Bazen bir toplantının nerede yapıldığına bakarak, orada konuşulanlardan daha fazlası anlaşılır. Coğrafya, çoğu zaman niyetin söylemediğini ele verir.
7-8 Temmuz'da otuz iki devletin başındaki adamlar Ankara'da bir araya geldiğinde, resmî dilin tekrar tekrar telaffuz ettiği "kolektif savunma", "transatlantik bağ" gibi kavramların altında, aslında çok daha eski ve çok daha insanî bir mesele duruyordu: bir topluluk, kendini kimin için, ne kadar süreyle bir arada tutabilir? İttifak dediğimiz şey, aslında güvenin müesseseleşmiş hali değil midir? Ve güven, bilindiği gibi, en çok ihtiyaç duyulduğu anda sınanır; bolluk zamanında değil.
Türkiye'nin 2004 İstanbul'dan sonra ikinci kez ev sahipliği yapması bu yüzden sıradan bir tekrar değildi. Bir ittifak, kendi güney ucuna ancak sıkıştığı zaman döner; huzur zamanlarındaki kenar, kriz zamanlarında merkez olur. Ankara'nın bu defa merkeze taşınması, Batı'nın kendi iç hesaplaşmasının bir parçasıydı, belki de itiraf edemediği bir muhtaçlığın dışa vurumu.
Zirvenin kendi diliyle anlattığı hikâye, alışıldık ölçülerle bir "başarı" hikâyesiydi elbette. Sonuç bildirgesinde müttefikler, beşinci maddeye ve transatlantik bağa olan bağlılıklarını yeniden söylediler; elli milyar doları aşan yeni bir tedarik anlaşması duyuruldu, Ukrayna'ya bu yıl için yetmiş milyar avroluk destek sözü verildi. Rusya yine "uzun vadeli tehdit" diye anıldı, terörle mücadeleye dair eski kararlara yeniden atıf yapıldı. Kâğıt üzerinde her şey yolundaydı; imzalar atıldı, fotoğraflar çekildi, aile pozu verildi. Fakat bir topluluğun sıhhatini, imzaladığı kâğıttan değil, o kâğıdı imzalarken taşıdığı endişeden anlarız. Ankara'da görünenin altında, göründüğünden çok daha eski bir soru yatıyordu.
*
NATO cephesinden bakınca, bu zirvenin asıl sınavı gündem maddeleri değildi; ittifakın kendi kendine anlattığı hikâyenin tutarlılığıydı. Amerikan başkanı, Ankara'dayken İran'da birçok hedef vurmuş, Grönland üzerindeki eski talebini yeniden dillendirmiş, İspanya ile ticarî bağları kesme emri vermişti. Böyle bir havada bir araya gelen liderlerin asıl derdi, tehdide karşı ortak bir cevap üretmek değil, birbirlerine hâlâ bir arada olduklarını ispatlamaktı. Batılı gözlemcilerin de sezdiği gibi, bu tür zirvelerin kıymeti artık alınan kararlarda değil, o kararların alınabildiğini gösterme çabasında aranıyor. Ankara’daki NATO toplantısı, bu bakımdan bir uzlaşı belgesinden çok bir dayanıklılık gösterisiydi; harcanan rakamların kapasiteye dönüşmesi yıllar alacak, bugün açıklanan sayılar şimdilik bir niyetin ilk taslağı olarak kalacaktı.
Bu niyetin gölgesinde, Amerikan yönetiminin ittifaka duyduğu güvensizlik de taşınıyordu elbette; bir baba evinde her çocuğun payını sorguladığı gibi Washington da müttefiklerinin payını sorguluyordu. Avrupalı devletlerin savunma harcamalarını gözle görülür biçimde artırması, bu sorguya verilmiş bir cevaptı belki ama harcamayla kapasite arasındaki mesafe, iradeyle sabrın arasındaki mesafeye benziyor: ne kadar isterse istesin, insan bir gecede olgunlaşamaz. NATO'nun Ankara'da sergilediği güç, tamamlanmış bir dönüşümün ilanı değil, henüz yazılmakta olan bir niyetin müsveddesiydi.
*
Türkiye'nin bu tablodaki yeri ise daha girift, daha çok yüzü olan bir meseleydi. Ev sahibi ülkenin masaya koyduğu beklenti listesi kabaca üçe ayrılabilirdi: Amerikan savunma tedarik zincirlerine yeniden girebilmek, milli muharip uçak projesinin motor ihtiyacı da dâhil; Avrupa'nın yeni savunma finansman mekanizmalarına dahil olmak ve S-400 meselesinin gölgesinde süregelen yaptırımların bir nihayete ermesi. Batılı bazı kalemler, jeopolitik rüzgârın bu sefer Ankara'dan yana estiğini, Erdoğan'ın bu toplantıdan kazançlı çıkmasının neredeyse kaçınılmaz olduğunu yazdı. Fakat aynı kalemler, Türkiye'yi hâlâ "sorunlu ama vazgeçilmez müttefik" diye anmaktan da geri durmadılar; S-400'ün açtığı gerilimi, İsveç'in üyeliğinin uzun süre bekletilmesini, Türkiye'deki demokratik gerilemeye dair kaygıları hatırlatmayı sürdürdüler. İşte tam burada, Ankara'nın kendi kendine anlattığı hikâyeyle Batı'nın ona baktığı aynanın arasındaki çatlak en açık haliyle görünüyor.
Daha derin bir katmanda ise, akademik çevrelerin artık bir kavram olarak andığı bir gerilim var: NATO'nun "Türkiye paradoksu". Türkiye, askerî bakımdan kıymetli, coğrafî olarak vazgeçilmez, mahallî ağırlığı güçlü bir müttefik; fakat tam da bu yüzden, ittifak içinde huzursuzluk veren bir konumda durmayı sürdürüyor. Bu kararsızlık yeni değil. İsveç ile Finlandiya'nın üyelik sürecinde Türkiye'nin kendi güvenlik kaygılarını masaya sürme biçimi, bazılarınca ittifak usullerinin bir pazarlık aracına çevrilmesi olarak okunmuştu. Ve bu düzenin öğrettiği bir şey var: Türkiye'nin ittifak içindeki ağırlığı ona duyulan ihtiyaç arttıkça büyüyor, o ihtiyacın maliyeti taşınabilir görüldüğü anda ise küçülüyor. Ankara Zirvesi'nin, güney kanadındaki fırtınanın (İran'la yaşanan gerilim, Hürmüz Boğazı'nın güvenliği) bu kadar görünür olduğu bir vakitte toplanması, bu döngünün şimdilik "ihtiyaç" ucunda seyrettiğini gösteriyor. Ama tarih bize gösterir ki, ihtiyaçlar kalıcı değildir; rüzgâr yön değiştirdiğinde, dünkü vazgeçilmez, bugünün "sorunlu evladı" olarak hatırlanabilir.
Türkiye'nin kendi ağzından anlattığı hikâye ise başka bir yerden başlıyordu. Cumhurbaşkanı'nın zirve sonrası sözleri, ülkenin savunma sanayisinde kat ettiği mesafeye ve NATO'nun "birbirine bağımlı değil, birbirine güç katan müttefiklerin ittifakı" olması gerektiği fikrine yaslanıyordu. Bu, aslında bir konum değişikliği talebiydi; kendini yalnızca üzerinde durulan bir toprak parçası olarak değil, ittifaka bir şeyler veren bir taraf olarak tarif etme çabası. Nitekim bazı yabancı gözlemciler de bu zirvenin uzun vadeli mirasının Türkiye'nin ittifakın "yenilik üreten merkezi" haline gelme ihtimali olabileceğini, ağırlığının zamanla artacağını düşünüyor. İki anlatı, Batı'nın "sorunlu ama vazgeçilmez" çerçevesiyle Ankara'nın "yükselen ortak" çerçevesi, aynı iki günden çıkmış iki ayrı hikâye gibi duruyor. Ve belki de asıl zorluk, ikisinin de bir bakıma doğru olmasında.
*
Tabiî bütün bu hesaplaşmayı yalnızca ittifakın kendi içine kapanmasının bir dramı olarak okumak, meselenin en can alıcı yerini gözden kaçırmak olur. Çünkü Ankara'da sahnelenen, aslında NATO'ya özgü bir tuhaflık değil; tek bir merkezin artık düzeni tek başına taşıyamadığı bir dünyanın, ittifak mantığının kendisine dayattığı yeni bir hâldir. Soğuk Savaş sonrasının o net resmi, yani bir tarafın kurallarını koyduğu, ötekilerin de o kurallara sadakatle bağlandığı düzen, çoktan yerini daha karmaşık bir tabloya bırakmış durumda. Bugün aynı devlet hem Washington'la savunma paktı imzalayabiliyor hem Moskova'dan füze savunma sistemi alabiliyor hem Brüksel'in finansman kapısını zorluyor hem Tahran'la sınır komşuluğunun gerektirdiği hesabı ayrıca tutuyor. Bunu yalnızca "çelişki" ya da "ikircik" diye adlandırmak, meseleyi eksik bırakır; bu, artık tek bir bloğa sadakatin yeterli bir güvenlik stratejisi sayılmadığı bir çağın davranış biçimidir.
Türkiye'nin NATO içindeki o meşhur "paradoksu" da bu ışıkta bakılınca, ittifaka has bir istisna olmaktan çıkıp, çok kutuplu bir düzene geçişin küçük ve somut bir örneğine dönüşüyor. Orta büyüklükteki güçler, artık kimin "kazanan taraf" olacağına dair eski netliğin kaybolduğu bir ortamda, tek bir kapıya bağlanmak yerine birden fazla kapıyı aralık tutmayı tercih ediyor; ne tam içeride ne tam dışarıda kalarak, hangi rüzgârın ne zaman ne yönden eseceğine göre pozisyon almayı öğreniyorlar. Amerika'nın Avrupa'daki askerî varlığını kısmen geri çekmesi, Avrupa'nın kendi savunma sanayisini acele bir biçimde ayağa kaldırma çabası, Rusya'nın hâlâ uzun vadeli tehdit diye anılması ama aynı zamanda müzakere kapısının da açık tutulması, hepsi aynı çözülüşün farklı yüzleri. Ankara'da imzalanan bildirge, dolayısıyla yalnızca bir ittifak içi mutabakat değil; tek kutuplu bir düzenin artık kendiliğinden ayakta durmadığının, ittifakların bile artık eski basit sadakat mantığıyla yönetilemediğinin bir itirafıdır. Belki de bu yüzden bu kadar çok rakam açıklandı, bu kadar çok ve alenî bağlılık yemini edildi; çünkü bir şeyin sarsıldığını en çok, onu yeniden ve yeniden teyit etme ihtiyacından anlarız.
*
Peki, bütün bunların ardında sorulması gereken asıl soru nedir? Bir topluluk, üyelerinin birbirine hem en çok muhtaç olduğu hem de birbirinden en çok kuşkulandığı bir ânda, hakiki bir birlik kurabilir mi? Yoksa kurulan şey, yalnızca ihtiyacın geçici bir maskesi midir? Ankara'da imzalanan bildirge, kâğıt üzerinde bu soruya olumlu cevap veriyor; fakat bildirgenin ardındaki gerçeklik, Amerika'nın ittifaka duyduğu süregelen kuşku, Avrupa'nın kendi ayakları üzerinde durma arayışı ve Türkiye'nin bu ikisinin arasında kalmış konumu, çok daha uzun bir hikâyenin yalnızca bir kesitini oluşturuyor; tek merkezin çözüldüğü, yerine henüz hiçbir şeyin tam olarak oturmadığı bir aralık dönemin kesiti. Belki de mesele, Ankara'da ne karar alındığı değil, artık kimin kime ne kadar süre ve ne kadar tek yönlü muhtaç kalacağıdır. Eski düzenin sadakat istediği yerde, yeni düzen yalnızca hesap istiyor ve hesap, sadakatten çok daha kısa ömürlüdür. Muhtaçlık üzerine kurulan her birliktelik gibi bu da ancak ihtiyaç sürdüğü müddetçe ayakta kalır. İhtiyaç bittiğinde, geriye yalnızca imzalanmış bir kâğıt kalır ve kâğıt, hatırlandığı kadar sadıktır.