Gazze Şeridi’nin güneyinde, Han Yunus’un doğusundaki Huzaa kasabasından Filistinli öğrenci Amr Aborouk, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla birlikte ailesiyle yaşadığı toprağa bağlı hayatın nasıl sistemli biçimde yok edildiğini kaleme aldı. Aborouk, kuşaklar boyunca emek verilen çiftliğin bombalarla haritadan silinişini, defalarca zorla yerinden edilmeyi, açlığı, susuzluğu ve hayatta kalma mücadelesini kendi tanıklığı üzerinden anlattı. Yazısında, Gazze’de savaşın yalnızca evleri değil, insanın köklerini, hayallerini ve geleceğini nasıl hedef aldığını anlattı.
Gazze Şeridi’nin güneyinde, İsrail sınırına yakın Han Yunus’un doğusundaki Huzaa kasabasında doğup büyüdüm. Ailemle birlikte toprağa bağlı bir hayat sürüyorduk. Çiftliğimizde yaşar, emeğimizi toprağa verir, karşılığında geçimimizi sağlardık. Bugün ise bir kurban olarak değil; bir anda yerle bir edilen bir hayatın, koparılan bir yurdun ve sistemli biçimde yok edilen insanlığın tanığı olarak yazıyorum.
Savaştan önce ortaokuldaydım. Sabahları buğday tarlalarının arasından geçen rüzgârın sesi ve horoz ötüşüyle uyanırdım. Ailemizin yaklaşık 100 dönümlük arazisinde buğday, arpa, karpuz, ıspanak, domates ve toprağın sunduğu her nimeti yetiştirirdik. Babam, kardeşlerim ve ben birlikte çalışırdık. Bir eşeğimiz ve küçük bir motosikletimiz vardı. Hayatımız toprağın kokusu, ekinlerin rengi ve emeğin ritmi etrafında şekillenirdi.
Kardeşlerim üniversitedeydi. Ben ise ortaokulun son yılındaydım. İyi bir not alarak ya ziraat mühendisliği okuyup çiftliğimizi geliştirmeyi ya da bilgisayar programcılığıyla kendime yeni bir yol açmayı hayal ediyordum. Çok çalıştım, çok hayal kurdum. Hayatımızın bir anda silineceğini düşünmemiştim.
Hiçbir uyarı olmadan füzeler düştü. Bir anda Gazze’nin üzerine yıkım çöktü. Evimizi kaybettikten sonra en temel ihtiyaçlar bile mücadeleye dönüştü. Yiyecek için, su için, hayatta kalabilmek için verilen bir mücadele. Evden kaçarken yanımıza alabildiğimiz tek şey, hâlâ evin kokusunu taşıyan küçük bir çantaydı. O çanta, beni çiftliğe ve anılara bağlayan son bağdı.
İlk zorunlu göçten sonra ikincisi, üçüncüsü geldi. Sayı 23’e ulaştı. Her seferinde biraz daha eksildik. Ölüm sürekli yanımızdaydı. Bir gün kamptaki dar sokaklarda yürürken bir füze komşularımızın çadırına isabet etti. Patlama çok yakındı. Ben hafif yaralandım, çadırdaki herkes hayatını kaybetti. O an anladım ki savaş sadece patlamalar değil; bir anda silinen hayatlar, geride kalan ağır bir sessizliktir.
Evimiz yıkıldıktan sonra ekmek kuyrukları hayatımızın parçası oldu. Saatlerce güneş altında bekledik, çoğu zaman tek bir ekmekle döndük. Su bir hayale dönüştü. Bidonlarla tanker peşinde koştuğumuz günler oldu. Tuvalet için bile sıra beklemek zorundaydık. Mahremiyet, insan olma hâli ortadan kalktı. Bize yalnızca hayatta kalmak düşüyordu.
En ağır an, sevdiğiniz birinin tabutunun arkasından yürümektir. Arkadaşlarımı, akrabalarımı toprağa verdim. Annelerin oğullarının başında yıkılışına tanık oldum. Gözyaşları hiçbir zaman kayıplara yetmedi. Bir gün yaralı kuzenim için ilaç kuyruğunda beklerken, elimde onun adının yazılı olduğu bir kâğıt vardı. O kâğıt, sanki onun hayatıydı. Küçük bir ilaç kutusuyla döndüğümüzde ölümü biraz olsun geri püskürtmüş gibi hissederdik.
Çadır bir ev değildir. Yağmurdan, soğuktan, rüzgârdan korumaz. Her geçen gün sabrımızı ve hayatta kalma irademizi sınadı. Ardından aylar süren büyük kıtlık başladı. Ekmek lüks, su hayal oldu. Açlığı bastırmak için ağaç yaprakları satın aldığımız, kirli su içmek zorunda kaldığımız günler yaşadık.
Un bulabilmek için Rafah’ın Miraj ve Tineh bölgelerine, İsrail kontrolündeki alanlara yüzlerce kişiyle birlikte gittik. Uçakların ve bombardımanın altında koşarak bir çuval un almaya çalıştık. Ya canlı dönecektik ya da şehit olacaktık. O bölgeler gerçek ölüm tuzaklarıydı. Bir seferinde lağım çukuru kazarken kum üzerime çöktü ve gömüldüm. Kurtarılmasaydım boğularak ölecektim. O an anladım ki savaşta ölüm için füze gerekmez; bir çukur, bir enkaz yeterlidir.
Buna rağmen Huzaa’ya dönüp toprağı yeniden ekip biçme hayalim hiç sönmedi. Buğday, arpa, karpuz ve sebzeler ekmeyi; toprağın yeniden ürün vermesini hayal ediyorum. Derslerimi mum ışığında değil, gökyüzünü aydınlatan patlamaların ışığında çalıştım. Uçakların altında ders tekrarlamak, benim için bir direnişti.
Yüzde 84 başarı elde ettim. Normalde sevinç olması gereken bu an, üniversitelerin yıkılması ve eldeki tüm paranın hayatta kalmaya harcanması sebebiyle buruk kaldı. Binlerce dolar yalnızca un için gitti. Hayallerimiz, onlara ulaşma gücümüzden daha uzağa düştü.
En ağır an ise Huzaa’ya geri döndüğümde evimi yıkılmış hâlde görmekti. Çiftliğimiz yakılmıştı. Ardından işgal rejiminin tüm topraklarımıza el koyduğu haberi geldi. Hayatımın 100 dönümü, köklerimle birlikte sökülüp atılmıştı.
Bugün çadırlar arasında, açlıkla bombardıman arasında yaşıyorum. Ama yazıyorum. Ben bir istatistik değilim. Bir zamanlar evi, toprağı, hayalleri olan bir insanım. Savaş her şeyi aldı ama sesimi alamadı. Bu benim hikâyem. Aynı zamanda Gazze’de hayatta kalmaya çalışan her gencin hikâyesidir.
Middle East Eye





