Rıza Nur’un hatıratı Mustafa Kemal hakkında mühim bilgileri havi olması ve Lozan Anlaşması esnasında dönen bazı dolapları ifşa etmesi açısından mühim olduğu kadar avamın ulaşabildiği yegâne eser (hatırat olma itibariyle) olmak özelliğini şu ana kadar korumuştur.
Hatıratlar, yazan kişinin şahsiyeti hususunda, yazıldığı dönemin dinî/kültürel/siyasî vesair şartları ve hususiyetleri hakkında malûmat edinebildiğimiz birer tarih kitabeleri olarak adlandırılabilir. Yazılışlarındaki hasbîlik dolayısıyla okuyanlarda sanki o hatıraları kendisi yaşamış hissi uyandırır, kari kendini bir şahsiyetten soyup başka bir şahsiyeti takınıp, bir mekândan/zamandan başka bir mekâna/zamana tayyedebilir. Kimi zaman cephe gerisinde silah istimal ederken, kimi zaman siyasî entrikaların bir parçası, kimi zaman da ilim için yollara düşmüş bir derviş olabilir. Edebî açıdan bakıldığında oldukça lezzet veren hatıratlarda yazan kişinin nefis sahibi bir kişi olduğu göz ardı edilmemelidir, dolayısıyla yazarın tesbitlerini, betimlemelerini imkân var ise farklı kaynaklardan da muhakkak teyid etmelidir. Aksi hâlde okur öğrenmek istediği vakıalar/kişiler hakkında haksız yere menfî yahut müsbet görüşlere kapılma tehlikesini bertaraf edemez. Tabii ki hangi dalda olursa olsun dünya görüşünün bir kalbur vazifesi gördüğü ve hatırat okuyanların da bu eserlerde edindikleri malûmatları dedikodu/magazinel bilgilerden bu dünya görüşü vasıtasıyla ayırması mükellefiyetleri içindedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih perdesindeki son devrinde ve cumhuriyetin ilk döneminde yazılmış olan hatıratlar ne yazık ki laik devlet eliyle doğrudan yahut dolaylı yollardan birtakım müdahalelere maruz kalmış ya da bu dönemlere tanıklık etmiş önemli zatlar hayatlarından veya istikbâllerinden şüphe ettikleri için yazdıkları hatıratları küflenmek üzere sandıklarına kaldırmışlardır. Yahudilerin burnuna halka takıp oynattığı İttihat ve Terakki Fırkası, Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı devirdikten sonra, bazı siyasî figürler “istibdat” dönemi olarak adlandırdıkları Ulu Hakan’ın gölgesi altında geçen seneleri anlatırken, yazdıkları hatıratlar ile dönemin propagandasına payanda olmuşlardır. Keza Mustafa Kemal, iktidarını kuvvetlendirdikten sonra Kurtuluş Savaşı’nda mühim roller oynamış rical dahi hatıratlarını ya yazmamış, ya yazdığını saklamış ya da Kemalist politikaya paralel hatıratlar (aplikasyonlar/uydurmalar da diyebiliriz) yazmışlardır.
Ulu Hakan döneminde önemli mevkilere gelmiş çoğu zatın hatıralarını okudum ve bu hatıratların hemen hepsi “istibdat dönemi”nden sonra kaleme alınmış veya o dönemden sonra yayınlanmış olmakla beraber, hatıratlardaki remz şahsiyet tümden Sultan Abdülhamid’dir; ne onun korkaklığını bırakmışlardır ne de vehham-ı kebir olduğunu… Ancak aynı kişiler bombalı suikast hadisesi sonrası Ulu Hakan’ın faytonuna atlayarak saraya kadar tek başına aracını sürdüğünden de bahsederler, almış olduğu tedbirlere, yapmış olduğu hamlelere rağmen Devlet-i Aliyye’nin başına gelen felaketler neticesinde onun “vehim”lerinde ne kadar haklı olduğunu bir nevi itiraf eder ve bu şekilde duygularına yenik düşmüş, zayıf karakterli veya yeni rejimin iğfaline ne derece açık olduklarını da ayan etmişlerdir. Özellikle Ulu Hakan’ın yakın çevresinde bulunmuş ricalin hatıratlarında fırsat buldukça cumhuriyete övgü dizmeleri de gözden kaçmamaktadır, bu da yeni rejimin onları kendi politikasına uygun öttürdüğünün anlayana bir ifşasıdır. Tabii ki bunlar hatıratlarını şöyle veya böyle yazabilmişlerse de hatıratları kaybolmuş, vefatları sonrasında müthiş bir tahrife uğratılmış, sansür satırından geçirilmiş, yasaklanmış olan zevatı ayrı tutmak lazımdır. Meselâ Kuşçubaşı Eşref’in hatıraları, sonradan Mustafa Kemal’in hususî ajanı olduğu meydana çıkan tilmizi eliyle yangına kurban gitmiş, Rauf Orbay’ın hatıraları tahrif edilmiş, Refet Bele’nin ve Mersinli Cemal Paşa’nın yazmış olduğu kuvvetle muhtemel hatıraları ya birilerinin elinde mahkûm ya da bunlar da bir şekilde imha edilmiştir. Bu hatıratların birçoğunun akıbetleriyle alakalı bilgilere açık kaynaklardan ulaşmak mümkün. Örneğin Murat Bardakçı bir televizyon konuşmasında Sultan Vahidüddin Han’ın hatıralarına eriştiğini lâkin bu hatıraları 5816 sayılı kanundan dolayı (veya bu kanunu bahane ederek, rejime çatmamak korkusu ile) yayınlamayacağını söylemiştir. Keza Tarihçi Kadir Mısıroğlu da Vahdettin Han döneminde Bahriye Nazırlığı’nda bulunmuş Avni Paşa’nın hatıralarının da tahrif edildiğini beyan etmiştir. Yine Murat Bardakçı’nın geçtiğimiz günlerde yayınladığı Kemalistlerin kuklası Abdülmecid Efendi’nin hatıratlarının ön sözünde, Kemalist devlet ajanlarının, geceleri Abdülmecid Efendi’nin odasının ışığının açık olması dolayısıyla hatırat yazıyor olabileceğinden şüphelendiklerinden ve sefaret çalışanlarının devlete daima raporlar ilettiğinden bahsetmiştir; kaldı ki bu hatıratın da 600 küsur sayfa tuttuğu ancak elinde sadece ilk 100 sayfasının olduğunu belirtmektedir. Bu tür örnekler pek çoktur, üzerinde önemle çalışılması ve tafsillendirilmesi gerekmektedir. Tüm bu hatırat katliamları/tecavüzleri bize göstermektedir ki Kemalistler ifşa olmaktan ve yüzyıldır ördükleri İsrailiyat kâbilinden tarihin çökeceğinden korkmaktadırlar. Uydurdukları tarih çökerse rejimlerinin de yıkılacağının farkındalar. Kurguladıkları ve kısmen de başarılı oldukları yalan dünyanın dürülmesi, onların üzerine kıyamet kopması mukadderdir.

İstibdat-İttihatçı kudurganlığı-mütareke zamanı ve Kurtuluş Savaşı dönemine ışık tutan en mühim hatıratlardan biri de Dr. Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” isimli 4 ciltlik yasaklı eseridir. Bu hatırat 2025 senesinde İslambol Yayınları’nca basılmıştır.
Dr. Rıza Nur Türkiye Cumhuriyeti’nde Sağlık Bakanlığı, Maarif Vekilliği ve Dışişleri Bakanlığı gibi mevkilerde bulunmuştur. Moskova Anlaşması’nın imzalanmasında önemli katkısı olan ve Lozan Barış Anlaşması görüşmelerinde de 2. Murahhas olarak bulunmuş kabiliyetli bir diplomattır ve haliyle Mustafa Kemal’in önemli sorumlulukları vermek hasebiyle güvendiğini ve mühimsediğini gördüğümüz şahsiyetlerden biridir. Doktor kâfirdir. Kafatasçı ve Batı’yı referans alan dünya görüşüne mensup bir kişiliktir. Lâkin Kemalistlerin iddia ettikleri gibi deli bir şahsiyet olmadığı da yazdıklarından anlaşılmaktadır. Rıza Nur hatıratını bizzat kendisi yazmış (yani birine dikte etmemiş), bizzat kendisi kopyalamış ve ileri bir tarihte açılması şartı ile Avrupa’daki 4 büyük kütüphaneye nüshalarını saklamıştır. Bu gibi tedbirlere başvurmasının sebebini ileride Türkiye’ye dönememe korkusu ve hatıratlarının yok edilme/tahrife uğratılma korkusu olduğunu belirtmektedir. Hatıratların ileri bir tarihte açılmasını istemesinin sebebini ise yeni kurulmuş bir devletin sansasyonel şahitlikler sebebi ile sarsıntıya uğramasını istemediğindendir. Her ne kadar Mustafa Kemal ve İsmet’in şahıslarıyla düşman da olsa Rıza Nur’un devletle ve onun ruhu olan rejimle alıp veremediği yoktur. Lakin farkına varamadığı şu ki Türkiye Cumhuriyeti ne ise Mustafa Kemal de odur, cumhuriyetin ilk yıllarında ve Kemal Paşa’ya akran olan birinin bu durumu kabullenmesi zor olabilir muhakkak. Nitekim Mustafa Kemal’in günahlarının seyir defterini tutmuş olması dahi Rıza Nur’un “deli”, “morfinman”, “livatacı”, “megaloman” olduğu, yeni rejimin banilerini çekemediği için böyle bir hatırat yazarak onlara iftira attığı yönünde bir sürü kara propagandaya maruz kalmasına yetmiştir. Madem ki deli, günümüzde dahi devam eden bu kadar bağırış-çağırış, tezvirat niye? Özetle söyleyecek olursak Rıza Nur’un hatıratı Mustafa Kemal hakkında mühim bilgileri havi olması ve Lozan Anlaşması esnasında dönen bazı dolapları ifşa etmesi açısından mühim olduğu kadar avamın ulaşabildiği yegâne eser (hatırat olma itibariyle) olmak özelliğini şu ana kadar korumuştur. 4 ciltlik hatıratı özetlemek elbette imkânsız, fakat okumamış olanlarda bir fikir uyandırması açısından bazı şahitlikleri aktararak yazımıza nihayet verebiliriz:
Rıza Nur, Moskova’da görüştüğü Enver Paşa’nın komünist gözükmesine rağmen aslında davasının Türkistan’a gidip Ruslara isyan etmek olduğunu söylemektedir. Rıza Nur, bu isyana katiyen karşı çıktığını, böyle bir hamlenin göz göre göre oradaki Türkleri Ruslara kırdırmak demek olduğunu Enver’e söylemişse de sözünün tesiri olmamıştır. Nitekim Kızılordu Enver’i vurup Basmacılar isyanını tedip ettikten aylar sonra Anadolu’ya gelen Türkistan sefirlerinden biri Rıza Nur’a Enver’in bu hareketiyle kalbur üstü Türkleri öldürttüğü, önde gelen şahsiyetleri sindirttiğini ve Türkistan davasına fazlasıyla zararı dokunduğunu itiraf etmiştir. Bu şahitlik bize Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin Enver’i ve hempalarını işaret ederek, önce Hilafet topraklarında ardından yetinmeyip Türkistan’da da Müslümanları kırdırtan bir kâfir olduğuna dair şu sözlerini hatırımıza getirmiştir: “Umûmî Harb’deki “Cihâd-i Ekber” iʻlânı, şeytânın ilkâsıyla söylenmiştir. Bu, cihâd değildi. Onun için mağlûb oldular. Bunların gâyesi, Hilâfet-i İslâmiyye’yi yaʻnî İslâm Hilâfeti’ni, İslâm Halîfeliği’ni yıkmak idi. Allâh, belâlarını versin! Türkistân’da olup kâfirlerin tâm gâlibiyyetiyle netîcelenen ve birçok müslimânın heder olan kanı da yine o rezîl, aşağılık kimselerin eserlerinden olarak dökülmüştür.”*
Rıza Nur cumhuriyet kurucu kadrosu içinde belki de en ırkçı kişilik olmasına rağmen, Şeyh Said isyanı sonrası hükümetin uyguladığı “terör” politikasını yanlış bulmakta, isyan bastırıldıktan sonra dahi insanların katliam edilip köylerinin yakılmasının ağır sonuçları olacağını vurgulayarak şöyle söylemektedir: “…in terör yapmağa ihtiyacı vardı. Mükemmel yaptı. Bu da tabii intikam uyandırdı (…) Hiç yoktan Kürdistan’ın istiklâli fikri umumileşti ve bütün Kürtlere yayıldı. Kürdistan bir Makedonya oldu (…) Bir de Türkle Kürt arasına müthiş bir intikam sokmuştur ki akıbeti vahimdir.” Nitekim cumhuriyetin belli dönüm noktalarında boy gösteren ve en nihayetinde 90’larda kadrosunu ikmâl eden ve günümüzde daha çok Suriye sahasında ABD ve İsrail’e öldürücü bir aparat vazifesi ifa eden PKK/PYD’nin haksız davasının meşruiyetini hangi haklı sebepleri istismar ederek istinat ettiği malûm olmaktadır. Biliyoruz ki cumhuriyetin ilk döneminde zulüm gören Kürtler, milliyetçilik yahut komünizm davasından değil din-i mübin-i İslâm’ın yaşadıkları topraklarda tekrar hâkim olması için mücadeleye giriştiklerinden dolayı gadre uğradılar. Rıza Nur bu tesbitimizi Kürt milliyetçiliği adına yapıldığı bilinen Ağrı Dağı İsyanı’nı dönemin matbuatından şu şekilde aktarır ve destekler: “… Oralardaki Kürtler âsilere iltihak etmiş, hem bunu yazıyorlar hem de ahali cumhuriyete sadık kaldı, âsilere karşı müdafaa vaziyeti aldı diyorlar. Âsiler ahalinin şapkalarının kenarlarını kesmişler (…) Dâvâları gâvurluğu kaldırmak, … idaresini kaldırmak.”
*Silsile-i Aliyye’nin Son Halkası Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “Kuddise Sirruh” Hazretleri’nin Bütün Eserleri, Kutup Yıldızı Yayınları, 2019, s. 900-903
Aylık Baran Dergisi 48. Sayı Şubat 2026