Mirzabeyoğlu, İslâmcıların cemiyette kendini gösterebilmesinin güzel bir örneğidir. “Biz de varız!” diyebilen, bunun fikrini ve düşünce altyapısını da oluşturan biriydi…

Yazarımız Tayyar Tercan’ın, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ile tanışıklığı Eskişehir yıllarına dayanan, Eskişehir ve daha sonra İstanbul’da yakın münasebetleri bulunan rahmetli Suat Fıratlı ağabey ile 2012 yılında yaptığı ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmayan sohbet-röportajını Aylık Baran okurları ile paylaşıyoruz:


Suat Fıratlı

Bismillah diyelim, başlayalım… Suat Ağabey, Kumandan Amca’dan -Allah rahmet etsin- bahsedebilir misiniz? İlişkileriniz nasıl gelişti, neler yapardınız kendisiyle? Kumandan Amca’nın oğlu, Salih İzzet (Mirzabeyoğlu) de sizin yanınızdaydı…

Kumandan Amca ile 67-68 senelerinde tanıştım... O da rahmetlik Cevat Ülger vasıtasıyla oldu. Ben o zaman Milli Eğitim Yayınevi’nde görev alıyordum. Kumandan Amca ile tanıştıktan sonra birdenbire birbirimize ısındık… Kumandan Amca bazen böyle insanları etkiler, ayırır, çok samimi olduk. Tabiî onun vasıtasıyla da oğlu İzzet ile tanıştım. Kumandan Amca’nın oğlu Salih İzzet üniversitede okuyordu bitirmedi de sonraları... Buraya geldiğinde saçları çok kabarık, alışılmadık bir görünüşü vardı… Salih İzzet’in babası, “Sen bunu berbere götür” derdi. Berbere götürürdüm. Salih İzzet ile ağabey-kardeş gibi olduk, daha sonra da arkadaş… Neyse, buraya gider gelirdi. Bir İstanbul bir Eskişehir’e gelirdi. Herhalde üçüncü sınıftaydı, hukuk okuyordu.

İstanbul Hukuk’ta idi…

Evet. Ben Kumandan Amca ile köylere giderdim… Orada çocukları yetiştirirdi.

Kumandan Amca, İslâmcı gençlerin yetişmesi için köylere mi gidiyordu?

Evet. Kumandan Amca bunu başlattı, İslâmî hareketi bir yönüyle başlatan kendisidir. Birisi, “Biz Kumandan Amca’dan önce İslâmî hareketi burada yönlendirdik” derse olmaz… Hiçbir İslâmî hareket yoktu burada. Mustafa vardı, soyadı neydi, hatırlayacağım şimdi…

Kırkıncı mı?

Cevat Ülger, Mustafa Kırkıncı ile beraber bir dükkân açtı. Camilere falan gidip süslemeler yapıyorlardı. Fakat Kırkıncı, Allah rahmet eylesin, erken vefat etti… O da resim hocasıydı. Bu Tepebaşı’ndan inerken bisikletten düştü, vefat etti âniden. O zaman buradaki hastane yeni açıldıydı. Mustafa’yı Cevat’tan evvel tanırdım. Yerlilerdendi. Cevat ile gidip-gelmelerimiz oldu. Hasan Keçeci de vardı. Ve ismini hatırlamadığım insanlar… Bir topluluk oluştu sonra, hiçbir araya gelmesi beklenmeyen insanlar birleşti. İzzet Atasoy da vardı. Sonra düşündük taşındık kahvehane açtık. İsmini unutamayacağım, birçok talebe bu kahvede yetişti. Ben memurdum, kahvenin sahibi ben oldum. Üniversiteli talebeler de gidip geldi hep buraya. Birkaç sene işledi burası… Çoğu üniversiteyi bitirdi ve gitti buradan.

Kumandan Amca rahmetlik olunca “Anadolu’daki İslamcı mücadelenin gizli kahramanıydı.” denildi. Ne demek oluyor bu?

Yâni, Kumandan Amca buradaki mücadelenin ışığı oldu. Bu insanlara yol açtı. Esasında ikimiz dost olduk, o benim ağabeyim, ben onun kardeşi oldum. Oğlu İzzet de gece yarısı yanıma gelirdi, muhabbet ederdik. Sonra göç başladı. İlk göç benden oldu. Devlet kitaplarına İstanbul'a gittim.

Buradaki faaliyetlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Şimdi tabiî isimlerini bilmiyorum da, aşağı yukarı 50-100 üniversiteli çocuk o kapıdan, o kahveden çıktı. Anadolu Mitingi diye burada bir şey tertipledik; ifadem yanlış değil on bin kişi falan bir araya geldi. Eskişehir görmemiş böyle bir şeyi… “İslâm geliyor!” diye de bağırıyorlar. “Ordu evinin oradan geçmeyin, olmaz.” dedik ordu evinin önünden geçti bizimkiler… Dinlemediler… Ordu evinin önünde “İslâm geliyor, İslâm geliyor!” diye bağırıyorlar.

Sene 1971 miydi?

Hemen hemen o evre… 1971 olabilir. Bunlar çocuktu… Onlar, şu anda devletin birçok kademesinde görevli. Bakan, bürokrat oldular.

Evet… Yani Kumandan Amca bir hareket başlattı…. Harekette bereket vardır derler…

Evet, Cevat’ın vasıtasıyla da koleje el atmış olduk, bir genişleme oldu. Yalnız isim söylemeyelim… Bu işlerden kendine pay çıkarmak isteyenler de oldu… Kötülemek için söylemiyorum da… Durum bu. Kahveye giden-gelen çocuklar yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Sonra birileri başka şeyler yapıyor, fitil sokuyor… Anladınız mı o “birileri”ni?

Atasoy Müftüoğlu mu?

Evet…Atasoy ev tutmuş, bizim çocuklar kayboluyor, oraya gidiyorlar. Yani anladın mı? Yani Atasoy’u kötülemek için söylemiyorum bunu. Çocukların birkaçını “arakladılar” diyelim. Şöyle oldu: Mustafa Seçkin vardı. Yedi lisan bilir, siz bilmezsiniz. Şimdi, Allah selamet versin hastaymış. Onların bir gurubu da vardı galiba... Bunlar buraya her gün gelir oldular bu kalabalığı, bu güzelliği görünce... Ve işte şimdi “büyük zatlardan birisi” onların topluluğunda falandı. İsim vermiyorum…

Verseniz de olur… Mustafa Seçkin’i mi kastediyorsunuz?

Benim çocukluk arkadaşımdı, şimdi bakan... Gayrı ötesini siz bilin…

Nabi Avcı?

Nabi Avcı… “Arakladılar” Nabi’yi. Onun da bir arkadaşı vardı, araları bozuldu sonra.

Ahmet?

Onları kendi küçük tarikatlarına bağladılar. Mustafa Seçkin benim çocukluk arkadaşım ve akrabalık vardır aramızda. Yedi lisan bilirdi.

Milliyetçiler Derneği'ni siz mi kurmuştunuz?

Milliyetçiler Derneğini ben kurmadım. Ve Milliyetçiler Derneği’ne de gitmedim. Yani benim hareketlerimde Milliyetçiler Derneği yok.

Milli Nizam Hareketine destek verdiniz biraz bahseder misiniz? Burada ne vardı?

Aranan bir şey ihtiyaç vardı. Milli Nizam Partisi kuruldu.

Burada bir potansiyel vardı değil mi? İslâmî hareket genişlesin diye faydalı oldu… Kumandan Amca gibi Necip Fazıl gibi insanlardan Allah razı olsun.

Amin. Hasan Keçeci MNP’ye girdi. Partiye başka girenler de oldu… O parti özlediğimiz bir parti hâline geldi. Hasan Keçeci faaliyet gösterdi burada. Para da harcadı… Hamamcı idi. Müsaadeli girdi buraya tabiî. Biz ön ayak olduk…

Keçeci, Kumandan Amca’nın yetiştirdiği insanlardan birisi miydi?

Hayır, Kumandan Amca yaşında falandı Hasan Keçeci… Yani biz görüşüyorduk, burada yalnız kalmış idi. Biz ön ayak olduk. “Partiye gir” dedik, o da girdi… Zannediyorum, bir seçimde milletvekili olacaktı, kıl payı kaybetti. Sonra İstanbul’a gitti. Biz siyasete burnumuzu sokmadık.

Salih Mirzabeyoğlu, “Beni yetiştiren üç isim var.” diyor. Birinci isim Üstad Necip Fazıl, iki babası, üç ise Cevat Ağabey. Kumadan Amca nasıl birisiydi tekrar soruyorum?

Kumandan Amca birçok zulme uğramış… Anasının anası rahmetlik olduğunda ben de vardım… Sonra babası rahmetlik oldu.

Şeyh Said hadisesinden sonra sürgün olmaları ve sonra babasının şehit edilmesi…

Evet, şehit edilmesi… Sonra Konya’ya sürüldü, orada astsubay oldu. Hanımı da sanırım Bursalı idi. Emekli olmuş işte, biz de burada onu tanıdık… Çocukların kaldığı okul yurdunun müdürlüğünü yaptı. Çok güçlü, kuvvetli bir insandı, Allah rahmet versin. Burada şöyle bir hâdise oluyor, istasyonun orada bir kadına sataştıkları için 18 kişiyi dövmüş… Çok güçlüydü… Salih İzzet de çok kuvvetliydi, babası gibi.

Salih Mirzabeyoğlu ile ilgili hatıralarınız var mı?

Evet, İzzet de dövüşmeyi severdi. İzzet esasında boksörlük yaptı… Sonra bıraktırdık, böyle bir şeye lüzum olmadığından. Sivas’a falan da gittiydi. Mesela, İstanbul’da birkaç dövüşe girdiğini de biliyorum Salih İzzet’in. İzzet ve ben sanki bir ruh idik.

Salih Mirzabeyoğlu’nu çocukluktan tanıyorsunuz… Ruh beraberliğiniz de var…

14-15 yaşından itibaren evet…

Nasıl biriydi Mirzabeyoğlu?

Mirzabeyoğlu, İslâmcıların cemiyette kendini gösterebilmesinin güzel bir örneğidir. “Biz de varız!” diyebilen, bunun fikrini ve düşünce altyapısını da oluşturan biriydi… Kitaplarını da biliyorsunuz. Hem düşüncesi hem de cesareti çok güzeldi. Evet, boksör olduğu için de karşısındakini korkutabilen kimseydi. Aslında merhametli, kalbi yumuşak bir insandı. Ama gözünü kararttı mı fenâ. Bir ara otogarda da bir hâdise olmuştu. Yine birilerini tepelemişti. İsterse 20 kişi gelsin, Salih İzzet onları da tepelerdi. Cesurdu bir kere, yumrukları da sağlamdı.

Akıncı Güç dergisinden bahseder misiniz?

Ben Akıncı Güç kadrosunda resmen yoktum. Bu dergi, hakikaten bütün Müslümanlara sirayet etti. Geniş çevreler tarafından sevildi.

Suat Amca, çok güzel anlatıyorsunuz… Senin gibi tatlı bir insanı nereden bulacağız bir daha?

Allah razı olsun ama o kadar tatlı insan değilim. Bana bak ben tatlı insan değildim. 15 senede yumuşacık oldum. Serttim ben.

Çok mu serttiniz?

Bana “Sarı Efe” diyen olurdu. Her şeyi de söyletmeyin. Otur şuraya. Şimdi insan belli bir yaştan sonra da çok yumuşuyor.

Mirzabeyoğlu ne zaman Üstad ile tanıştı? Biliyor musunuz?

Herhalde 15’li yaşlarda… Zaten burada benimle birlikteliği 5-6 senedir, üniversiteye gitti dedim ya.. Gerçi sonraları da gidip geldi, İstanbul’da da yanıma geldiydi.

Tamam bunları dinlemek istiyoruz…

Akşam gelirdi, gece 2-3 gibi giderdi. Bir ara Üsküdar’da bayırda kar varken gelmişti, gecenin bir yarısı. Çıktı ki, arabayı çalıştıramadı. Çıktım, ittim arabayı çalıştırdı…

Mirzabeyoğlu’nun sert olduğunu söylemiştiniz… Biraz daha hatıralardan bahseder misiniz?

Evet, sertti; ama kalbi merhametliydi. Nazikti… İki sefer dövüştüğünü gördüm, on kişiyi dağıtmıştı… İnsan sonradan yumuşuyor gerçi, ben de serttim ama sonra sakinleştim. İzzet kavgacıydı ama bol bol da okurdu. Akıllı kimseydi… Boşa konuşan biri olmadı, dolu konuşurdu. Düşünürdü…

Kafirlere karşı şiddetli, Müslümanlara karşı yumuşaktı diyebilir miyiz?

Kafirlere karşı sert, Müslümanlara karşı yumuşaktı.

Nezaketi biz ondan öğrendik… Düşmana karşı bir başka oluyordu, hiddeti fazlaydı!

Evet, öyle. Zamanla unutuyoruz bazı şeyleri… Salih İzzet, fakirleri gözetirdi. Şöyle yoldan bir yardıma ihtiyacı olan biri geçti mi, elinden tutardı.

Sizin hitabınızla “İzzet Bey” deyince aklınıza başka neler geliyor?

“İzzet Bey” deyince aklıma ben geliyorum…

Nasıl yâni?

Evet, ben geliyorum. İzzet burada olmamasına rağmen her zaman bendedir… Bir parçası bende. Samimi olarak söylüyorum bunu. Ben İzzet’in bu hâlde olmasının hikmetli olduğunu düşünüyorum. İleride görürsünüz.

Eyvallah. Üstad’ın yanına yemeğe gitmiş miydiniz Salih Mirzabeyoğlu ile?

Evet. Üstad ile yemeğe gittiğimizde 12-13 kişi vardı yanımızda… Üstad telaşı beni kaplamıştı. İzzet zorla götürdü… “Sen gelmezsen, ben de gitmem” dedi bana İzzet… Hazırlanmışlar, geç kaldık, çocukları yollara çıkarmışlar. Girdik, yemek verildi. Kendimi tanıttım işte… Üstad’ın kendisi imam oldu, akşam namazı idi. Bu kadar güzel okuyuş, imamlık, ne güzeldi… Güzeldi… Görmemiştik böylesini. İnsanı “yok” eden bir hâl… O kadar güzel Fatiha okumuştu ki. Evvelden gelenlere böyle namaz kıldırmamış… İzzet, onun bayramı oldu… “Bu kurtaracak” dedi…

Cevat Ağabey’den biraz bahseder misiniz?

Cevat, çabucak etkilenirdi çoğu şeyden… Cevat evde sarıkla gezerdi. Güzel bir sarığı vardı. Büyük bir pankart arabası vardı. Onunla ikimiz karşıya geçiyorduk... Gidiyoruz, dedi ki “Suat! Biz çok münafık mıyız?” Baktım ki, gözünden yaş geliyor. O derinlere daldı mı, böyle gözünden yaş gelirdi. “Hayırdır ya?” “Yahu, benim hanım her gün Peygamberler, hacı, hocaları rüyâsında görüyor. Ben daha bir papaz göremedim rüyâmda.” dedi… Bastım kahkahayı…

Cevat Bey, siz ve Salih Mirzabeyoğlu’nun beraber olduğu zamanlar da vardı.

Cevat, ben, Kumandan… Otuz beş-kırk kişi tanıdık; fakat bize benzer ya da bizi anlayacak seviyede değillerdi. Ve üçümüz öyle tesadüf ki, sadece Eskişehir’de değil, Üsküdar’da da bir olduk. Kumandan bizden sonra geldi… Evvela ben gittim, arkadan Cevat gitti, Cevat dört senelik üniversiteyi bitirdi. Üsküdar’da bir dükkânı vardı… İşi mimarlıktı. Burada birkaç cami yaptı… Cevat’ın ailesiyle, bizimkiler arasında pek münasebet yoktu. Ama Kumandan’ın ailesiyle sanki yurt gezisine çıkıyorduk; aile gibiydik... Bir de rahmetlik Hasan Keçeci vardı bizim… Yusuf Özgülen’i de hatırladım şimdi… Allah rahmet eylesin çok genç yaşta öldü. Yusuf’un hatta kız kardeşini ben devlet kitaplarına yerleştirmiştim. O oradan emekli oldu. Benim yerime onu getirmişlerdi. Yusuf da çok başka insandı. Onun da ömrünün kısa olması üzmüştü bizi, saf, teslimiyetçi biriydi. Ben bir yerlere gittim mi, Yusuf ile İzzet gelirdi. Bakarlardı, “Bizimkilere bir şeyler lazım mı? Öte beriye gidilecek mi?” diye sorarlardı. Yapılacak işlere el atarlardı, Allah razı olsun…

Yalçın Turgut Balaban da vardı... O, Yusuf ve Salih İzzet de beraber hareket ederdi. Mirzabeyoğlu ile iyi bir dostluğu vardı Yalçın Turgut’un. Sonra Yusuf rahmetli oldu. Yalçın Bey, Cevat Ülger’den mimarî ve çizim üstüne dersler almıştı. Kandilli’de oturuyorlardı. Allah hepsine rahmet eylesin.

Amin…

Teşekkür ederiz Suat Amca… Bize hatıralarınızı anlattınız.

Allah kolaylık versin.

Aylık Baran Dergisi 6. Sayı Ağustos 2022