Sinan, mimarlığını kullanmamış, bir heykeltıraş, bir ressam, bir musikişinas, bir şair ve bir hattat olarak yaklaşmıştır eserine...

1501-1703 yıllarını kapsayan “Klasik Dönem Mimarisi”nde , mimariyi mimari yapan Mimar Sinan’dır diyebiliriz. Selçuklunun ve ilk dönem mimarisinin yansımalarını da gördüğümüz Klasik Dönem Mimarisi’nde tam kubbe ve tam kubbelerin vücut bulması için yarım kubbelerle destekleme işi Sinan’ın döneminde gerçekleşmiştir. Tam kubbenin tepede boşlukta kalabilmesi için kenar yarım kubbeler ve yarım kubbelerin yerinde kalabilmesi için tavan kısmını destekleyen filayak destek sistemleri kullanılmıştır.

1551-1558 yılları arasında 4 bin m² alana inşa edilen ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kendi adına Mimar Sinan’a yaptırdığı Süleymaniye Camii’nin hem teknik özelliklerini, hem strüktürel itibariyle günümüze ne söylediğini, hem de Mimar Sinan’ın ehasını ele almaya çalışacağım.

Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’ni inşa etmeden evvel, kendisine bu bölgenin topografyasını çıkarmış, tek tek her dönümün planını çizmiş ve cami ile birlikte etrafına bir nizam dairesi içinde külliye, medrese, vakıf ve türbeleri de eklemeyi başarmıştır. Büyükçe bir araziyi ele alan Sinan, mimari dehasını buraya uygulamakla kalmıyor, şehirciliğin nasıl olması gerektiğinin de altını çiziyor ve şehir planlamasında kabiliyetini ortaya koyuyor.

Haliç’e doğru eğimli bir yamacına kurulan cami aynı zamanda her yönün de en güzel manzarasını oluşturur. Bugün her ne kadar etrafı çirkin yapılarla dolmuş ise de, hatta her ne kadar önünü kapatmaya çalışan köprüler yapılmış ise de, Süleymaniye her yerden görenleri hayran bırakmaktadır. İstanbul bomboş bir şehir olsaydı, şehrin yeniden inşasına, Süleymaniye’nin etrafından başlanırdı diyebiliriz.

Altmış dönümlük araziye kurulan caminin etrafında evvel, sânî, sâlis, râbi isimlerinde eğitim veren medreseler, Mülazımlar Medresesi, tıp medresesi, darulkurra, dârülhadis, darulşifa, sıbyan mektebi, imaret, tabhâne, hamam, meydan çeşmesi, Mimar Sinan Türbesi, Kanuni Sultan Süleyman Türbesi, Hürrem Sultan Türbesi ve bedestenler bulunmaktadır. Bugün ise bedestenlerin tamamını esnaf işletmekte olup, kimi medrese ve vakıflar da başka işler için kiralanmıştır.

Yatay mimarinin önemi hem nizam açısından hem de ruhi açıdan çok önemlidir. Dikey mimariye karşın Selçuklu döneminden beri yatay mimarinin yerleşimi çok iyi bir şekilde gerçekleşmiş ve başarıyla günümüze kadar getirilmiştir. Elbette göklere kadar uzanan 5-10 katlı bir kubbe yapılabilirdi. Fakat Mimar Sinan gökyüzüne isyan mahiyetinde bir eser inşa etmek yerine gökyüzünü süslemeyi tercih ederek Süleymaniye Camii’ni inşa etti. Süleymaniye’ye nereden bakarsanız bakın, İstanbul’un en yüksek yerindedir ve bulunduğu yerde hem mekânı hem de gökyüzünü süslemektedir.

Süleymaniye’yi Süleymaniye Yapan Nedir?

Cevat Ülger, Mimar Sinan'ın mimar, mühendis, şehirci olmakla birlikte, şair, musikişinas, ressam, heykeltraş, dekoratör ve hattat olduğunu da söyler. Sanatların bütününe misal olarak da “Osmanlı’da sanatlar ayrılmazdı, müzisyen olmayan bir insanın mimar olması imkânsızdı, bugün de imkânsızdır. Ve Osmanlı Mimarları bir bütün olarak, (sade Sinan da değil) komple sanatkârdılar” der.(1)

Haliyle “Süleymaniye’yi Süleymaniye yapan nedir?” diye soracak olursak buna Mimar Sinan’ın kendi dehasıyla birlikte sanatkârlığı, fikri ve ahlakî altyapısının olduğunu söyleyebiliriz.

Caminin teknik anlamda özelliklerine gelecek olursak; Mimar Sinan Süleymaniye Camii’nde ana kubbeyi genişletmek için yarım kubbeleri genişletmiş, kubbe kasnaklarını daha belirgin hale getirmiş ve içeriyi aydınlatması açısından 32 pencere eklemiştir. Yarım ve çeyrek kubbe kasnaklarına da pencereler ekleyerek ışığın içeri dolmasını sağlamıştır. Sinan, “Kubbe çapını büyüterek ve bunu iki yönde devam ettirerek orta açıklığı geniş tutmuş, ana mekânı geniş tutmak üzere iyice kenara çekilen yan sahınlarda ağırlık ikişer büyük sütunla toprağa indirmiştir. Uzak ülkelerden getirilen bu monolit desteklerle dış duvar arasındaki boşluk orta kesimle ilişkisini kaybetmeyen bir iç galeri (dâhilî tarik) işlevini üstlenmiş, ana mekânı iki yana doğru genişleten bu hacimlerin üstü farklı büyüklükte kubbelerle örtülerek içten ve dıştan yeterince hareketli bir görünüm sağlamıştır.”(2)

Sinan, yarım ve çeyrek kubbelerle cami anlayışına yeni formlar getirmiş, yüksekliği 53 metre, çapı ise 27,5 metre olan 8 bin tonluk ana kubbeyi, yapının duvarlarına oturtmuştur.

Sinan, yarım ve çeyrek kubbeleri duvarlara oturtarak ana kubbeyi 4 filayaklarına yerleştirmiş yarım kubbelere bağlayarak hem ana kubbeyi büyütmüş hem de mekânı daha genişletmiştir. Böylece duvarlara olan baskı da ortadan kalkmış ve yükün çoğu 30’ar ton olan filayaklarına yüklenmiştir. Sinan, Süleymaniye’nin strüktürel tarzına uygun olarak filayakları dikdörtgen biçimine getirmiştir fakat aynı durum Selimiye Camii’nde silindirik formdadır. Cami duvarlarında herhangi bir çatlaklık yahut yıkılma söz konusu olsa bile, ana kubbesiyle filayaklar hiçbir şekilde yerinden oynanmadan duvar taşları yerlerinden sökülüp değiştirilebilir haldedir. Sinan, kubbeyi taşıyan filayak sayısını da çoğaltmış ve gelecekte yapılacak olan camilere daha iyisi yapılabilir mahiyetinde açık kapılar bırakmıştır. “Süleymaniye’yi Bizans yapıları kadar Osmanlı yapılarının da üstünde tutan özellik, ölçüleri çok büyük tutulmadığı halde ana kubbe ve yarım kubbelerin içten ve dıştan bütüne hâkim bulunması, mimarideki alt-üst bağlantılarını en doğru oranlarla sunabilmiş olmasından kaynaklanır.”(3)

Yirmi sekiz kubbe ile örtülü revaklarla çevrili olan Süleymaniye’nin avlusu da pandantifleştirilen kubbelerle süslenmiş ve dikdörtgen hale getirilen caminin avlusu geniş tutulmuştur. Avluyu ayakta tutan kemerler de Süleymaniye’yi daha da estetik hale getirmiştir.

Her unsurun ölçülerine dikkat eden Sinan, minareleri de camiye göre ayarlamıştır. Büyük kubbeye yakın olan minareler uzun iken, diğer minareler daha kısa tutulmuştur. Büyük kubbenin önünde yer alan ve 76 metreden oluşan üç şerefeli minareler yarım kubbenin bitişiğine yerleştirilmiştir. 56 metreden oluşan iki şerefeli minareler ise avlunun kubbe payandalarının bitimine yerleştirildiğinden dolayı avlu duvarıyla uyumlu olması sağlanmıştır. Sinan, ana kubbe kasnağı ile alt şerefeyi, ana kubbenin alemi ile de üst şerefeyi aynı hizada tutmuştur. Avlu bitimindeki minarelerin alemleri ise ana kubbenin alemleri ile aynı hizada tutulmuştur.

Eğer iki şerefeli minareler, diğer üç şerefeli minarelerle aynı boyutta olsaydı; avlunun dikey olarak ana kubbeden daha küçük olmasından dolayı hem ölçü hem de simetrisi bozulacaktı. Fakat camiye nereden ve hangi açıdan bakarsanız bakın 4 minarenin de simetrik bir şekilde birbirlerini kapatmadan dizilişini ve aynı boyda oluşunu görebileceksiniz. Ayrıca Sinan istese üç şerefeli minareleri ana kubbenin arkasına yerleştirebilirdi, fakat bu sefer de simetri bozulmuş olacaktı. Altın oran mevzuunu başka yazımızda işleyecek olsak da şunu yazımıza eklemiş olalım: Mimar Sinan eserlerini altın orana uygun inşa etmiştir. Süleymaniye'ye hangi açıdan bakarsanız bakın bu simetrik ölçüyü bulabileceğiniz gibi tonoz ve payandalarındaki eğimle ortaya koyduğu zevki de görebilirsiniz. Günümüz sanatçılarında mimarından ressamına ve müzisyenine kadar hiçbirinde bu ölçü artık yok. Hemen köşede gördüğünüz uydurma üslupla yapılan caminin altın oranı yoktur.

“Caminin plan şeması, Şehzade Camii’nin (955/1548) klasik yonca biçimini tekrarlamadığı gibi bazilikalara ve Rönesans kiliselerine de benzemez. Dörtgen hacim alanı, içindeki en uygun noktalara konulan dört büyük destek ve bunların üzerine atılan kemerler merkezî kubbe için alt yapıyı oluşturur. Düzgün kesme taşlarla örülerek yükseltilen dört kalın taşıyıcının yüzlerine oyulan uzun nişler ve pahlanmış köşeler devâsâ fil ayaklarını olduğundan daha narin göstermektedir. Bu ayakların üzerinde yükselen dört büyük kemer kubbeye alt yapı oluşturan bir kasnağa destek teşkil etmekte, çok sayıda pencere ile orta mekâna ışık sağlayan bu kasnak 27,40 m. çapındaki ana kubbeyi taşımaktadır.”(4)

Ömrüne; 84 cami, 52 mescid, 57 medrese, 70 darülkurra, 12 türbe, 94 imaret, 122 darüşşifa, 222 suyolu kemeri, 9 köprü, 59 kervansaray, 433 ev ve 48 hamam sığdıran mimarların dehası bunların dışında da Kabe'nin ve Ayasofya'nın tamiratında bulunmuştur.(5)

Süleymaniye’deki Küfeki Taşının Önemi

Kadim geleneğin izlerini taşlara nakşeden Mimar Sinan da mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun İbda Külliyatı’nda devamlı ölçü olarak dile getirdiği “Suretler olmasaydı mânâlar ebediyen tecelliye gelmezdi” hikmetinin apaçık örneğini ortaya koymuştur. Onun taşa yüklediği mana aslında ruhunun yansımalarıydı.

Tarihi bir taş, bize hangi tarihte ve hangi kültüre göre yapıldığını göstermektedir. Günümüzdeki gibi tek tip taşlar kullanıp binalar dikmek yerine önce taşa sanat ve kültürlerini işlemişler ve bunu da mimarilerine yansıtmışlardır. Süleymaniye Camii’nin sade ama aynı zamanda vakarlı duruşunun sebebi Küfeki taşından inşa edilmiş olmasıdır.

Araştırmalara göre bu taşın Roma ve Bizans dönemlerinde kullanılmaya başlandığı ortaya çıkmıştır. Bu taşın bir özelliği ise asırlarca eskimeden ve çatlamadan ayakta kalabilmesidir. Küfeki taşının önemini Evliya Çelebi şöyle dile getirir: “Edirnekapı dışında Davutpaşa bahçesi yakınında 7 yerde taş madeni vardır ki; böyle bir Allah yapısı hiçbir diyarda görülmemiştir. Bin yıldan beri günümüze kadar her gün bin deve, eşek, katır taş taşıdığı halde sanki deryada katre güneşte zerre miktarı azalmamıştır. Çünkü Allah’ın emriyle her gün havadan bitmektedir. Ayasofya’nın yapılması için Hızır getirdiğinden Hızır madeni derler. Güzel koparılması kolay bir makbul taştır.”

Mimar Sinan’ın inşa ettiği yapılara göz gezdirdiğimizde Küfeki taşına ne kadar önem verdiği de aşikârdır. Aynı zamanda bu taş yataklarının İstanbul’da olması da taşa olan önemi bir kat daha artırdığı gibi, hafif olması, ocaklardan çıktığında kolayca şekil alabilmesi, karbondioksit gazından dolayı her geçen gün sertleşmesi taşın önemini ve tesirini artırmaktadır.(6)

Daha önceki yazımızda kubbeli yapıların aynı zamanda klima görevi gördüğünden de bahsetmiştik. Klima görevi görmesinin sebeplerinden biri de küfeki taşının varlığıdır. Yazın daraltmaz ve içeriyi soğuk kılar, kışın ise sıcak.

Yapılan bir diğer araştırmaya göre ise, taşın zamanla dayanıklılığının artma sebebi; formülü CO₂ şeklinde olan karbondioksitin, bileşik formülü CaCO₃ olan kalsiyum karbonatın birleşimiyle gözeneklerinin dolarak sertleşmesidir. CO₂’da renk ve koku olmadığından dolayı da taşa istenilen koku ve renk verilebilmiştir.(7)

Eşya, Formlar ile Algılanır, Formlar Vasıtasıyla Gelişir

Sinan, eserini inşa ederken, her türlü açıdan ilgilenmiş ve hangi bölgeyi nereye göre ışıklandırması gerektiğini çözmüş, hem inşa ettiği mekânın estetiğine hem de kullanışlılığına dikkat etmiştir. Yani sadece mimarlığını kullanmamış, bir heykeltıraş, bir ressam, bir musikişinas, bir şair ve bir hattat olarak yaklaşmıştır eserine… O yüzden “çıraklık dönemi eserim” dediği de, “kalfalık eserim” dediği de ustalık eseriyle ayrılmaz bir zevk ve güzellikte insanı kendine hayran bırakmaktadır. “O’nun eserlerinde estetik, ahenk, ses ve ışık bütünlüğü, iç ve dış mekân bütünlüğü, nizam aşkı, arayış çabası, yeniye hamle, kendini yenileme cehdi açıkça görülür. Sinan, mimariye mekân bütünlüğünü getirmiştir. Sinan, ancak betonarme tekniğiyle yapılacak geçişleri taşla yapmayı başarmıştır.”(8)

İnsan devamlı varoluş halinde olması hasebiyle devamlı yenilenen varlıktır. Yenilenen varlık olmasıyla birlikte yenileyen varlıktır da. Her fert kendi toplumunda kendi ruhunun istidatlarına göre en iyisini yapmakla mükelleftir. Haliyle Mimar Sinan, kendi devrinin mimari şahsiyetini oluşturur. Eserleriyle o devrin sembolünü teşkil ettiği gibi eserleri gelenekselleşir.

Geçmişteki norm ve formların her ne kadar tesirinde olsak da yenileyen varlık olmamız hasebince; renk, şekil, üslup ve ölçüde her an değişime gitmek zorundayız. Çünkü “hayat için tecelli zemini olan bu formlar, iç mantık ve kanunları gereği, kendilerine hayatiyet kazandıran ruhi dinamikten bağımsız bir mânâ ve mukavemete sahiptir. İlk ortaya çıktıklarında hayatla bir bütünlük ve âhenk içinde intibaı verseler de, hayat tekâmülünü sürdürdükçe, “var olma”nın tüm imkânlarını tüketen eski formlar katılaşır; hayata yabancılaşır, hatta düşman hâle gelirler. Zira “hâller değiştikçe suretler de değişmekte”dir.(9) Bu yüzden her ne kadar Süleymaniye gibi bir eser meydana getirememiş olsak da, Süleymaniye’yi aşmak mecburiyetindeyiz. Bugün Mimar Sinan günümüzde yaşıyor olsa Süleymaniye’nin aynısını yapmayacağı gibi, üstüne renk, şekil, çizgi ve ruh katarak kendi eserini aşacağı aşikârdır. Çünkü eşya, formlar ile algılanır, formlar vasıtasıyla gelişir ve anlaşılır. Fertlerin eşya üzerindeki tasavvuru, zihnimizde kültürümüze göre şekillenen formlar aracılığı iledir. Günümüz yapıları, tersine buna en güzel misaldir.

‘Bütün Fikir’le Zevk Ağını Ördü

Her şeyin bol olduğu, ihtiyaçların fazlasıyla yeterli olduğu, imkânların oluk oluk önümüze aktığı dev teknoloji devrinde yaşamamıza rağmen nasıl Mimar Sinan gibi muhteşem mimariler çıkaramıyoruz ortaya. Ellerindeki imkânların kısıtlılığına rağmen ihtişamlarıyla gök kubbeyi süsleyen Mimar Sinan'ın ne özelliği vardı?

Mimar Sinan kimdir dediğimizde hayatını anlatarak Sinan’ı tarif ettiğimizi sanıyoruz. Hâlbuki Sinan’ı, Sinan yapan estetik idrakinin nereden geldiğini sormuyoruz. Mimar Sinan bu eşsiz güzelliğe nasıl erişti. Ve her eseri bir öncekinden daha güzel nasıl oldu? Sinan, kendi çağında “doğru düşünceyi doğru düşünce faaliyetiyle kesiştirecek düzenleyici kodları temin eden bir ‘Bütün Fikir’e ihtiyaç” duydu ve bir dünya görüşü etrafında ve ‘bütün fikir’ prensibiyle bu zevk ağını ördü.” “Suretler olmasaydı manalar ebediyyen tecelliye gelmezdi” anlayışınca Sinan, kendi ruhunda taşıdığı manasını suretlere giydirdi.

Hassa Mimarlar Ocağı

Ayrıca Mimar Sinan'ı Mimar yapan sebeplerden biri de yetiştiği ve orada yüzlerce talebe yetiştirdiği Hassa Mimarlar Ocağı'nın varlığı... Şimdi, 16. yy'a gidelim, bakalım o dönemde mimariler için denetim mekanizmaları nasılmış?.. 16. yy'da kurulan Hassa Mimarlar Ocağı; devletin her türlü resmî yapım ve onarım işlerini yapan teşkilattır.(10)

Osmanlı devlet teşkilâtında “hassa” tabiri, padişahlara ve saraya mahsus hizmetler hakkında kullanılır. Hassa, tahsis etmek, mahsus kılmak, hususilendirmek manalarına gelir. Hassa Mimarlar Ocağı bir okuldur. Bu okula seçilenler fiili olarak da öğrendiklerini yaparlardı. Bir ustanın elinden geçmeden usta olunamazdı. “Hassa Mimarları Ocağı’nın başlıca görevi önemli devlet yapılarının planlarını çizmek, onarımlarını yapmak, keşif bedellerini hesaplamak ve inşaatın uygulamasını yürütmektir.”(11) Bir de “Tamirat Anbarı Takımı” vardır. Bu teşkilat da sarayın ve ona yakın yerlerin inşaası işini görür. Mimarbaşı bu teşkilata da bağlıdır. Mimarbaşı olabilmenin şartı da Hassa Mimarlar Ocağı'ndan geçmektir. Her türlü inşa hassa mimarlar ocağının iznine tabiydi. Mimarlar ocağının dışındaki mimarlar bu ocaktan ruhsat almadan herhangi bir çalışma yapamazdı. Mimarlıkta ehil olmayanlara görev verilmez ve mimarbaşı tarafından da engellenirdi.(12) Hatta kayıtlarda ruhsatsız, usulsüz, ölçüsüz yapılan bazı yapıların mimarbaşılar tarafından yıktırıldığı yer almaktadır. Kısaca şehirlerin inşasında en ufak bir kargaşalığa izin verilmemiş, kurulan teşkilatlar tarafından engellenmiş ve kültüre uygun minvalde yapılmıştır. Hassa Mimarlar Ocağı’nın önemi Mimar Sinan'la daha iyi anlaşılıyor. Çünkü yüzlerce eser veren Sinan, bu ocak sayesinde eserlerini inşa etmiştir.

Mimaride Batı Taklitçiliği

Mimar Sinan’ın kendi çağını güzelleştirmesine nazaran günümüz çağının mimari açıdan çirkinliğine de değinmek istiyorum.

Klasik Dönem Mimarisi nasıl kaydoldu ve yerini Batı taklitçiliğine nasıl bırakabildi? İktisadî sıkıntılar yanında yeniliğe dair herhangi bir çalışma yapılmamakla birlikte devamlı Batı'dan taklit yoluyla devşirme çalışmalar Klasik Mimariyi yokluğa mahkûm etti. Bunun yanında ‘Bütün Fikir’ eksikliği ile birlikte tamamen öz malımızı unutarak başka ülkelerin medeniyetlerini aşırır olduk. Daha sonra da medeniyet yağmacılarına kurban ettik tarihimizi. Bir diğer taraftan ise zevk idrakimizi kaybettik.

Güzeli tanımamak, çirkini görememek, sanata dair seviyemizin düşük olması, kültür şuurumuzun olmaması ve geçmişimizi hatırlamama gibi durumlar da kaybımızın sebeplerinden…

"Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz"(SM) prensibince doğru düşünce olmadan hangi ideali beslersek besleyelim; ortaya "yanlışın kendi doğrularını doğurması" çıkar. Haliyle ne yapılırsa yapılsın yanlışın kendi doğrularında doğruyu arayarak ömür tüketiriz.

Bugün ne yapsak diye günü kurtarmaya yönelik laflara karşın, her fert "Bugün yapacağım şeyin geleceğimize bir katkısı yahut bir faydası olabilir mi?" sorusuna muhataptır. İstanbul'un yıllar sonra dolup taşacağı bilindiği halde, şehri adeta piç edercesine yapılan çalışmalar günü kurtarma anlayışının ve aç gözlülüğün göstergesi. Yaşadığım bir hatıra ile bu mevzuyu misallendirelim. İstanbul'un bazı bölgelerinde 5 kat üstü bina yapmak yasak. İstanbul'un köylerinde ise 3 katın üstüne çıkılmıyor. Fakat bu yasaklara rağmen birçok binanın kaçak katları olduğu gibi adeta çoraptan başparmağın fırlamış hali gibi gökdelenleri de görmek mümkün. Bu yasağın nasıl bozulduğunu bilmiyorum fakat bozulduğuna dair şahit olduğum şu meseleye dikkat çekmek istiyorum. Beş katlı binasına bir kat daha çıkmak isteyen bir arkadaş falan belediyeden tanıdığı bir arkadaşını aradı ve ona yasağı ezmenin yolunu sordu. Belediyedeki memur da belediye başkan yardımcısına 6. katı nasıl çıkacağını sormuş ve şu cevabı almış: “Oda şeklinde bölmeden, sadece çatı yapıyormuş gibi yapın, daha sonra denetim vb gibi şeyler bittikten sonra evin içini bölmelere ayrırın.”

Bir başka şahit olduğum mevzu ise şu; imara ve her hangi bir inşaya izin verilmeyen bir bölgeyi düzleştirip kafeye çevirecek olan biri, o bölgeye 5-6 kamyonluk taş yığması ve uzun süren bir çalışma yapması gerekiyor. Fakat yasak olan bölgelerde her hangi bir çalışma olursa anında şikâyetler gelmeye başlıyor belediyeye. Bu işi yapan kişi, belediyeden tanıdığını bulunca, bu işi nasıl yapacağını öğreniyor. 5-6 kamyonluk taş yığınını gece dökmesini, çalışmaların tamamını gece yapmasını söylüyor. Gelecek şikâyetler için de “eğer denetime gelirsek siz orada görünmeyin, biz gittikten sonra devam edersiniz çalışmanıza” diyerek de uyarıyor. Büyük arazisini böylece yapıyor.

Denetim olmadığı belli olan bu mevzularda aynı zamanda bu işler için para alan belediyeler de var. Hatta almayan belediye var mı diye sormak en doğrusu. Çünkü caminin minaresini beşe katlayan bir gökdelenin o şehre verdiği tahribata aldırış etmeyen “emanetçiler” ceplerine koyulan paralardan da öyle memnun ki, şehre ne olmuş umurlarında değil. Nasılsa falan belediye başkanı, üzerine yaptırdığı 90 binanın ortaya çıkmasından sonra yolsuzlukla suçlanıp görevinden ayrılması üzerine o paraları henüz manzarası kaybolmamış, bir şehir yahut ülkede eşekler gibi keyfine bakarak yiyebiliyor.

Mübalağa yapmadan söylüyorum; İstanbul’un her yerini sokak sokak gezmiş biri olarak, özellikle de işim gereği İstanbul’un köylerini gezen biri olarak gördüğüm manzara içler acısı. Ormanla kaplı ve her metresi yeşillik olan Riva’nın A… şirketi tarafından talan edilmesi ve güzelim ormanları imar yasağı olduğu halde bir yolunu bulup betona mahkûm etmeleri, olmayan denetimcilerin işlerinde ne kadar ciddiyetsiz davrandığını ve emanete ihanet ettiklerini gözler önüne sermiyor mu? Bu ve benzeri binlerce durumla karşı karşıyayız. İstanbul’la birlikte Türkiye, sözde emanetçilerin elinde can çekişiyor.

Turgut  Cansever bu meselenin ızdırabını duymuş ve bir şehir nasıl olmalı diye de cevabını vermeye çalışmıştır.  Mimar Cevat Ülger de camilerdeki ve şehirdeki çirkinliğin ızdırabını duymuş ve güzeli en güzel şekilde tanıtmıştır. Ne yazık ki, sanatkârlarımız, mütefekkirlerimiz bu çirkinliğin ızdırabını duyarken, devlet çirkine müdahale edemiyor, hatta güzeli tanımıyor.

Günümüz şartlarına göre bu tarz eser ve estetiğe önem verilmeme sebebi ise zevk kaymasından kaynaklanıyor. Hem sanata dair geniş yelpazede bir kültüre sahip olmak hem de güzeli ve çirkini ayırtedecek seviyede olmamız icab ediyor. “Sanatın bizim onu anlamamız gereken bir dille konuştuğunu, günlük şuurumuzda ancak arada bir farkederiz; mesela, klasik musikimizde ve Batı senfonik müziğinde durum böyledir, bunlara “zor sanat” deriz, çünkü çok açıktır ki bunların idraki özel bir yetişme ister.”(13)

Güzel ve çirkini çocukluktan itibaren görerek ve tecrübe ederek öğrendiğimize göre; sanatın idraki de özel bir yetişme ile olur. Sonuçta “sanattan zevk almak için onun kültürünü bilmemiz gerekiyor. Sanattan haz alabilmek için, insanın sanat kültürüne sahip biri olması gerekir.”(14)

Kaynakça:

1- Osmanlı Mimarlığı ve Sanatların Birleşmesi, Cevat Ülger, Makale, www.cevatulger.com

2- Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Selçuk Mülâyim, Cilt: 38; Sayfa: 116

3- Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Selçuk Mülâyim, Cilt: 38; Sayfa: 116

4- Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Selçuk Mülâyim, Cilt: 38; Sayfa: 116

5- Mimar Sinan ve Tezkire't-ül Bünyan, Mustafa Sâi Çelebi, Editor: Metin Sözen, Hazırlayan: Suphi Saatçi, MTV Yayınları, İstanbul 1989

6- http://www.kofekitasi.com/kufeki-tasi-fiyatlari/suleymaniye-camii-duvar-ve-avlu-zeminleri-kufeki-tasi-kaplama-isciligi

7- Mimar Sinan’ın Seçtiği Taş: Küfeki ve Çekme Dayanımı, Dr. Y. Mimar Nihal Arıoğlu-Prof. Dr. Müh. Ergin Arıoğlu, s.8)

8- Mimar Sinan Üzerine, Kazım Albay, Karar Dergisi 1 Şubat 1990, 16. sayı

9- Halleri Suretlere Giydirmek, Mevlüt Koç, Aylık Dergisi Mayıs 2012, 92. sayı

10- Gülcan Avşin Güneş - Hassa Mimarları Ocağı ve Mimar Sinan

11- Fatma Afyoncu - XVII. Yüzyılda Hassa Mimarları Ocağı

12- Cengiz Orhonlu, “Şehir Mimarları”, Osmanlı Araştırmaları Dergisi, II, -  Şerafettin Turan, “Osmanlı Teşkilatı’nda Hassa Mimarları”, Tarih Araştırmaları Dergisi, I/1 (1963)

13- Hikemiyat -Tefekkür ve Hikmet-, Salih Mirzabeyoğlu, 1988 İstanbul, s. 70

14- Hikemiyat -Tefekkür ve Hikmet-, Salih Mirzabeyoğlu, 1988 İstanbul, s. 71

Aylık Dergisi 165. Sayı Haziran 2018