nasıl yaşıyacağımı da bilirsin!..”

İşte topyekûn hesapları bundan ibarettir. Topyekûn hesapları, Tanzimattan beri gelen ilericilerin... Sığ bir taklit çerçevesinde şahsiyetsizlik ifadesi... Halbuki Avrupalı kendisi için gıda olan fikir nimetlerini bize zehir olarak zerketmiştir. Bunu “Sahte Kahramanlar”da uzun uzun anlattım.

Avrupalı hem İslâmı bize kestirir, zira bizi düşürmek için başka çare olmadığını bilir, hem de çareyi yine kendisine baş vurmakta arayacağımızı hesaplar.

Nihayet muhasebe:

Bu hale şu türlü geldik: Bozgun ve yılgınlık... Ondan doğma şüphe ve güvensizlik... Ondan doğma küçüklük ukdesi... Ondan doğma körükörüne hayranlık... Ondan doğma taklit ve kopyacılık... Ondan doğma nefs muhasebesinden yoksunluk... Ondan doğma dış tesirlere esaret... Ondan doğma maddî ve manevî emperyalizme ajanlık... Ve hepsinden doğma İslâmdan nefret telkini...

Bütün hesaplar bundan ibaret!..

İşte bu vasıfların şuuru içindeki gençliğin böyle bir dünya görüşüne çıkmasını ve ezelle ebed arası en büyük yenilik, solmayan renk, geçmeyen ân müessisesi İslâmın yeni ve aslî idrakini kıvrana kıvrana beklemekteyiz ve görmekteyiz ki, Allah bunun öncülerini bize nasip etmeye başlamıştır.

•

Özlediğimiz neslin vasıflarını tekrarlayalım ve tablolaştıralım:

1) AŞK

Kâinat, ezellerin ezelinde, kendisinden başka hiçbir şeyin mevcut olmadığı Allah tarafından, aynadaki hayâl gibi, görünmek, tecelli etmek muradı ve murada bağlı aşk davranışıyla yaratıldı. Kâinatın protoplazması aşk...

Allah aşka öyle bir kuvvet ihsan etti ki, bâtıla, yanlışa, fâniye bile aşkla bağlanmanın bir kuvveti, imtiyazı var... Aşksız adam pörsümeye ve aşksız cemiyet sönmeye mahkûm...

Tarihte devlet ve cemiyetlerin inkıraz sebepleri, sadece aşkını kaybetme yüzünden... Eski Roma ve Abbasîler... Kanunî’den sonraki Osmanlı Devleti ve daha neler, neler!

Aşka en güzel misâli İbn-i Semnûn isimli velînin bir halinde göstermiştik. Cemâda, nebata, hayvana kadar tesir eden aşk, yalnız gafil insana tesir etmezken, onun en büyük tesirine hedef gerçek insan ve gençlik, neredesin!

2) ÜSTÜN AKIL VE SIR İDRAKİ

Tıpkı (Sokrat) ile sofistler arasındaki mücadelenin gâyelendirdiği gibi, kaba ve hileci dış mantıktan, kuru akıldan kurtulmak, aklı yine akılla mat eden üstün anlayışa ve bilhassa sır idrakine yükselmek...

İşte, kaba softa ve ham yobazla derin ve gerçek mümin arasındaki fark!.. Her şeyden evvel Şeriat idraki... Şeriat, bir takım kuru ölçüler tablosu değil, bu ölçülerin kasasında yatan bütün bir sır hazinesinin anahtarlarıdır. Ayniyle şifreli kasalardaki vaziyet... Açtığı hazineye göre kıymet alan ölçüler... Ve bu anlayışla tam teslimiyet... Buna göre üstün bir (diyalektik)... Filozof (Bergson)un:

“Eğer ben aklı akılla yendimse demek aklın son davranışı kendisini kendisiyle yenmekmiş!”

Hükmüne eş bir kavrayış ve küfrün ucuz ve kolay (diyalektik) oyununu bozucu bir ifade...

(Pastör)ün, mikrobu keşfetmiş bulunduğu bir asırda Allaha inanamayacağını söyleyen doktora, bizim diyalektiğimizde verilecek cevap şudur:

– Sen bu dâvaya (Pastör)ü senet diye kullanırken, yani kuvvetini (Pastör)den alırken, onun bu mevzuda ne düşündüğünü biliyor musun?

(Pastör) diyor ki:

“– Âlemde hiçbir delil kalmasa bir mikrobun hayatı bana Allahı ispat etmeye yeter.”

Sen onu senet diye kullanıyorsun da bizzat sahibinin ondan çıkardığı mânayı tersine çevirmek rezaletini nasıl kestiremiyorsun?..

3) NEFS MUHASEBESİ

Anadan, babadan, mektepten, cemiyetten meccanen alınan hazırlop inanışlarla vicdan arasındaki büyük hesaplaşma; atacağını dibinden söküp atma, tutacağını da köküne kadar yapışıp tutma hassası... İmanın böylesine tahkikî iman denilir; ve inanmanın makbûl şekli bu olduğu gibi, inkâr ve sözde yenilik, ilerilik palavralarına mukavemet etmenin, onları yutmamanın murakabeci kuvveti budur. Fransızların (egzamen dö konsiyans) dedikleri bu hassa üstün mütefekkir ve sanatkârın biricik sermayesidir. Batı dünyasının, bir adale kıvranması şeklinde resmettiği meşhur “Düşünen Adam” heykeli, deminki ıstırap tezimizle karışık olarak nefs muhasebesinin timsalidir.

4) EŞYA VE HADİSELERE TAHAKKÜM VE ONLARI TASARRUF MİZACI

Bu hassa bize Kur’ân emriyken onu en aşağı 4 asırdan beri kaybetmiş bulunuyoruz. Batı müsbet ilimleri karşısında apışma halimiz, asırlardır bize bu hali Müslümanlık zannettirmiştir. Tam aksi... Batı inanmadan ve bilmeden bu mevzuda Kur’ân’ı tatbik ediyor ve biz inandığımız, bildiğimiz iddiasının yer aldığı devirlerde bile Kur’ân’dan uzaklaşmış bulunuyoruz.

Kur’ân’ında diyor ki, Allah:

“Ben insanı, eşya ve hadiseleri teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım.”

Bir yılgınlık eseri olarak başlayıp, maddeye tahakkümden, nefsine, muhitine, dünyasına ve münasebette olduğu insanlara hâkim tavır göstermeye kadar giden bu hassayı kaybetmişiz, ancak yeni nesillerin dölleştireceği yeni örneklerle kazanılabilir.

Bu vatanın hırsızı bir komünistle, bu vatanın sahibi bir müslüman arasındaki hâkim tavır farkı, tersine dölleştirilmiş yılgın nesillerin halini çok güzel izah eder.

Elinde incecik bir hezâren değneği, kafasına çöktüğü telli pullu fili dilediği gibi idare eden fertlerin mevzuu olmaktan çıkmanın, hamsi balıklarına yetmez taviz yemleriyle oy makinesi halinden kurtulmanın ve “ispat-ı vücud” dedikleri şahsiyete varmanın yolu bu hassaya bağlıdır.

5) AKSİYON RUHU

Birbirine yol veren bu vasıflar içinde aksiyon, iş, hamle ve hareket ruhu, kaynağımıza ait şiarların başında gelir.

Biricik, tek ve mutlak örnek olan Sahabîlere bakalım: Sahabîde iki büyük haslet vardır; hikmet ve aksiyon ruhu... Yani fikir ve onu işe tahvil edici hareket... Sahabî bu demek...

Fransızların aziz tanıdığı (Sen Fransua d’Asis) isimli adamın bir sözü var:

“– Eğer hemen değilse ne vakit?”

Bunun çok daha mükemmelini, gerçek İslâm velîsi Şeyh Muhammed Pârisâ Hazretleri söylüyor:

“– Gafil halk, yorgun ve bitkin bir lâf eder: Yarın olsa da bir iş işlesem!.. Bilmez ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işlesin?..”

Gerçek İslâm anlayışı, geçen her saniyenin çerçevelediği işi sormak ve aramaktadır.

6) GÖZÜKARALIK

Kör cesaret değil, temkinli şecaat...

Dâvâ adamının ana vasıflarından biri gözü kara olmak...

Gözü kara olmak, dâvâ adamının, inandığı şeyi hayata ve eşyaya nakşetmesi için biricik vasıta... Her tedbir alındıktan ve basiret plânında her şey pişirildikten sonra mutlaka cür’ete, gözükaralığa ihtiyaç var... O kadar ki, cür’etin imtiyazı, bazen tedbir ve basireti ikinci plâna atabilir. Bâbıâli baskınını yapan ittihatçıların gözükaralıktan başka sermayeleri yoktu. (Napolyon) basit bir gözükaralıkla üzerine sevkedilen orduyu peşine takıp Parise girdi. Menderes ise gözü kara olamadığı için malûm âkıbete uğradı.

Tarihte bütün büyükler, gerçekten dâvâ, hamle, aşk ve ateş sahipleri, birer gözükaradır: Büyük İskender, Jül Sezar, Alparslan, Fâtih, Yavuz, (Büyük Petro), (Büyük Frederik), (Lenin), (Hitler), (Musolini), (Çörçil)...

Huneyn cenginde ricat eden Sahabîlerini düşman üzerine tek başına saldırarak yüz-geri eden Kâinatın Efendisi, her şey gibi, yerinde gözükaralığın da ne demek olduğunu göstermişlerdir.

7) FEDAKÂRLIK VE DİSİPLİN

Nefsten başlayarak her şeyi bu mihrak etrafında toplamak ve ebedî hayata yalandan inanmış değil, gerçekten bağlanmış insanlar sıfatiyle yaşayacağı ve öleceği yeri bilmek...

8) EN DERİN MERHAMET İÇİNDE EN KESKİN ŞİDDET

Merhametle şiddeti tahin-pekmez halinde bağdaştırabilmek... Hazret-i Ömer’in, değnek yerken ölmek üzere bulunduğunu söyleyen oğluna hitabı malûm:

“– Öl ve Allahın huzuruna çıktığın zaman de ki: Beni babam öldürdü; senin kanunlarını yerine getirmek için...”

Görüyor musunuz İslâmın sağ ve sol kanatları arasındaki muhteşem muvazeneyi?..

İslâm, sırasında bir gözyaşı şişesi, sırasında da bir granit parçasından ibaret bir yürek işidir.

9) BAŞTA SAMİMİYET, HER ŞUBESİYLE O’NUN AHLÂKI

Ahlâk ve fikir, tavukla yumurta gibi birbirinden doğma... Dedik ya; fikir, meselelerimizin “niçin?”i; ahlâk da “nasıl?”ı...

Hattâ ahlâkı, fikirden evvele almaya kadar gidebilir ve fikri ondan doğma kabul edebiliriz.

Evet, bütün şubeleriyle O’nun ahlâkı...

O’nun sevdiğini sevmenin, hoşlandığından hoşlanmanın, kızdığına kızmanın, tiksindiğinden tiksinmenin, renk, şekil, edâ, hareket halinde topyekûn ahlâkı...

10) ZARAFET VE ESTETİK

En zaif olduğumuz noktalardan biri... Biz İslâmı şahıslarımızda kabalaştırıyoruz. Halbuki İslâm, zarafet, incelik ve güzellik ölçülerinde de sonsuz ileri... Varlığın Tâcı, bu bakımlardan da kâinatın en erişilmez insanı... Mücessem nezahat, nezaket, nezafet, zarafet timsali... Halbuki bizde asırlar boyu birbirini takip eden ham din temsilcilerinin kabalıkları...

Saymakla bitmez...

Ne gün, kılığımızdan, oturuşumuzdan, kalkışımızdan her tavır ve hareketimize kadar, insanı anlamanın biricik şartı olan zarafet, nezaket, incelik ve güzellik ölçülerini heykelleştireceğiz?

Hadîs meâlinden:

“– Sevdiriniz, soğutmayınız; müjdeleyiniz, korkutmayınız; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!”

11) TEK ÜMMET MODELİ OLARAK SAHABÎ’Yİ ALMAK

“Biricik imtisal nümûnesi, renk, çizgi, edâ, üslûp, mizacı, usûl, tarz, hareket her şeyiyle Sahabîdir” şuuru...

Bir velînin:

“– Siz onları görseydiniz deli derdiniz, onlar da sizi görselerdi müslüman kabul etmezlerdi.”

Diye anlattığı, daha niceleriyle beraber bu 11 vasfın tam sahipleri...

Sizi, işte bütün bu vasıflarda ışıldayacak yeni neslin ilk habercileri ve bundan böylekilerin babaları görüyorum.

Sözlerimi, ebediyet nesline bir dâvetiye okuyarak bitirebilirim:

Tellı pullu, anlı şanlı bir gelin...
Aynalar gelin!
Bir güzel ki, en güzeli güzelin...
Gönüller gelin!
Sonsuz gerçek; habercisi ezelin...
Kitaplar gelin!
Şarkı bizde, Şeytan, yeter gazelin
Nağmeler, gelin!
Ey karanlık, gelmektedir ecelin...
Işıklar, gelin!
Toplanın hep, derlenin hep, düzelin!
Yığınlar, gelin!
En güzeli; en güzeli, güzelin!
Habercisi, habercisi, ezelin!
Tellerinde şafak söken bir gelin;
Anneler, babalar, çocuklar gelin!

***

1963 - 1976 arası, Van’dan Edirne’ye kadar en az 100 yerde ve birkaç milyon Müslüman - Türk aydınına seslenici bu konferanslar, beylik hitap şekilleri, başlangıç ve sona erdiriş klişeleri ve tavanları yıkacak kadar taşkın alkış ve tezahür belirtilerinden posa ve molozlardan hiçbir iz vermeyecek ve sadece sâf fikir maddesiyle, zaman ve mekân kayıtlarından uzak ve her zaman ve mekâna mahsus bir şümûl dairesi içinde...

Konferansların verildiği yerlerden başlıcaları, metinlerden anlaşılabilir.

Kaynak: Necip Fazıl Kısakürek, İman ve Aksiyon, s. 79-135