Ferman DEMİRKOL

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İş müfettişliği ve Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimliği yapmıştır. Ayrıca, Almanya’da doktora çalışmalarına katılmış.

1982’den beri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

“Yargı bağımsızlığı” mevzuunda doktora kitabı yaygın olaraktan tanındığı gibi, Anayasa Mahkemesi’ne başörtüsü ile ilgili kararı doğrultusunda “Yasama Fonksiyonunun Gaspı” isimli kitab ile “Diktatörleri Uyku Tutmaz” kitabı bilinen önemli eserlerindendir.


Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra yerine kurulan devleti, devlet geleneğini sürdürmüştür diyorsunuz Anayasa Hukuku kitabınızda. Bunu biraz açar mısınız?

Şimdi biz devletin unsurlarını öğrenciye şöyle anlatıyoruz. Devletin toprak unsuru vardır, insan unsuru vardır, egemenlik unsuru vardır. Osmanlı Devletinde de bu geçerlidir, diğer devletlerde de geçerlidir. Osmanlı Devleti'nden sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde toprak unsuru aynı unsurdur, insan unsuru aynı unsurdur. Hatta bugünkü Cumhuriyet'in Misak-ı Milli hudutlarını da Osmanlı Parlamentosu tayin ve tasdik etmiştir. Geriye kalıyor egemenlik unsuru. Yani İran Şah'ı gitmiş, yerine Humeyni gelmişse yeni bir devlet yoktur. İran Devlet'i yine aynı bağlılığını devam ettirmektedir. Ben de diyorum ki; Osmanlı Devlet'i sona ermemiş, Türkiye Cumhuriyeti yeni devlet olarak kurulmamıştır. Osmanlı Devleti'nin adı değişmiş, Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Devletin unsurlarından değişen tek unsur vardır, o da egemenlik unsurudur. Osmanlı hanedanı hâkimiyeti gitmiş onun yerine egemenlik unsurunun halka ait olduğu ve organlarının tamamının halk tarafından seçildiği sistem gelmiştir. Osmanlı'da zaten bir tane idi. Yürütme organının bir kanadı olan Padişah halkoyuyla seçilmiyordu. Parlamento'nun tamamı halk tarafından seçiliyordu ve bakanlar kuruluda o parlamentodan güvenoyu alıyordu. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni b ir devlet olmadığını, Osmanlı Devleti'nin devamı olduğunu Anayasa Hukuku hakkında söylemekteyim ben.

Peki, bu reddi miras konusu için ne dersiniz?

Doğru değildir, hatta ispatlı bir şekilde değildir. İstanbul Üniversitesinin tarihini 1453'e götürüyorsun, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın tarihini 1700'lere götürüyorsun. Ziraat Bankası'nın tarihini Osmanlı dönemine götürüyorsun, Emekli Sandığı'nın tarihini Osmanlı Dönemine götürüyorsun sonra kalkıp Osmanlı Devlet'i sona ermiştir diyorsun. Ermemiştir, Osmanlı Devlet'i bugün de devam ediyor, devletin adı değişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu yerine Türkiye Cumhuriyeti olmuştur.

TBMM sadece Atatürk’ün seçtirdiği milletvekillerinden değil, Osmanlı Meclisi mebusanından gelen milletvekillerinden oluşmaktadır. Osmanlı Anayasası olan 1876 Anayasası, 1924 Anayasası ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Ferman Demirkol Baran Dergisi

Hocam yine kitabınızda, Anayasa Hukuku kitabınızda, Atatürk milliyetçiliği değil, Atatürk'ün milliyetçiliği diye bir farktan bahsediyorsunuz. Bunu derken kast etmek istediğiniz nedir?

Diyorum ki Anayasa'nın ikinci maddesindeki mükellefleri arasında bir takım nitelikler sayılmıştır. Orada Atatürk milliyetçiliğinden kasıt Atatürk'ün milliyetçiği mi, yoksa Atatürk'ü sevme milliyetçiliği mi? Bu bir cumhuriyetin nitelikleri, devletin nitelikleri arasında yer almamalıdır. Atatürk'ü sevenler olabilir, olsun. Ama Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı dediğin zaman, o zaman Fatih'in milliyetçilik anlayışı, Kanuni'nin milliyetçilik anlayışı, Süleyman Demirel'in milliyetçilik anlayışı ortaya çıkmış olur. Şahıs milliyetçiliği olmaz, milletin milliyetçiliği olur. O milletin milliyetçiliğine de Atatürk milliyetçiliği olmaz Türk milliyetçiliği yazmanız gerekir. Atatürk'ü sevebilirler ama Atatürk milliyetçiliğiyle Türk milliyetçiliği aynı konu değildir.

Hocam, cumhuriyetin nitelikleri olmaz, devletin nitelikleri olur diyorsunuz yine aynı eserinizde.

Şimdi burada, Anayasa'da yanlış yapılmıştır diyorum ben. Cumhuriyet'in nitelikleri olmaz diyorum çünkü cumhuriyetin zaten kendisi bir niteliktir. İkinci maddeyi okuduğunuz zaman orada cumhuriyetin nitelikleri diyor başlığı. Ben diyorum ki bu bahsin adı cumhuriyetin nitelikleri değil devletin nitelikleri olmalıydı. Devletin nitelikleri arasında da cumhuriyet sayılmalı, hukuk devleri sayılmalı ki sayılıyor. Laik devlet sayılmalı, Atatürk milliyetçiliği sayılmalı. Onun için devletin nitelikleri olmalı, cumhuriyetin nitelikleri olmaz diyorum.

Hocam bu başörtüsü meselesi hakkında sizin bazı çalışmalarınız var, bazı tezleriniz var bir anayasa hukukçusu olarak. Biraz okuyucularımızı bilgilendirmek açısından çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Diyorum ki Türkiye'de bu başörtü sorunu yoktur. Hukuken yoktur. Fiilen bazıları bunu sorun haline getirerek bundan faydalanmaktadır. Çünkü başörtülü öğrenci sorununu Anayasa Mahkemesi kendisi çözmüştür. Benimde kitabımın adı "Yasama Fonksiyonunun Gaspı"dır. Yani Anayasa Mahkemesi orada demiştir ki başörtüsünü düzenleyen kanunun anayasaya aykırı olmadığına karar verilmiştir. Böyle bir karar olduğuna göre, kanunda iptal edilmediğine göre, hangi kanundan bahsediyoruz; 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun Ek 17'sinde diyor ki; "üniversite koridor ve laboratuarlarında başörtüsü serbesttir". Dolayısıyla öğrenci hizmet alandır, hizmet veren değildir. Devlet hizmet veren doktora, hâkime, avukata, öğretmene kıyafet getirebilir ama öğrenciye getiremez diyorum. Hatta bu yasal dayanağa bağlıdır. Kanun olmasa bile başörtülü öğrenci Türk üniversitelerinde okuyabilir. Kanun olmasa bile! Bir özgürlüğü kullanmak için kanuna ihtiyaç yoktur. Yasaklamak için kanuna ihtiyaç duyulur ve yasaklamak için Türkiye'de herhangi bir kanun yoktur. Hatta bir kanun Anayasa Mahkemesi'ne gitmiş, Anayasa Mahkemesi o kanunu iptal etmemiştir. Dolayısıyla Türkiye'de aslında başörtüsü sorun olmamalıydı. Birileri bunu sorun haline getirmeye ve bundan faydalanmaya çalışıyordu. Bu doğru değildir. Bu dinin iç siyaseten kullanılmasıdır. Din insanların yaşadığı bir değerdir. Din iç siyasette kullanılan bir araç değildir. Din bir amaçtır, o amacın doğrultusunda insanlar yaşamalıdır. Bunu sulandırmaya bunu istismar etmeye gerek yoktur.

Bugün kördüğüm haline geldi mesele.

Evet, kördüğüm haline geldi ama bazıları, biz bunu çözecektik ama bırakmıyorlar diyebilmek adına başörtüsü meselesini çözümsüzlüğe sürüklüyor ve gündemde tutuyorlar.

Batının kültürel, askerî, siyasî ve ekonomik işgali var. Bu tesbitlere katılıyor musunuz?

Ben bu tesbitlere katılmaktan ziyade Batı’nın her türlü emperyalist duygu ve hareketlerine karşı sizin nasıl bir direnç gösterdiğinize bakarım ben. Batının yaptığında ah etmek, vah etmek, ağlamak yerine çözüm aramak nerede?

Hocam, bugün Üstad Necip Fazıl'ın Doğum ve ölüm yıldönümündeyiz.

Allah rahmet etsin Necip Fazıl Bey'i. Necip Fazıl Bey Türk toplumunun en çağdaş aydınıdır bir kere, bakınız sadece Müslüman demiyorum. En çağdaş, en modern aydınıdır, onun işi gücü gençlere ışık vermek, irşad etmek ve yol göstermektir. Allah ona rahmet eylesin.

Bugün bir gazetede Mehmet Niyazi diyor ki; Necip Fazıl Batıyı eleştirmenin, Batı medeniyetinden şüphe duymanın cinnet kabul edildiği bir devirde çıkıp Batı medeniyetini eleştirmiş ve Doğu medeniyeti üstünlüğünü ortaya koymuş birisidir. Yani Batıyı süzgeçten geçiren bir mütefekkirdir Necip Fazıl. Bu acıdan siz nasıl değerlendiriyorsunuz ideolojini.

Necip Fazıl Beyin Batının eleştirilecek yönlerini koyması, kitleleri aydınlatması ve ufkunu açması açısından iyi ama her ilim adamının bir yoğurt yeme şekli vardır. Ben Batının kültürel yapısını eleştirmek onun yanlışlarını ortaya koymaktan ziyade bizim neyimiz vardır, bu nasıl sergilenmelidir, bu nasıl ortaya konulmalıdır, bizim üstünlüklerimiz nelerdir? Yoksa Batının yanlışlarını akşama kadar üst üste dizmenin ne faydası var. Batıya özenti olmasın dediğiniz zaman onun yerine bir şey koymamız gerekir. Ben bizim kültürel değerlerimizin Batıdan çok bizim tarafımızdan tehlike atında olduğunu düşünmekteyim. Bizim kültürel değerlerimizin Batı tarafından değil, bizim tarafımızdan gasb edildiğini, Türkler ve Müslümanlar tarafından gasb edildiğini, zarar verildiğini düşünmekteyim. İnşaat firmalarının, alışveriş merkezlerinin isimlerine bakın. Bunları Batı mı zorla koydurdu. Koyduran kim belediyeler, Türk devlet idare yapısı, valiler. Bunlar kültürel değerlerdir. İkincisi yabancı dilde eğitimi Batı mı diyor idare hukukunu Fransızca anlatın diye. Koyan kim YÖK,Milli Eğitim Bakanlığı. O zaman neden Batıyı eleştiriyoruz. Bu bize bir avantaj sağlamaz ki. Sizin değerlerinizi ortaya çıkaramıyorsunuz, değerlerinizi ortaya çıkartamıyorsunuz, değerlerini ortaya çıkartamadığınız andan itibaren de, Batı kültürünün hâkimiyeti başlıyor. Sosyoloji boşluk kabul etmez. Siz kendi milli değerlerinizi, kültürel değerlerinizi öne çıkartmazsanız, boşluğu mahal verirseniz Batının yanlış, doğru değerlerinin hâkim olmasına neden kızıyorsunuz. Batı yanlış düşünüyormuş. Bizi ne ilgilendirir Batının kendi yanlışı kendi doğrusu. Biz doğrularımızla ne kadar doğru düşünüyoruz.

Kuru kuruya Batıya karşı olmamak diyorsunuz. Zaten Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu fikriyatlarında Batının yanlışlıkları yanında üstünlüklerini de ele alıyorlar, ondan sonra Batı ve Doğu muhasebesini yapıyorlar, bizim eksikliklerimiz ele alıyorlar, ondan sonra da Başyücelik modelini öneriyorlar. Batı âlemine karşı İslâm'ın, Türk'ün ve Doğu âleminin Yeni Dünya Düzeni olarak takdimidir Başyücelik sistemi. Bu eser hakkında ne dersiniz hocam?

Şimdi şöyle, Batıyla mukayese edildiğinde bu Başyücelik Devleti'yle ilgili ortaya atılan düşünce doğru düşüncedir. Külliyyen Batı kötüdür, yanlıştır, kokuşmuştur, bozuşmuştur yerine bizim değerlerimizi Batıyla mukayese edip onu bizdeki eksikleri giderip onu uygulanabilir hale getirmek, Batıdan faydalanabilmek? Külliyyen Batı düşmanlığını yanlış buluyorum ben. Doğru değil. Batı'nın mesela teknolojisini görmezden geleceğim diyemezsiniz ki? İlim ve gelişme insanlığın malıdır. Batının yâda Doğunun değildir. İnsanlığın ortak mirasıdır. AIDS ve kansere bir çözüm geliştirecek olursa Batı, biz Batınındır, fenadır mı diyeceğiz, yahut Doğu bulursa, Batı aman o fenâdır mı diyecek? Bu gibi değerler insanlığın ortak malıdır. Ama devlet yönetiminde, sosyal hayat içerisinde bizim içimizden bir insan, Salih Mirzabeyoğlu da dâhil bir ölçü, bir kıstas, bir konu getiriyorsa onun üzerinde tartışmak iyi ve doğru bir şeydir. Bizim bununla kafa yormamız lazım. Bu ne demektir? Başyücelik Devleti'nin önermesinde olduğu gibi, yani kuru kuruya taklitçi olmayalım, bizde ortaya bir şey koyalım. Bu mânâda bu görüş önemlidir.

Bu sistemde, erdeme öncelik vermek, seçkin, çilekeş, yüce insanlara öncelik vermek, devlet şeklimiz Başyücelik, hükümet şeklimizse Yüceler Kurultayı. Yüceler kurultayının da seçtiği bir Başyüce var. Eğer incelemeye fırsat bulduysanız.

İnceledim, mukayese yapıyor ama unutmayalım ki devlet yönetiminde mutlak suretle tek yönlü bir icad yoktur. Hatta siyasi rejimlerde, İslâm dininde tek siyasi rejim modeli de yoktur. Allah modeli insan iradesine bırakmıştır. Metodları insana bırakmış. Allah bize imkân vermiş. Nedir imkân? Düşünmemizi, irademizi ortaya koymamıza, zekâmızı ortaya koymamıza imkân vermiştir. Her şeyde Oruç gibi kesin şartlar koymuş olsaydı zaten bize bahşettiği aklın ne anlamı kalırdı? Tavuklar gibi ürerdik zaten. Ama Allah insana değer verdiği için ona akıl vermiştir. Allah insana takdir hakkı vermiştir ki; bu da şükredilecek bir konudur.

Hocam bunun bizim ideolojimizde formüle ediliş şekli “İslâm'da idare şekli yoktur. İdare ruhu vardır.”

Evet doğrudur.

Batı ve Amerika güya evrensel değerler sunuyorlar. Bu evrensel insanî değerler nedir? Bu değeri biçen kimdir?

Ben evrensel değerlere söyle bakıyorum bir kere Amerika kaç yıllık bir devlet. 200 yıllık, 250 bir devlet. Peki ondan evvelki değerler nerede? Ondan evvel değerler yok muydu? Komşusu açken tok yatan bizden değildir. 200 yıllık mı bu? Çok 200 yıllar öncesinden. Kadın hakları, insan hakları, çevre haklarının ortaya çıkması insanî değerlerse, çıkması 200 yıllık Batının devlet tarihinden çok önce vardı. Onlardan önce insanî değerler var ama siz parlatmamışsınız, siz sunmamışsınız, takdim edememişsiniz. Sizden 1200 sene sonra çıkan bazı devletler bazı değerleri evrensel olarak sunuyorlar. 1400 sene önceki değerlerimizi biz evrensel olarak sunabilseydik bugün ölçüyü Batı koymuyor olacaktı. Çünkü bu değerler var olacaktı, o değerler anlatılacak ve tartışılacaktı. Ama bizdeki o değerler, 1400 yıl önceki o değerler yaşanılır hale getirilemediği ve boşluk doğduğu için Batı koyduğu değerleri o boşluğu yerleştirdi. Bunları da evrensel başlığı altında satıyor. Bir kere bu değerler evrensel falan değil. Batıya aittir, sınırlıdır. Hâlbuki evrensel değerler sınırlı değillerdir. Bizde bunun örneği var. Bu Batının evrensel değerlerinden 1400 sene önce söylenmiştir ve zamanın ve eşyanın erozyonuna uğramadan aynı kıymetle değerini sürdürmektedir.

“Hâkimiyet kimindir ve iktidarın kullanılışına haklılık veren nedir?” gibi meselelerin izahı yapılmadan hukuk sistemi kurulamaz. Her hukuk sisteminin arkasında bir ideoloji vardır. Başıboş hukuk sistemi de olmaz, anayasa da olmaz. Bir ideoloji ve ahlâka dayanmalı. Millet emrinde meclis, meclis emrinde hükümet, hükümet emrinde icra. Bunu sağlamak mühim… Bunu sağlamayan lafta cumhuriyet idaresi mi yoksa bu şuura sahip herhangi bir rejim mi? Ve iktidarın kaynağı bahsinde neler söylemek istersiniz?

Hâkimiyet millete aittir deniyor, hâkimiyet Allah'a aittir deniyor. Ben burada bir tezat görmüyorum. Rejim, egemenlik ve fikir konusunda insanların ortaya bir şey koymaları Allah'ın hâkimiyetine zıt değildir diyorum ben. Allah sadece Müslümanların değil, bütün âlemlerin Rabbi'dir. Allah, rejim konusunda insanı serbest bırakmıştır.

İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun, Hukuk Edebiyatı adlı eserinde bir bahis var, hukuku besleyen ahlâktır, ahlâksız bir cemiyette hukuk kuru bir sözden ibarettir diyor. Yargıtay eski başkanı Sami Selçuk’un da ceza hukukunun özüne inemedik, çünkü ahlâksız hukuk olmuyor” şeklinde bir tesbiti vardı. Hukukla ahlâk ilişkisi hakkında ne diyorsunuz?

Hukuk toplumu yönetmek üzere ortaya çıkartılmış pozitif düzenlemedir. Hiçbir pozitif düzenlemenin ahlâksızlığı önereceğini, ahlâksızlığı yaşatacağını, ahlâksızlığı koruyacağına inanmıyorum. Aksi halde bu hukuk değildir. Çünkü hukuk toplumun iradesiyle oluşan düzenlemelerdir. Ahlâk ise toplumun yaşadığı kurallar bütünüdür. Demek ki hukuk da, ahlâk da kurallar bütünüdür. Ahlâk’ın da kendi içinde kurallar bütünü vardır, hukukla ebediyen zıtlaşmaz. Hukukla ahlâk beraberdirler. Beraber olmadığı zaman toplumda çatışma başlar. Hukukun da ahlâkın da amacı toplumda huzur sağlamaktır. Huzur yoksa ikisinden de o toplumda bahsedilemez. Ancak sizin hukuk sistemini başka bir ahlâk sistemine göre düzenlenmişse o zaman hukukla toplumun ahlâkı arasında bir çatışma yine doğacaktır. Ahlâkla çatışan hukuk olmamalıdır. Çağdaş toplum yaşanabilir toplumdur, örfüyle, âdetiyle, diniyle, geleneğiyle ve ilim camiasının ürettiği ürünlerle yaşamalıdır. Zıtlık olursa bu sefer zorlama başlar. Türbanda dayatma yapılıyor mesela. Türban takanlar okumak istiyor. Hukukla örf, adet ve ahlâk arasındaki çatışmalardan Doğuyor.

Eğitim istemimiz Batıya entegre… Hukuk fakülteleri dâhil bugün Batının değerlerini merkeze alarak eğitim veriyor. Mesela İslâm Hukuku okutulmuyor. Batılı gibi düşünüp Batıya karşı kendi kimliğimizi, milli ve manevi değerlerimizi nasıl koruyacağız.

Birincisi şu; siyasal iktidar hukuk mevzuatlarıyla ve eğitim sistemiyle düzeltecek bunu. Batının hukuk normlarını almak zorundayız diye bir kural yoktur. Siz üretiyorsanız, siz mukayese ediyorsanız, yaşanılabilir bir ahlâk ve örf adet sahibiyseniz Batıya ihtiyaç yoktur. İsrail’de Mecelle uygulanıyorsa eğer 1960’a kadar, Osmanlı hukuk sistemi uygulanıyorsa, Batı da insanların huzuru yoksa aranması gereken yer Batı değildir. Bizim ortaya yeni bir şey koymamız değil eski değerlerimizi ortaya koymamız gerekir sadece. Batıya özentinin kalkması gerekiyor. Bunun yolu eğitim sistemidir. Mukayeseler ve vaka incelemeleriyle yapılacak bir eğitim sistemi yolumuz aydınlatacaktır. Batı dayatıyor, senin ahlâkın yoktur, buluşun yoktur, bilimin yoktur, faziletlerin yoktur, ilmin yoktur derler ve buna inanırsanız Batıya mahkûm olursunuz. Kendi değerleriniz ortaya çıkartmadan başkalarının dikte ettiklerine razı olursanız baştan kaybedersiniz.

YÖK ve üniversiteleri nasıl görüyorsunuz?

Ben YÖK sisteminin Türkiye’de bir şey ürettiğine inanmıyorum. Çünkü YÖK sistemiyle bakınız yabancı dilde eğitimi getirdiler. Yabancı dil eğitimi ayrı, yabancı dilde eğitim ayrı. Yabancı dil de eğitim olamaz. En büyük emperyalizm yabancı dil eğitimdir. Bunu üniversite uyguluyor, Milli Eğitim Bakanlığı uyguluyor. YÖK bize ancak ve ancak aşağılık kompleksi veriyor. Bizim dilimizin bilim dili olmayacağını anlatıyor. Hâlbuki İngilizce ve Fransızca dilleriyle eğitim olmamalıydı. Ahlâksızlık ve kültürel silahlı kuvvetleri tarafından işgal altındayız. Televizyon programlarında kültürel değerlerimiz yok edilirken, yabancı dil ile eğitim vesilesiyle her şeyimizi kaybetme istikametinde ilerlemekteyiz. İktidarın en önce alması gereken tedbir bu iki konu ila alakalıdır. Artık yeniden milli bir program düzenlenmeli ve uygulanmalıdır. Milli programdan kastımız dar bölgesel program değil, dünya çapındaki sistemi millileştirmemiz lazım. Aksi hamlelerin hepsi bilinçli ve şuurlu bir şekilde ahlâksızlık işgaline doğru gidiyoruz.

Sizin yetkileriniz olsaydı hukuk fakültelerindeki eğitimi nasıl düzenlerdiniz?

Hukuk fakültesindeki eğitimi elbette ki parlamentonun çıkarttığı kanunların anlatımıyla gerçekleştiriyoruz ama sadece kanun anlatan bir fakülte olmamalıyız biz. Bizim dünyaya bakışımızda, uluslar arası ilişkilerde biz öğrencimize, bir takım güçler, hangi tuzakları kurarak insanları oyuna getirmektedirler. Nasıl uyuşturuyoruz? Kanun kalitesiyle hukuk olmuyor ki. En iyi kanunları kullansak neticede bunu uygulayacak olan insan. Dolayısıyla biz tartışabilen, konuşabileni kendi değerlerinin farkında, fikir üretebilen bir eğitim sistemine geçmemiz gerekir. Ortaöğretim de ezbercilik yaptırıyoruz. Hukuk fakülteleri zaten kanun fakültesi olmuş durumda. Hukuk fakültesi kanun fakültesi değildir. Hukuk fakültesi aynı şekilde insan ve sosyolojiyi, tarihiyle birlikte öğrencisine sunmak mecburiyetindedir. Türk örf adetlerini, İslâm’ın ne olduğunu nasıl yaşandığının anlatılması gerekir. Roma hukuku mukayese hukuk olarak okutulmasına karşı değilim. Ama Roma hukuku zorunlu dersi İslâm hukuku seçmeli dersse işte bu yanlıştır. Zaten şimdi İslâm hukuku seçmeli bir ders olarak bile yoktur. Hukuk fakültesi nedenler ve niçinler üzerinde durmalıdır. Muhakeme usulüyle ilerlenmesi gereken hukuk fakültesinde ezberci bir eğitim var ancak.

Anayasa değişikliğiyle ilgili ne dersiniz hocam?

Ben Türkiye’nin bir anayasa sorunu olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de anayasa sorunu yok, bazılarının sorunu var. Onların dertleri de özgürlükler getirmek falan değil. Egemenliğin kaynağına ortak olma vardır, onu parçalamak vardır. Bir sürü şey değişti zaten, değişebilirde. Yapmak istedikleri değişiklik 66. Madde de ve yapmak istedikleri ırkçı bir anayasaya değişikliği. Etnisiteye yönelik bir anayasa yapmak istiyorlar.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Genç arkadaşlara son olarak şunu söylemek istiyorum. Sağlam bilgiye sahip olmak ve bunun üzerine fikir inşa etmek mecburiyetindeyiz. Bugün en sakat durum saptırılmış ve çarpıtılmış fikirlerdir. Bilgiye para gibi sahip çıkmamız lazım. Aydın kimse çağından sorumlu kimsedir. Öğrencilerime baktığımda tornadan çıkmış bir gençlik görüyorum. Tek düze bir toplum var etmek istiyorlar. Nefs ve madde peşinde bir gençlik görüyoruz. Muhafazakâr bir iktidar döneminde toplum ruh çöküntüsüne sürükleniyor. Toplumun uyanık olması gerekiyor, toplumun silkelenmesi, acizliğinden ve korkularından kurtulması gerekiyor. Uyuşukluk, acizlik ve korkaklık toplumun temel motifi haline geliyor. Toplumumuzun silkelenmesi ve kendisine gelmesi gerekiyor. Asıl konu toplumun sorumsuzlaştırılması ve duyarsızlaştırılmasıdır. Bu her şeyden, dinsizlikten bile tehlikeli bir gidişattır.

Teşekkür ederiz hocam zamanınızı ayırdığınız için.

Aylık Dergisi 81. Sayı Haziran 2011