Günümüz dünyasında irade ile sorumluluk arasındaki bağın giderek yok edildiğine şahit oluyoruz. Bu çözülmenin önemli sebeplerinden biri de özgürlük algısının niceliksel çokluğa indirgenmesidir. Seçenekler arttıkça iradenin daha da güçleneceği sanılırken, gerçekte iradenin daha da pasifleştiği bir durumla karşı karşıyayız. İsteklerimizin, arzularımızın ve hatta ihtiyaçlarımızın bile dış etkenler tarafından belirlendiği bir düzende yaşıyoruz.
Modern ve post-modern süreçlerle beraber en fazla yüceltilen fakat aynı ölçüde anlam kaybına uğrayan önemli kavramların başında “özgürlük” geliyor. Bilhassa sanayileşmeyle hayatımıza giren hız ve haz merkezli cazibeler, bugün bizleri her fırsatta “özgürlüğe” çağırıyor. Kulağımıza eğilip sürekli aynı şeyi fısıldayan ihtişamlı dünyanın, topyekûn bir şekilde insanlığa davetiye çıkaran o modern mottosunu neredeyse her gün duyuyoruz: “Sen Özgürsün.”
Peki gerçekten öyle mi?
Özgürlük çoğu zaman, istediğimiz ürünü seçebilmek, dilediğimiz her şeyi tüketebilmek ya da sosyal mecralarda görünürlük yarışına girmekle eşdeğer görülüyor. Kapitalist sistemin kurucu aklı, özgürlük ve tüketim arasında pozitif bir ilişki bulunduğunu küresel ölçekte kabul ettirmiş durumda. Oysa özgürlüğün esas mahiyeti geçmiş dönemlerde birçok düşünür tarafından “öznenin inşâsı” bağlamında ele alınmıştır. Felsefî anlamda özgürlük, insanın kendi yaşamını “kendi iradesiyle” yönlendirebilmesi, yani özerk olabilmesi demek. Asıl soru da tam burada başlıyor: Bugün yaptığımız tercihlerin ne kadarı gerçekten bizim?
Günümüz dünyasında irade ile sorumluluk arasındaki bağın giderek yok edildiğine şahit oluyoruz. Bu çözülmenin önemli sebeplerinden biri de özgürlük algısının niceliksel çokluğa indirgenmesidir. Seçenekler arttıkça iradenin daha da güçleneceği sanılırken, gerçekte iradenin daha da pasifleştiği bir durumla karşı karşıyayız. İsteklerimizin, arzularımızın ve hatta ihtiyaçlarımızın bile dış etkenler tarafından belirlendiği bir düzende yaşıyoruz.
Bu noktada Theodore John Kaczynski’nin teknoloji eleştirisi çarpıcıdır. Ona göre endüstriyel-teknolojik toplumların çarkının dönmesi, insanların hayatlarının büyük kurumlar tarafından denetlenmesine bağlıdır. Eğitimden işe, gündelik alışkanlıklardan psikolojik eğilimlere kadar her şey belirli kalıplara sokulur. Herkese aynı kazanımlar sunulur, herkes benzer hedeflere ulaşmayı gaye edinir. Böylesine “hazır-teslim” bir sistemde özgürlük, sadece bir vitrin süsüdür.
Zygmunt Bauman ise bu meseleyi daha toplumsal bir perspektiften değerlendiriyor: Eğer herkes özgür ve eşsizse, mevcut modern sisteme uyum nereden geliyor? Gerçekten özgür bireylerden oluşan bir toplum, bu kadar pürüzsüz çalışabilir mi? Bauman’a göre bugün özgürlük, büyük ölçüde “tüketici özgürlüğüne” eşitlenmiştir. Seçenekler arasından tercih yapmak, özgürlük sanılır; oysa bu, sistemin sunduğu sınırlar dahilinde dolaşmaktan ve sunulan çerçeveye itaat etmekten başka bir şey değildir. En nihayetinde elde edilen şey, çoğu zaman mutluluk değil, daha derin bir tatminsizliktir.
Herbert Marcuse, teknolojiye biraz daha temkinli ama umutlu yaklaşır. Sorun teknolojinin kendisi değil, teknolojiyi kimin yönlendirdiğidir.. Teknolojik ilerleme, insanı zorunluluk duygusundan kurtarabilir ve aynı zamanda, ona, kendisiyle ve başkalarıyla daha nitelikli zaman geçirme imkânı sağlayabilirdi. Fakat yaşadığımız çağ, ne yazık ki rekabeti ve bireysel arzuları yücelten bir çağ. Böyle bir dünyada teknoloji, özgürlüğü değil, tahakkümü büyütüyor.
Jean Baudrillard ise bu konuda belki de en sert teşhisi ortaya koyar: Bugün bizi yönlendiren şey irademiz değil, “nesnelerin ve imgelerin baştan çıkarıcılığıdır”. Reklamlar, gösteriler, simülasyonlar… Özgürleştiğimizi sanırken aslında müstehcen bir şeffaflığın içinde kaybolup gidiyoruz. Baudrillard’a göre “Batı’da özgürlük ölmüş, Doğu’da ise öldürülmüştür.” Geriye kalan şey, sadece özgürlüğün görüntüsüdür.
Artık özne, kendi eylemlerinin şahsî yürütücüsü olmaktan çok, kendi iradesinin katili gibidir. Seçim yaptığını zanneden özne, kendi hayatına dair nihai kararların kendi seçimleriyle şekillendiğini düşünür. Fakat günümüzde bireysel ve toplumsal tercihler, modern sistemin mekanizmasıyla kesişmekte olup, kişilere tam manasıyla kendi hayatlarının yürütücüsü olma imkânını vermez. Böylesi bir durumda ise Baudrillard’ın dediği noktaya gelmemiz kaçınılmaz olur: “Özgürlük artık hiçbir yerdedir.”
Bugün “özgürlük” denildiğinde, yalnızca sınırsız bir serbestliğin anlaşılması asla tesadüf değildir. Bedensel arzuların tatmininden ibaret görülen modern özgürlük anlayışı, dünya çapında “ruh körlüğü” ile neticelenmiştir. İnsanlar ne kadar özgür olduğuna inandırılmışsa o oranda sömürülmüş ve tahakküm altına alınmıştır. Özgürlüğün esas mahiyeti; kişisel ve toplumsal iradelerin, kapital güç mercilerine devredilmesiyle değil, herkese kendi yaşam mesuliyetinin kazandırılmasıyla bir anlam ifade edebilir.
Belki de asıl soru şudur:
İnsanlara sunulan bunca seçenek arasında hiçbir dayatmanın tesiri altında kalmadan gerçekten seçim yapabiliyor muyuz, yoksa sadece dışardan yönlendirmelerin etkisiyle, bizler için uygun görülen bazı tercihlere mi meylediyoruz?
Şu da acı bir gerçektir ki: “Pürüzsüz” bir hayata ihtiyacı olduğunu düşünen herkesin, özgürlük palavrasıyla avlanması mukadderdir..