İbrahim Kavaz kimdir?
İbrahim Kavaz (1956, Erzurum), Türk akademisyen, araştırmacı-yazar ve siyasetçidir. 1981'de Atatürk Üniversitesi’nden mezun oldu; Fırat Üniversitesi’nde 2003’te profesörlüğe yükselip bölüm başkanlığı yaptı. 23. Dönem AK Parti Erzurum milletvekili olarak TBMM’de ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nda görev aldı. Necip Fazıl, Sait Faik ve Akif Paşa üzerine uzmanlaşan Kavaz’ın Harputlu Rahmi Divanı ve Belgelerle Akif Paşa gibi kitapları ile çok sayıda bilimsel makalesi mevcuttur. Fransızca ve Arapça bilen Kavaz, üç çocuk babasıdır.
YÖK ve üniversiteler arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
YÖK’ün 1982 yılında kuruluşu askerî ihtilalin arakasından gerçekleşen bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Üniversitelerin denetlenmesini esas alan, merkezî yönetimi hâkim kılma arzusunun bir sonucu olarak ortaya çıkar. Hedefi belli olan bu kuruluş, uygulamalarıyla her şeyi kendi iradelerine göre şekillendirmek isteyenlerin arzu ettiği bir yapı olarak teşekkül eder. Daha sonraki yıllarda bu yapının yeni düzenlemelerle farklı bir boyuta evirildiğini söyleyebiliriz. Askerî iradenin yerini sivil yönetimin almasıyla yetkileri sınırlanan YÖK’ün yerine, üniversitelerin akademik işleyişinde “Üniversiteler Arası Kurul”un etkin olduğu bir düzenleme öne çıkar. Ancak bu, YÖK’ün etkisinin azaltıldığı anlamına gelemez. Bu noktada YÖK, yapıcı ve uygulayıcı özelliğinin yerine müdahale edici ve denetleyici vasfıyla etkili olmaya devam eder. YÖK’ün üniversitelerle ilişkisi akademik personelin dağılımı ve yeni kurulan üniversitelere akademik personel aktarımı konuları hususlarında faydalı işler yapabileceği kanaatindeyim.
YÖK’ün ve laik-Kemalist temeldeki rejimin ilim ve eğitim anlayışını değerlendirir misiniz?
Bilimin esas alınması gereken kurumlarda ideolojik yaklaşımların öne çıkarılması doğru değildir. Yukarıda belirttiğimiz gibi YÖK, yüksek öğretimde kontrolü ellerinde tutmak isteyen ve kendi ideolojilerini tek geçerli anlayış olarak öne çıkarma düşüncesine sahip olanların kurumsallaştırdığı bir yapı olduğu için, ilmî seviyenin gelişmesi ve kaliteli bir eğitimin yapılması yerine, sistemi korumak adına tekelci anlayışa bağlı bir eğitimi esas almıştır. Öğrenciyi sürekli meşgul eden, ihtisastan uzaklaştıran, genel kültür kapsamında ortak dersler koyarak zamanını boşa harcatan uygulamalar üniversitelerin eğitim seviyesini olumsuz etkilemiştir. Son yıllarda yapılan değişiklik ve düzenlemeler belli seviyede yenilikler olmakla beraber, olması gereken seviyede değildir. Son yıllarda ders dışı çalışma ve bireysel etkinlik için daha fazla zaman ayırma ve alanda ihtisas kazanmaya yönelik programlarla, üniversitelerin misyon ve vizyonlarıyla ilgili çalışmalar geliştirilerek yüksek öğretim anlayışının rejimin ideolojik bakış açısından kurtarılıp ilmî anlayışın gerektirdiği yönde olması temennimizdir.
Üniversitelerimizin ne ülkemizin ne dünyanın ilim seviyesine bir katkı sunmadığı, daha ziyade iş ve kariyer alanı olarak görüldüğü hususunda neler söylemek istersiniz?
Bir devletin kurumlarının her birinin ülkenin gelişmesine katkılarını tek tek ele almanın bizleri doğru sonuca ulaştırmayacağı kanaatindeyim. Devletin sistemi bir bütündür. Bir yerde var olan aksaklık sadece o alanın bozulması değil, bütün yapının zarar görmesi sonucunu doğurur. Bizim devlet yapımızda en sıkıntılı tarafımız, kurumsallaşmanın eksik oluşu, hatta kurumsallaşmanın olmamasıdır. Bizde kurumsallaşma, el yordamıyla, kişilere göre yahut ihtiyaç duyulduğunda başka bir yerden alınıp uygulanan bir yapıdan ibarettir. Hukuk anlayışından, devlet yapısına, müesseselerin işleyişinden devlet-millet ilişkisine kadar hemen hepsinde düalizm (ikilik/farklılık) söz konusudur. Kurumsallaşmanın, devletin bütün alanlarında olmadığı, her şeyin günlük ihtiyaçlara göre gündeme geldiği, iç dinamiklerden bağımsız olarak dışardan alınarak uygulamaların gerçekleştirildiği bir işleyişte, üniversitelerden dünyanın ilmi seviyesine katkı beklemek mümkün değildir. Kendi gayretiyle yetişen insanlarımızın dışarıya gitme sebebi de bunlar değil mi?
Bu konu hakkında çok şey dile getirilebilir. Sadece şunu belirterek konuyu noktalamak istiyorum. Kendi değerlerine bağlı olarak dünya literatürüne giremeyenler başkalarından aldıklarını onlara aktarmak garabetinden kurtulamazlar. Taklit ile bilim olmaz.
Üniversitelerin değerler açısından nötr olması mevcut ilim anlayışı Batı merkezli olduğu için gençleri Batı değerlerine teslim etmek demek değil midir? Üniversitelerimiz, gençlerimize, milletimizin tarihi, mâzisi, kültürü ve manevi değerleri ile barışık bir anlayış kazandırabiliyor mu?
Üniversitelerimize değerler açısından bakınca, yukarıda belirtiğimiz düşüncelerin ötesinde, daha sıkıntılı bir durum karşımıza çıkıyor. Kurumlar medeniyet merkezli projelere göre şekillenir. Batı odaklı medeniyet anlayışına göre şekillenen eğitim müesseselerinden Batı değerlerine göre yaşayan insanların yetişmesi sonucu çıkar. Medeniyetlerin tekevvün sürecine baktığımızda şu hususu görürüz: Bir medeniyet milletlerin tarihî, kültürü ve manevî değerleri çerçevesinde doğar, gelişir ve uzun bir kökleşme sürecinden sonra, ilkelerine göre müesseselerini kurar ve asırlar içerisinde kendi medeniyetinin değerlerini toplum hayatına yansıtır. Bizde, “Bir medeniyet dairesinden çıkıp başka bir medeniyet dairesine girme” dediğimiz Tanzimat Fermanı ile başlayan değişimin ana karakterini, kendi medeniyet dairesinden ayrılıp Batı medeniyeti dairesine yönelme teşkil etmektedir. Bu durum, kurumsallaşmada “düalizm” dediğimiz ikilik anlayışı şeklinde, başta eğitim ve askerî sahada olmak üzere hayatın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Devlet yönetimiyle toplum değerleri dediğimiz tarihî, kültürel ve manevî alanlardaki kopukluğun sonucu ise yabancılaşma dediğimiz kimliksizleşmedir. “Batı Medeniyeti” anlayışı yerine, mesela Fatih dönemiyle başlayan ve referansını inanç değerlerinden alan “İstanbul Medeniyeti” anlayışını kurumsallaşmada öne çıkarırsak, bu ikilemden kurtulup üniversitelerimizde kendi değerlerimize bağlı insan yetiştirmeye başlayabiliriz. Bunun tarihe mâl olmuş örnekleri olarak, Batı’da Endülüs ve Doğu’da Osmanlı medeniyetlerini görüyoruz.
Batı ilim anlayışı Kartezyen temelde ve gözlemlenebilir bilgiyi esas almakta, ahlâk ve metafizik alan dışlanmaktadır. Bilgi putlaştırılmakta ve bu da materyalist bir alana çıkmaktadır. Böyle bir eğitim daha doğrusu öğretim anlayışını kabul ediyor musunuz? İtirazlar neden zayıf çıkmaktadır?
Medeniyetler, ilkeleriyle beraber kendi kavramlarını da getirirler. İlmî temele dayalı tespitler, varlıklarını kendi terim ve deyimleriyle dışa vururlar. Bizim bilgi anlayışımız, sadece ahlâk kuralları yahut metafizik ilkelerle sınırlı değildir. Nazarî, teorik, kuramsal bilgi, diğer bir ifadeyle fizikî yahut gözlemlenebilir bilgi, bizim medeniyet anlayışımızın temelini teşkil eder. Endülüs’te Müslüman ilk göz doktorunun heykelini görenler, Fatih’in İstanbul’un fethindeki faaliyetlerini okuyanlar bunu daha iyi anlayacaklar.
Bilgiyi putlaştıran materyalist anlayış, insanı da manevî değerlerden uzaklaştırdığı için sonuç ortadadır. Geçmişinden kopuk nesiller geleceklerini kuramadıkları gibi, Batı medeniyetinin şekillendirdiği kurumlarda eğitilen insanlar Batının eğitim kurumlarıyla rekabet edemezler. İtirazların zayıf olması konusunda çok şey söylenebilir. Her şeyden önce itiraz isyan değildir. Toplum hayatının bütün alanları, kendi medeniyet anlayışına göre kurumsallaştırıldığı zaman, eğitim sistemini de kendi medeniyet anlayışına göre geliştirebilirsin….
Bilimle ruh ve ahlâk birleşebilir mi? Bunun İslâm tarihinde büyük örnekleri vardır: İbn Sina, Bîrunî, Pirî Reis, Ali Kuşçu vs. O zamanlar bilimle din at başı gidiyordu. Günümüzde bütün üniversitelerde irfan eğitimi verilebilir mi? Bunun önündeki engeller neler?
“Endülüs medeniyeti” yahut “Osmanlı medeniyeti” kavramları ile bu hususa, devletler ve devirler çerçevesinde yukarıda işaret ettik. Şunu da belirtelim ki materyalist düşünceyi esas alan “Batı medeniyeti” dediğimiz, Hristiyan inanç ve kültürüne göre şekillenmiştir. “Endülüs ve Osmanlı medeniyetleri” dediğimiz bu iki medeniyet ise İslâm inanç ve kültürüne dayalı olarak vücut bulmuştur.
Üniversite gençliğinin, modernizmin doğurduğu bencillik, bireysellik, idealsizlik ve yalnızlaşma gibi problemler açısından savunmasız oldukları hakkındaki görüşlere katılır mısınız? Çözüm nedir?
Soruda belirttiğiniz hususlar, çağımız üniversite gençliğinin temel problemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu problemler açısından kendilerini koruyabilecekleri manevî ve psikolojik bir donanımlarının bulunmaması sebebiyle, savunmasız oldukları düşüncenize katılıyorum. Modernizm, Batı kültürünün ortaya koyduğu ve kendi medeniyetinin ilkeleri olarak dünyaya sunduğu birtakım değerlerin putlaştırılmasıdır. Kendi kültürüne yabancılaşanlar başka kültürlerin ortaya koyduğu kavramların baskısı altında kalırlar. Kendi kimliğini tanımayan bireyler, başkalarının ona sunduğu değerlerin kölesi olmaktan kurtulamazlar. Çözüm, kendi kimliğini tanımak, Üstad Necip Fazıl Kısakürek ifadesiyle, “Ben kimim ve bütün bunlar neyin nesi ?” sorusuna cevap aramak ve bulmak suretiyle olacaktır.
Necip Fazıl temel eseri İdeolocya Örgüsü’nün üniversite bahsinde şöyle diyor: “Bizim üniversitelerimizin adı “Külliye”dir. Millî Şahsiyet ve şuurun ilim ocağını temsil edecek olan müesseseyi yabancı bir kelimeyle isimlendirmekteki abes üstü abes düşünülemez. İstanbul, Ankara, İzmir, Erzurum vesaire Külliyeleri… Üniversitelerimizi böyle anacak ve isimlendireceğiz. Zaten “Külliye”nin küllî delâleti yeter.” Necip Fazıl’ı seviyoruz ve doğru buluyoruz. Ancak sözlerini yapmıyoruz. Neden ve ne yapmalıyız?
Bu sorunun cevabını Üstad zaten vermiş. Bize düşen sistemin, değerlerimize göre yeniden yapılanmasına gayret göstermektir. Kültürel değerler boşluk kabul etmez. Kendin olmaktan vazgeçersen başkalarını taklit ederek onlara benzersin. Dolayısıyla kendini unutursan kimliksizleşirsin. Sonuç, kendi değerlerine göre kurumsallaşmakla ve dünyayla rekabet edecek inanç, bilgi ve birikime sahip nesiller yetiştirmekle yarınlarımızı yeniden inşa edebiliriz.
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Aylık Baran Dergisi 50. Sayı Nisan 2026