Olagelen kötü şeyler, eğer bizi iyilikten, iyi kalmaktan, iyilikte sabit kadem olmaktan uzaklaştırıyor, alıkoyuyorsa, bunun soru olarak önümüze geldiği imtihandan sıfır çekiyoruz demektir. İmtihan yanlış cevaplar arasından doğru cevabı bulmaktır çünkü. Her şeyin iyi olduğu bir dünyada iyi olmanın imtihanlık bir durumu olur mu? O imtihanı herkes geçer. Bir şeyden imtihan edildiğimiz bir vakıa ise, yanlışlar içinde doğrunun sancağını taşımaktır bize düşen.

“Biz neden bir türlü dikiş tutturamıyoruz?” diye hayıflandı yanındakine. “Galiba sökmeye daha meraklı hale geldiğimizden!” dedi yanındaki.

Filistin Cephesi’nin perde arkası
Filistin Cephesi’nin perde arkası
İçeriği Görüntüle

İlk okula ayak basan her öğrenciye, diğer konu başlıklarını biraz erteleyip belki en az bir dönem ‘insan’ kavramını uzun uzun anlatmak lazım. Herkesin mânâsını, muhtevasını bildiğini sandığı bir kavram insan… Bunun gibi zaten bildiğimizi sandığımız mevzuların üzerinde bir düşünme mesaimiz olmuyor maalesef bizim. Toplumsal manzaramızdan, ‘insan’ kavramı hakkında büyük bir hafıza ve şuur kaybı yaşadığımız rahatlıkla görülebiliyor oysa. İnsan, özellikle eşref-i mahlukat ile esfel-i safilin arasında kazandığı ve kaybettiği değerleriyle öğrenmeye, düşünmeye, idrake yeniden ve en baştan başlamamız gereken bir kavram. Mümkünse en küçük yaşlardan itibaren ve mümkünse test mantığının fersah fersah uzağında bir yerde.

“Bak ağacığım, insanın, insanlığın haline bak. Sevgisiz, şefkatsiz, kupkuru bir insanlık… Böyle şey olur mu? Bu insan yavruları kime, hangi cemiyete, hangi sanata, hangi romana, hangi besteye, hangi imana, hangi ahlaka emanet? Hangi sağ’a? Hangi sol’a? Hangi insana? Bunu düşünmeden, millet olmak, devlet olmak mümkün mü?” diyor rahmetli Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimiz, ‘Dostluk Üzerine’ kitabında.

‘İnsan’ı, kendi fıtratı, şahsiyeti, derinliği, güzelliği içinde anlamaya çalışmak, bir ömür boyunca bu idrakin peşinde olmak icap eder. İçinde adı ne olursa olsun belli bir maneviyat derinliği bulunan herkesin, dünyadaki maceramız noktasında böyle bir hassasiyeti, böyle bir zihinsel ve kalbî istikameti, böyle bir idrak mesaisi olması gerekir. Bu sadece insan olmanın bir gereği değil, aynı zamanda çok temel içsel bir ihtiyaçtır bizim için.

Bugün insanlar, eğer unuttularsa arayıp gönüllerinin yerini yeniden bulmak zorundadır. Gönlüne sıkı sıkı tutunmayan her can, savrulmaya, sürüklenmeye, insaniyetini, hayatiyetini, güzelliğini yavaş yavaş yitirmeye ve nihayet kuruyup gitmeye mahkumdur.

Marifet, içinde gönül geçen türküler söylemek değildir; marifet, o türkülerin bizzat içinden geçmektir.

Yükselmeye yol bulabilmek gözünü yükseklere dikmekle mümkün olabilir, gözünü alçaklardan alamayan için yükselmek nasıl bir ihtimal olabilir?

Yine ‘Dostluk Üzerine’ kitabında Fethi Ağabeyin zarif lisanından şöyle incecik bir izahat da var: “Gönül öyle bir şeydir ki, bakın dostlar, alçak kelimesinin yanına ne gelirse o, alçak kelimesinin mânâ ve mefhumuna beraber ona arkadaşlık eder. Fakat alçak kelimesinin yanına gönül gelirse, gönül o alçak kelimesini kanatlandırır, alçak gönüllülük en yüksek bir fazilet olur. Gönül böyledir. Bütün alçaklıkları yükselten bir şeydir, bir muammadır”

Bu devirde her şeye gönüllü oluyoruz da bir tek gönülde olmaya sıra gelmiyor.

“Onu ol, bunu ol, şunu ol diyen diyene” dedi meczup, “bak bakalım insan ol diyen var mı?”

Gökhan Özcan, Yeni Şafak