Onlar artık ölüm sınırının çok derinlerindeler. Palestine Action adlı protesto grubuyla bağlantılı suçlamalarla cezaevinde tutulan üç kişi 45, 59 ve 66 gündür açlık grevinde. Dördüncü mahkûm Teuta Hoxha, 58 günün ardından bu hafta grevini sonlandırdı; ancak ömür boyu sürebilecek sağlık sorunları yaşaması ihtimali var. Grevi sürdüren Heba Muraisi, Kamran Ahmed ve Lewie Chiaramello ise her an hayatlarını kaybedebilir. 1981’de hayatını kaybeden 10 IRA ve INLA açlık grevcisi, 46 ila 73 gün arasında hayatta kalabilmişti. En uzun süredir grevde olan Muraisi, destekçilerine göre artık nefes almakta zorlanıyor ve kontrolsüz kas spazmları yaşıyor; bunlar nörolojik hasar belirtileri olabilir. Buna rağmen hükümet meseleyi ele almayı reddediyor.
Bu durumu bizzat hükümetin kendisi yarattı. Kraliyet Savcılık Servisi (CPS), bir mahkûmun yargılanmadan tutuklu kalabileceği azami sürenin 182 gün (6 ay) olduğunu belirtiyor. Oysa Muraisi ve Ahmed Kasım 2024’te tutuklandı ve en erken Haziran’da yargılanmaları bekleniyor; bu da 20 ay boyunca yargılanmadan cezaevinde tutulmaları anlamına geliyor. Temmuz 2025’te tutuklanan Chiaramello’nun ise Ocak 2027 için geçici bir duruşma tarihi var; yani 18 ay yargılamasız hapis söz konusu.
Yargılama öncesi tutukluluk hali, mahkûmların ruh ve beden sağlığı üzerinde çoğu zaman yıkıcı etkilere yol açıyor. Hükümet verileri, yargılanmayı bekleyen tutuklulardaki intihar oranının, hüküm giymiş mahkûmlara göre iki katından fazla olduğunu gösteriyor. Bu denli uzun tutukluluk süreleri, adalete karşı işlenmiş bir suçtur.
Bu durum, kampanyacıların “ceza olarak süreç” dediği uygulamanın bir parçası. Artık protesto gruplarına yönelik muamelede bu yaklaşım hâkim. Bir suçtan hiç mahkûm olmasanız bile, eğer aleni ve görünür biçimde muhalefet ederseniz, hayatınız cehenneme çevriliyor.
Bu üç mahkûm ve aynı suçlamalarla yargılanan diğerleri “terör koşulları” altında tutuluyor. Bu; çok sınırlı iletişim ve ziyaret hakkı, cezaevi işlerinden men, kitap, gazete, kütüphane ve spor salonu yasağı ve “birlikte bulunmama emirleri” anlamına geliyor. Ekim ayında Muraisi, ailesinin yaşadığı Londra’ya 18 mil mesafedeki HMP Bronzefield cezaevinden, annesinin hastalığı nedeniyle ziyaret edemeyeceği kadar uzak olan Yorkshire’daki New Hall cezaevine aniden nakledildi. Nakilden sonra kendisine gerekçe olarak, Bronzefield’daki aynı koğuşta bulunan başka bir mahkûmla “ilişki kurma riski” gösterildi.
Oysa açlık grevcilerinin hiçbiri terör suçlamasıyla yargılanmadı, bırakın mahkûm edilmeyi. Suçlamalar; hırsızlık, mala zarar verme ve şiddet içeren kamu düzeni ihlali gibi sıradan ceza maddeleri. Muraisi ve Ahmed’in, İsrail’in en büyük silah üreticisi Elbit Systems’a ait bir fabrikaya girerek ekipmana zarar verdikleri; Chiaramello’nun ise RAF Brize Norton üssüne girilen ve savaş uçaklarının boyandığı bir protestoya katıldığı iddia ediliyor. Bu eylemler, Palestine Action’ın terör örgütü ilan edilmesinden önce gerçekleşti. Bu son derece tartışmalı karar hâlen mahkemede itiraz konusu ve yakında açıklanması bekleniyor. Ancak masumiyet karinesi ya da kanunların geriye yürütülmemesi ilkesi hiçe sayılıyor; CPS “terör bağlantısı” olduğu iddiasıyla bu kişileri hüküm giymiş teröristler gibi muameleye tabi tutuyor.
26 Aralık’ta, Birleşmiş Milletler raportörlerinden oluşan bir grup, bu mahkûmlara yönelik muamele hakkında derin endişe duyduklarını açıkladı. Raporda; tıbbi bakıma erişimde gecikmeler, hastane tedavisi sırasında aşırı kısıtlama, aile ve avukatla temasın engellenmesi ve özellikle ciddi sağlık sorunları olan tutuklular için bağımsız tıbbi denetim eksikliği vurgulandı. Raportörler, hükümetin yaşam hakkını koruma ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleyi önleme yükümlülüklerine uyup uymadığı konusunda ciddi soru işaretleri bulunduğunu belirtti. Ancak birine “terörist” etiketi yapıştırdığınızda, ona neredeyse her şeyi yapabildiğiniz anlaşılıyor. Medyanın neredeyse tamamının bu konuda suskun kalması, ibret verici.
Bu mahkûmlar için ahlaki sorumluluk hükümete aittir. Ancak hükümet bunu üstlenmeye niyetli görünmüyor. Avukatlar, milletvekilleri ve doktorlar defalarca bakanlara çağrıda bulundu. Yanıt net: konuşmayı reddediyorlar. Gerekçeleri ise, bunun açlık grevlerini “teşvik edici bir örnek” oluşturacağı iddiası. Buna dair hiçbir kanıt yok. Üstelik bu eylem, 1981 IRA açlık grevinden bu yana görülen en büyük ve en uzun süreli koordineli açlık grevi.
Hükümet, bu tür olayların sıradan olduğu izlenimini vermeye çalışıyor: “Son beş yılda yılda ortalama 200 açlık grevi vakası yaşandı.” Oysa kastedilen şey, bireysel ve kısa süreli yemek reddi vakaları. Bu, ölüm riski taşıyan kitlesel bir açlık greviyle kıyaslanamayacak bambaşka bir durum.
27 Kasım’da, 100’ü aşkın sağlık çalışanı, Adalet Bakanı David Lammy’ye bir mektup imzalayarak mahkûmların “yanlış yönetilen bir tıbbi acil durumla” karşı karşıya olduğunu bildirdi. 17 Aralık’ta ise aralarında tıp ve hukuk uzmanlarının da bulunduğu 800’den fazla kişi ikinci bir mektuba imza attı. Hükümet, bu mektupların hiçbirine hâlâ yanıt vermedi.
Bunun yerine, açlık grevcilerinin durumu adeta alay konusu ediliyor. Milletvekili Jeremy Corbyn, parlamentoda Adalet Bakanı Jake Richards’a, grevcilerin avukatlarıyla görüşüp görüşmeyeceğini sorduğunda, Richards keskin bir “Hayır” cevabı verdi; bu da salonda kahkahalara yol açtı. Aralık ayında Avam Kamarası Başkanı, Lammy’nin görüşme talep eden milletvekillerine yanıt vermemesini “tamamen kabul edilemez” olarak niteledi. Ancak bu kayıtsızlık sürüyor.
Açlık grevcilerinin talepleri makul: kefaletle serbest bırakılma; adil yargılanma hakkı (hükümetin kritik belgeleri sakladığını iddia ediyorlar); Palestine Action üzerindeki yasağın kaldırılması; ve soykırım işleyen bir devlete silah sağlayan Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki faaliyetlerinin durdurulması. Bunların hepsi zaten olması gereken şeyler. Elbette bunlar müzakere talepleridir. Grevin sona ermesi için hepsinin karşılanıp karşılanmayacağı, hükümet masaya oturmadıkça bilinemez. Hükümetin konuşmayı reddetmesi, grevcileri ölüme mahkûm edebilir Adil muamele ve doğru kararlar talep etmek için hayatınızı riske atmak gerekmemeli. Ancak iktidardaki herkes dinlemeyi bıraktığında, geriye pek az seçenek kalır.
George Monbiot, The Guardian