1821’de Mora’da başlayan Yunan İsyanı, kısa sürede bölgede yaşayan Türk ve Müslüman ahalinin hedef alındığı büyük bir kıyıma dönüştü. Köylerde ve yerleşimlerde yaşayan Müslüman aileler ilk hedefler arasındaydı. Evler basıldı, köyler yakıldı, savunmasız kafileler yollarda saldırıya uğradı. Hayatta kalabilenler ise Tripoliçe, Monemvasia, Navarin ve diğer tahkim edilmiş merkezlere sığınmaya başladı. Kırsaldaki Türk-Müslüman nüfusun büyük bölümünün birkaç hafta içerisinde ortadan kaldırıldığı, Mora genelinde 20 binden fazla Türk erkek, kadın ve çocuğun öldürüldüğü döneme ilişkin kaynaklarda yer aldı.

İsyanın hazırlıkları ise daha eskiye uzanıyordu. 1814’te Odessa’da kurulan Filiki Eteria, yıllar boyunca Osmanlı idaresindeki Rumlar arasında gizli bir teşkilatlanma yürüttü. 1821 baharında ayaklanmanın Mora’ya yayılmasıyla silahlı gruplar harekete geçti. İsyanın ilk safhalarında Türk nüfusun dağınık yaşadığı köy ve çiftlikler savunmasız durumda kaldı. Küçük yerleşimlerden kaçabilen Müslümanlar kalelere ve büyük şehirlere sığınırken, geride kalanların önemli bir bölümü öldürüldü.

Mora’daki hadiseler bu sebeple yalnızca Osmanlı askerî birlikleriyle isyancılar arasındaki çatışmalardan ibaret kalmadı. Sivil halk da doğrudan hedef hâline geldi. Silahlı grupların önünden kaçan aileler yollarda yakalandı; açlık sebebiyle teslim olan topluluklara verilen can güvenliği sözlerinin çeşitli yerlerde tutulmadığı kaydedildi. Navarin’de 19 Ağustos’ta yaşanacak katliam da bu kanlı sürecin içinde gerçekleşti.

Navarin aylarca kuşatıldı

Mora Yarımadası’nın güneybatısında bulunan Navarin, doğal limanı ve kalesiyle Osmanlı için stratejik öneme sahipti. Bugünkü Pylos civarında bulunan Yeni Navarin Kalesi, yani Neokastro, isyanın başlamasının ardından Mart 1821’den itibaren kuşatma altına alındı. Kuşatma yaz boyunca devam etti.

Şehir ve kalede askerlerin yanı sıra çevredeki saldırılardan kaçarak buraya sığınmış Türk ve Müslüman siviller de bulunuyordu. Kuşatmanın uzamasıyla dışarıyla irtibat kesildi. Yiyecek stokları azaldı, temel ihtiyaç maddeleri tükendi ve şehirde ağır bir açlık başladı.

Kuşatma ilerledikçe durum dayanılmaz hâle geldi. Açlığın pençesindeki bazı aileler küçük gruplar hâlinde kaleden çıkarak çevredeki Yunanlara sığınmaya ve canlarını kurtarmaya çalıştı. Ancak kaleden çıkıp teslim olanların bir kısmı öldürüldü. Böylece şehirde kalanlar için iki yol vardı: açlıktan ölmek veya can güvenliği karşılığında topluca teslim olmak.

Navarin ahalisi aylar süren kuşatmanın ardından artık direnebilecek durumda değildi. Askerî imkânların tükenmesinden çok, şehirdeki sivillerin açlık ve mahrumiyet karşısında dayanacak gücünün kalmaması teslim sürecini hızlandırdı.

Can güvenliği sözü verildi

Türk ve Müslüman ahali ile Yunan tarafı arasında teslim görüşmeleri başladı. Varılan anlaşmaya göre Navarin’de bulunanların canlarına dokunulmayacak ve şehirden güvenli biçimde ayrılmaları sağlanacaktı. Müslüman ahalinin deniz yoluyla Mısır ve Kuzey Afrika tarafına nakledilmesi öngörülüyordu.

Bunun karşılığında Navarin Kalesi teslim edilecek; kamuya ait mallar, silahlar ve şehirde bulunan kıymetli eşyalar Yunan tarafına bırakılacaktı. Türk ahalisi elindeki para, gümüş eşya ve ziynetleri de teslim etti. Aylarca aç bırakılan insanlar, mallarını bırakarak hiç olmazsa canlarını ve ailelerini kurtarabileceklerini düşünüyordu.

Teslim şartları yazılı hâle getirildi. Fakat sonradan bu anlaşmanın Türk tarafında bulunan nüshasının ortadan kaldırıldığı da kayıtlara geçti. Böylece can güvenliğini teminat altına alan anlaşmanın delillerinden biri yok edildi.

Navarin halkı bütün servetini, silahlarını ve kaleyi bırakarak kendilerine verilen söze güvendi. Şehir savunmasız hâle geldi.

19 Ağustos’ta kapılar açıldı

19 Ağustos 1821’de Navarin’in kapıları açıldı.

Teslim anlaşmasına göre buradan sonra yapılması gereken, silahlarını bırakmış Türk ve Müslüman ahalinin güvenli biçimde gemilere bindirilmesi ve bölgeden çıkarılmasıydı. Ancak şehrin düşmesinin ardından anlaşma uygulanmadı.

Yunan silahlı grupları şehre girerek teslim olmuş halka saldırmaya başladı. Erkekler, kadınlar ve çocuklar arasında ayrım yapılmadı. Silahlarını teslim etmiş insanların büyük bölümü öldürüldü.

Navarin’de katledilenlerin sayısına ilişkin farklı rakamlar bulunmakla beraber, güvenilir tarih çalışmalarında 2 ila 3 bin kişinin öldürüldüğü kaydediliyor. Yalnızca yaklaşık 160 kişinin katliamdan kurtulabildiği belirtiliyor.

Böylece aylarca kuşatma altında tutulan, açlığa mahkûm edilen ve sonunda can güvenliği sözü üzerine teslim olan Navarin’deki Türk-Müslüman ahali birkaç saat içerisinde büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

Kadın ve çocuklar da hedef alındı

Katliamın en ağır tarafı, saldırıların silahlı erkeklerle sınırlı kalmamasıydı. Kadınlar ve küçük çocuklar da öldürüldü.

Kadınların öldürülmeden önce üzerlerindeki para ve ziynet eşyalarının aranması için soyulduğu; canlarını kurtarmak maksadıyla denize girenlerin suyun içerisinde ateş edilerek vurulduğu kaydedildi. Kollarında çocuklarıyla sahile kaçmaya çalışan anneler de saldırıların hedefi oldu.

Bebeklerin annelerinin kollarından alındığı, küçük çocukların kayalıklara vurulduğu veya denize atıldığına dair tanıklıklar dönemin kayıtlarına geçti.

Katliamın dehşetini gösteren ifadelerden biri şöyleydi:

Yakın tarihimizi sorgulamak: Fikret Aktaş
Yakın tarihimizi sorgulamak: Fikret Aktaş
İçeriği Görüntüle

“Üç ve dört yaşlarındaki çocuklar denize atılarak boğuldu.”

Şehirdeki kıyımın ardından çok sayıda ceset denize atıldı veya sahilde bırakıldı. Sıcak havada çürümeye başlayan cesetler sebebiyle ağır bir koku yayıldı; su kaynaklarının kirlenmesi ve salgın hastalık tehlikesi ortaya çıktı.

Öldürülmeyen bazı Müslüman kız ve erkek çocukları ise esir edildi. Kayıtlarda hayatta bırakılan çocuklardan bazılarının daha sonra satışa çıkarıldığı, ağır şartlar altında yaşamaya zorlandığı ve yaşadıkları dehşet sebebiyle aklî dengelerini kaybedenlerin bulunduğu aktarılıyor.

Katliamdan sonra Navarin

Navarin’de yaşananlar şehrin teslim alınmasıyla bitmedi. Sokaklarda, surların çevresinde ve sahilde cesetler bulunuyordu. Günler geçtikçe cesetlerin çürümesi şehirde ciddi bir sağlık tehdidi meydana getirdi.

Katliama şahit olan Avrupalı gönüllüler de karşılaştıkları manzara karşısında dehşete düştü. Avrupa’dan “Yunan davasına” yardım etmek amacıyla Mora’ya gelen bazı gönüllüler, bölgedeki Türk ve Müslüman sivillere yönelik uygulamalarla karşılaşınca başlangıçta kendilerine anlatılan romantik bağımsızlık mücadelesi tablosundan çok farklı bir manzarayla yüz yüze kaldı.

Navarin’in ardından Müslüman nüfustan geriye çok az kişi kaldı. Aylar boyunca kaleye sığınarak hayatta kalmaya çalışan bir topluluk, teslim şartlarına rağmen ortadan kaldırılmıştı.

Mora’da Türk varlığı tasfiye edildi

Navarin Katliamı, 1821’de Mora’da meydana gelen münferit bir hadise değildi. İsyanın ilk günlerinden itibaren Türk ve Müslüman ahaliyi hedef alan öldürmeler yarımadanın birçok bölgesine yayıldı.

Küçük köylerde ve çiftliklerde yaşayan ailelerin kendilerini savunma imkânı hemen hemen yoktu. Silahlı grupların saldırıları başladığında binlerce kişi evini terk ederek surlarla çevrili şehirlere doğru kaçtı. Fakat yollarda ilerleyen savunmasız kafileler de saldırıya uğradı. Küçük şehirlerde evlerini barikatlarla tahkim ederek direnmeye çalışan Türk topluluklarının önemli bir bölümü öldürüldü.

Kalamata, Patras, Livadya ve Mora’nın başka bölgelerinde Müslüman nüfusa yönelik saldırılar yaşandı. Ağustos ayında Monemvasia’daki Müslümanlar da kuşatma, hastalık ve açlığın ardından teslim olmak zorunda kaldı. Navarin ise birkaç gün sonra aynı kanlı sürecin en ağır safhalarından birine sahne oldu.

Navarin’den yaklaşık bir buçuk ay sonra Mora’nın merkezi Tripoliçe’nin düşmesiyle daha büyük bir katliam meydana geldi. Böylece 1821 yılı boyunca Mora’daki birçok Türk-Müslüman yerleşimi ortadan kaldırıldı; hayatta kalabilenlerin önemli bir kısmı bölgeden kaçmak veya başka Osmanlı topraklarına sığınmak zorunda kaldı.

İsyanın ilk haftalarında Mora genelinde 20 binden fazla Türk erkek, kadın ve çocuğun öldürüldüğüne dair kayıtlar bulunuyor. Evleri yakılan, esir edilen veya bölgeyi terk etmek zorunda kalanlar da hesaba katıldığında Mora’daki Müslüman nüfus kısa zaman içerisinde büyük ölçüde tasfiye edildi.

Bu bakımdan 1821’de yaşanan hadiseler yalnızca askerî hâkimiyetin el değiştirmesi anlamına gelmedi. Asırlardır Mora’da yaşayan Türk-Müslüman topluluğun varlığı da ağır bir darbeye uğradı. İsyandan önce köyleri, mahalleleri, evleri, çiftlikleri ve şehir hayatıyla Mora’nın yerleşik unsurlarından biri olan Müslüman nüfus, katliamlar ve sürgünlerle bölgeden büyük ölçüde silindi.

Avrupa’nın romantikleştirdiği isyan

Mora’daki katliamlar yaşanırken Avrupa’da Yunan isyanına büyük bir siyasî ve kültürel destek veriliyordu. Antik Yunan hayranlığı etrafında gelişen filhelenizm, isyanı Avrupa kamuoyuna “hürriyet”, “medeniyet” ve “Hristiyanlığın kurtuluşu” gibi kavramlarla takdim etti.

Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gönüllüler Mora’ya giderken, yardım kampanyaları düzenlendi ve Yunan isyanı romantik bir bağımsızlık destanına dönüştürüldü. Buna karşılık Türk ve Müslüman köylerinin ortadan kaldırılması, teslim olan sivillerin öldürülmesi, kadın ve çocukların katledilmesi aynı kuvvetle Avrupa kamuoyunun hafızasına girmedi.

Navarin’deki kıyım bu çelişkinin en açık örneklerinden biriydi. Aylarca aç bırakılan halkın güvenli geçiş şartıyla teslim olması, bütün mallarını bırakması ve ardından büyük ölçüde öldürülmesi, isyanın sivil Türk ve Müslüman ahali bakımından ne anlama geldiğini bütün açıklığıyla ortaya koydu.

Bugün “Yunan bağımsızlık mücadelesi” başlığı altında anlatılan 1821 hadiselerinin öteki yüzünde, Mora’nın yerli Türk-Müslüman nüfusunun yaşadığı büyük felaket vardır.

Navarin unutulmadı

19 Ağustos 1821 Navarin Katliamı, Türk ve Müslüman ahalinin Mora’dan tasfiye edildiği kanlı sürecin sembol hadiselerinden biri olarak tarihe geçti.

Şehrin kapıları açıldıktan sonra erkeklerle birlikte kadınların, çocukların ve bebeklerin de öldürülmesi; denize kaçanların vurulması ve hayatta kalan bazı çocukların esir edilmesi, Navarin’in mahiyetini açık biçimde ortaya koyuyor.

19 Ağustos 1821’de Navarin’de yaşananlar, Mora İsyanı’nın romantikleştirilen anlatısının ardında kalan Türk-Müslüman kıyımının en ağır sahnelerinden biridir. Canlarını kurtarmak için bütün varlıklarını bırakarak teslim olan binlerce insan, kendilerine verilen güvenlik sözüne rağmen katledildi.

Kaynaklar

  • George Finlay, History of the Greek Revolution, Cilt I, 1861, özellikle s. 262-263.

  • William St Clair, That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence, Oxford University Press, 1972; Open Book Publishers gözden geçirilmiş baskı, 2008.

  • Salâhi R. Sonyel, “How The Turks of the Peloponnese were Exterminated During the Greek Rebellion?”, Belleten, Cilt 62, Sayı 233, Türk Tarih Kurumu, 1998, s. 121-136.

  • David Brewer, The Greek War of Independence: The Struggle for Freedom from Ottoman Oppression and the Birth of the Modern Greek Nation.