Yedi adam ve iki kedi, sadece bizim için mi burası? İnsanın varoluşuna benliğine ve bencilliğine dair en çok konuştuğu çağda yaşıyoruz, fakat asıl varoluş gayesinden de bu kadar uzak ve kopmuş durumdayız. Gözlerimi yumdum ve o koca tarihten geçmiş bütün adamların, insanların ruhlarının da bizimle beraber burada olduğunu hayal ettim. Sonsuz bir denizde koca bir gemiyle ilerleyen insanlardık, heyhat, gözlerimi açınca hepi topu yedi kişiydik!
Kış kendini göstermeye başladı. Bir kesilip bir başlayan hafif bir yağmur var dışarıda. Kısa, güneşi nadiren gördüğümüz gri günlerden biri. Yorgunum, ama zihnim daha da yorgun. Böyle zamanlarda uzun yürüyüşlerle üzerimde biriken ağırlıkları atarım. En azından denerim. Belki daha sonrası için bir aralık veriyor ve biriken sorunları böyle böyle uzaklaştırıyorum kendimden.
Çoğu zaman bir hedef de koymuyorum kendime, belli bir güzergâh olmadan gidip gelinecek yollar yürüyüşümün akışına göre değişiyor.
Dışarı çıktım. Akşam ezanı okunmuş, hava iyice kararmıştı. Yağmur durmuş. Yine de etraftaki her şey gibi kendimi ıslak hissettim. İnsanlar soğuğa meydan okur edayla geziyordu. Bazı insanlara kış hiç uğramaz zaten. Damarlarındaki kan benimkinden daha mı farklı akıyor nedir, ben onları görünce bile üşürüm. Hava temiz gibi, derin bir nefesle caddeye çıktım.
Uzun çok uzun yürümek geldi içimden. Hiç yorulamayacak olsam belki kendimi tanımadığım bilmediğim bir şehirde bile bulabilirim. Zindan Arkası’na doğru yürümeye başladım. Ama nedense yokuşun başında fikrim değişti ve Kasımpaşa’ya daha kestirme bir yol olan Nalıncı Yokuşu’na doğru yürümeye başladım. Ah, canım, güzelim İstanbul tepeleri, bir zamanlar seyirlik yerleriyken şimdi bu garip, korkaklar gibi birbirine yaslanmış ucube binalarla doldu.
İnsanlar düşünmeyi unutmuş gibi, böyle bir hâl var milletin üzerinde. Şimdi bina bina, sokak sokak kendi elleriyle yaptıkları bu mahallelerde, bir evi, binayı kuran bir fikir vardır önce, sonra çatarsın malzemeni yaparsın. Ee, bu seninle kaim bir şey değil, komşun da yapacak, işte orada düşünmeyi unutuyor insanlar, sen sadece bir gece bir hafta kalacağın bir yer yapmıyorsun ki! Yıllarca sığınacağın, yaşayacağın, çoğalacağın bir yer yapıyorsun, bu sokak olacak, büyüyecek mahalle olacak, her şeyden önce bir düzen ister değil mi? Mevzu da bu, herkes kendi düzenini kurmaya başlıyor, sonra ortaya çıkan şey bir sistem değil kakofoni. Kaldırımlar, diye bir şiir var, uzun bir ıstırap gibi, feryat gibi bir şiir, çok uğraştım ama birkaç mısradan fazlasını ezberleyemedim. Çok da meşhur galiba, herkesçe sevilen… bu şehrin böyle bir şiiri var, ama adam gibi kaldırımı yok. Şehir insan için mi, insan mı şehir için bilmiyorum.
Nalıncı Bayırı, Merkep Bağırtan ne güzel isimler… Tabii, bunu buraları her gün inip çıkanlara da sormak lazım. Epey evvelden bu sokakların Arnavut kaldırımı olduğu zamanları da hatırlıyorum. Arabalar, ayakkabılar, bu sokaklardan gelip geçen her şey takır tukur ederdi. Arada bir çocuk bağırışlarını bastıran sütçü, kaymak, yoğurt satan seyyar esnafın gür sesleri duyulurdu, ama yine de şimdiki kadar gürültülü değildi. Şimdi bu esnaf da kılık değiştirdi, megafon icad olundu mertlik bozuldu! Eline mikrofon geçiren arabasına atlayıp bağırmaya başladı. Bize çok uzun bir zaman içinde olup bitiyor gibi geliyor, ama her şey çok çabuk değişiyor.
Yokuşun orta yerinde yağmur tekrar çiselemeye başladı. İşden acele acele evlerine dönmeye çalışanlardan başka her mahallenin delisi gibi buranın delisi de ağzı kulaklarında meçhul bir yere gider gibi yokuşu çıkıyordu. Bakın bu semtlerde böyle bir şey vardır, zengin muhitlerde, semtlerde deli falan göremezsiniz, evlere, kliniklere hapsederler, buraların delileri dükkan dükkan sokak gezer dururlar, sanki semtin sokakların onların malıymış gibi her yere girer çıkarlar ve de herkes de onlara sahip çıkar.
Kasımpaşa meydan da eski havasından uzaktı. Dükkanlarının önünde müşterilerini beklerken sigaraların içen esnaflar, yağmuru fırsat bilip ayda bir defa yıkamadığı mağazasının önünü aceleyle yıkamaya çalışan dükkân sahibi, okuldan çıktıktan sonra sağda solda gezinip evin yolunu doğrultamayan öğrenciler ve İstanbul’un eski semtlerinin gerçek yüzünü gösteren kimsesiz birkaç ihtiyar, meydanda hareket eden birkaç varlıktı. Kediler ve ıslanınca dayak yemiş gibi kuyruklarını kıstıran köpekleri de sayarsam aralarında bir tek ben başını doğrultmuş bir şekilde yürüyordum.
Şu güçlükle bir yere gitmeye çalışan ihtiyarları görünce onlara kızıyorum. Bu havada zaten doğru düzgün hareket bile edemiyorken ne işiniz var dışarıda? Sonra onların kimsesi olmayabileceği aklıma geliyor ve bu defa kendime kızıyorum. Birçokları da birilerinden yardım istemeyecek kadar inatçı ve mağrurlar. Aralarında kim bilir kaç hayat görmüş geçirmiş, felaketlere şahid olmuş insanlar var. Ve şu semtin mazisini adam gibi hatırlayan son insanlar da onlar. Çoğu artık derdini bile anlatmaktan aciz. Onların zamanını düşünürken hep İstanbul aklıma geliyor. İstanbul da artık derdini anlatmaktan aciz bir ihtiyar gibi. Yeni yetme gençlerin gelip kendisine ait muhteşem çevreyi ve çehreyi kendilerine göre bir şeylere benzetmesine içerlediğine eminim. Burası sultanların, imparatorların şehri. Her bir köşesinde insanı hep yeniden hayrete düşürecek bir eser ve efsaneleri aratmayacak hikayeler var. Ama o hikayleri bize gerçek mânâsıyla kim anlatacak ve o hikayeleri gerçek mânâsıyla kim kavrayacak? Bugünün insanı yarınını kavramaktan bile aciz.
Kasımpaşa meydan artık bir keşmekeş ve böyle günlerde kasvet yuvası. Sokak lambalarının bu havada cılız kalan ışıklarına dükkanların rengarenk ışıkları yetişmeye çalışıyor. Şişhane yokuşuna bir baktım, nereye gideceğim emin değilim, ama denizi görmek hevesiyle yokuşu tırmanmaya başladım. Şu tersane bile vakti zamanında başlı başına bir dünyaydı, belki burada yaşayan hemen her insanın tersane ile alakalı bir hikayesi vardı. Vardı… tersane hâlâ yerli yerinde, ama İstanbul o kadar büyüdü, o kadar kalabalıklaştı ki, insanlar kendilerine ait bir hikâye ve hayattan mahrum kaldılar. Modern zamanların kendi efsunlu hikayesi ferde indirilmiş toplum, insana dair geride silik birkaç izden başka bir şey bırakmaya izin vermiyor. Zaman yalanların zamanı, var ol, olabilirsen!
Şişhane’de tepeye vardığımda kavşağı dönerken durdum ve başka bir zamandan, başka bir dünyadan haber verecekmiş gibi heybetle tepeleri tutmuş olan camilerin ışıklarına baktım. Tarihi yarımada titrek ışıklar altında bir şeyler fısıldıyordu. Etraflarını saran ve sakilliğin resmi geçidini yapan binalara rağmen hâlâ güzeller, hâlâ muhteşemler. Bu yağmura ve soğuğa rağmen şurada durup bu manzarayı seyretmek, izlerini hâlâ görebildiğiniz eski zaman ve o zamanın insanları hakkında fikirlere, hayallere dalmak isterdim. Ama ne mümkün! Sizin böylesine mânâlı bir harekete girişmeniz bile etraftan garip bakışlara maruz kalmanız için yeterli. Yolun bu tarafı yayaların pek kullandığı bir yer değil, sadece birkaç turist ve aklından zoru olan balık müptelası oltacıların seyrek de olsa gelip geçtikleri bir yer. Ama modern dünyanın canavarları… arabalar, makine çağının en görünür sembolleri, her yerdeler, bir imtiyaz, bir tutku meselesi, birçok şeyde olduğu gibi, bu memlekette kültürü edinilememiş aletlerden biri. Kimileri için bir gurur kimileri için acı bir hatıra. İnsanların daha kolay seyahat edebilmeleri için bir vasıta iken, bazen de büyük bir yıkımın bazı hayatların bütünüyle ortadan kaybolduğu hikayelerin baş aktörü. İnsanlara hizmet eden makine fikrinden, makinelere hizmet eden insan gerçeğine ulaşmak bir asırdan daha kısa bir zaman aldı. Hayatımız bütün her şeyimiz makinelere, âletlere ve teknolojiye göre hesaplanıyor ve kurgulanıyor; konfor için ümit ettiğimiz hayatın ruhsuz, gayesiz figüranlarıyız sadece.
Ben yürüdükçe açıldım. Yağmur biraz daha arttı, ama dışarıya tedbirli bir kıyafetle çıkmıştım. Vaktin ilerlemesinden mi, yağmurdan mı bilmem, insanlar gibi arabalar da seyrekleşmeye başladı. Karaköy çoktan terk edilmiş bir semt havasına bürünmüştü. Bekar odaları da olmayan, mesken olarak bir yapının bulunmadığı bir yer artık burası. Koca semt akşam saat altıdan sonra turistlere kalıyor. Bir zamanların gerçekten kara semti. Şimdi de boynu bükük kalmış bir öksüz gibi, bakışları kara.
Yolun sağ tarafından ilerliyorum. Eski ile yeni, güzel ile çirkin bu semtte yan yana, gelişen bilim, teknoloji ve âletle elde edilen şey; kof bir görsel heybet. Teknoloji ile hayatımıza daha çok giren şey sadece daha yüksek binalar oldu, o kadar kimliksiz şeyler ki, onlara bakarken insan ne düşüneceğini bilemiyor, bir şey hissedebilen var mı, onu da bilmiyorum. Unsurların rastgele bir araya gelmesinden….
Modern mühendisliğin bu kadar hesap kitapla yaptığı şey buna benziyor. Bu günlerde bu zamanda hiçbir şey etraflıca düşünülmüş bir fikre dayanmıyor gibi geliyor bana, günlük hayatımızdaki hiçbir şeyin fikre dayalı bir temeli yokmuş gibi sanki. Çünkü bir araya geldiklerinde bir düzen ve ahenk yerine bir kakofoni oluşuyor, en canlı isbatı: modern şehirler.
Bu yol adım adım tarihe gidiyor, bunu vehmettiren bir havası var, işte sağda heybetli bir çeşme, şurada virane bir taştan kemer, karşıda kim bilir ne zamandan kalma taş bir sütun…
Ayağım yine yerinden oynamış bir taşa denk gelince sinirim depreşti. Şu kaldırım işini de hakikaten öğrenemedi bizim belediyeler, her biri bir öncekinin işini beğenmediğinden mi nedir, hepsi ayrı bir kaldırım yapıyor, ama hiçbirinin yaptığı işe yarar dişe dokunur bir şey olmuyor. Su birikintilerinden oraya buraya zıplayarak gitmeye çalışıyorum. Sanki çocuklar gibi sek sek oynuyorum. Arabalar, hakeza yol kenarında yürüyenleri suya tutmak için birbiri ile yarışır gibi, daha da hızlı gidiyorlar.
Yağmur güzel bir ritim tutturdu, hava soğuk, ama bir şiir havası var. Gökyüzü bu karanlıkta kendisinden kopup gelen su damlalarını mavi birer billur gibi üzerime bırakıyor.
Birden taze, henüz kalınlaşmamış bir sesle ezan okunmaya başladı, önce sesin sahil tarafındaki küçük camiden geldiğini zannettim, fakat bu daha yükseklerden, daha davetkâr bir şekilde geliyordu. Ne zamandır uğramayı düşündüğüm ama bir türlü denk getiremediğim Arab Camii’nin tabelasını gördüm birden. Bu ezan oradan okunuyor olmalı. Minarelerden yükselen ses, kendisine gelen rahmeti kucaklamak ister gibi dalga dalga göğe yükseliyor, ahengiyle bu soğuk ve ıslak gecede buralara ait olmayan bir şeyleri haykırıyordu. Aceleyle karşıya geçtim. Abdest almalıydım.
El ayak çekilmiş dar sokaklarda giriş kapısını aradım. Koca avlu kapısı kapalıydı. Etrafta camiye girebilmek için yolu soracak birilerine bakındım. Kimseler yoktu. Yüksek duvarları takib ederek köşeye geldim. Yan tarafta başka bir kapı vardı. İçeriye girince ilk intibam bu tarihe ait olmayan bir bahçe oldu. Avlunun ortasındaki şadırvan beni bekler gibiydi. Saçaklarından akan sular şadırvanın ihtiyar bedenini yıkıyordu. Soğuk suyla boğuşur gibi abdestimi alıp içeri girdim.
Kapıdan girer girmez duraladım. Hayır, beni şaşırtan bu bin senelik yapının içinde tarihi dokusuna uyması için ahşap ile yapılan tadilat değildi. Güzel olmasına güzeldi bu tadilat, fakat buraya ait olmadığı da belli oluyordu. Benim duraksamama sebep olan şey içeride bir cemaat olmamasıydı. Yanlış bir yere gelmiş gibi ayakucumda ilerledim. Ayakkabılarımı hemen sağ tarafta raflara bıraktım. Bu, büyük cami için çok büyük bir sükunetti. Beklediğim bu camiinin heybetine, büyüklüğüne ve tarihine yakışır bir cemaatti. Mihrap boştu, hemen ilk birkaç safta sünneti kılmak için ayağa kalkan üç kişi gördüm. Ben de orta saflardan birinde namaza durdum.
Sünnet bitti, farzı bekliyorduk. İçimizden birinin namazı kıldırması gerekecek, diye düşünürken az önce minareden yükselen taze ses bu defa içerde yankılanmaya başladı. Müezzinin durduğu mahfil çok yüksekti, onu göremedim.
Sanki bir tayf gibi, yanımdan süzülerek biri geçti. İnce yapılı o da ezanı okuyan müezzin gibi, genç bir delikanlıydı. Safta tertip alırken kolonların arkasından bir kişi daha meydana çıktı ve imam, müezzin ve bir köşede uyuklayan iki kediyi saymazsak cemaat olarak 5 kişiydik.
Bütün namaz boyunca kendimi yalnız hissettim, böyle bir tablo içinde bütün heybetine rağmen bu yapayalnız kalmış gibi duran mabedin hali mahzun bir şekilde köşesine çekilmiş, başına gelecek akıbeti sessizce bekleyen bir ihtiyarın halinden farksız gibi geldi bana. Bu tarihten birçok hatırayı belki bedenindeki taşlara nakşetmiş olan binanın bizler gibi nice insanın çatısının altından geçtiği aklıma gelince ona ait intibam bende hisse dönüştü. Ne tuhaf! Onun çatısı altında toplanmak için binlerce insanın ter döktüğü bu ihtiyar mabet, şimdi şimdi geçmişten katbekat fazla insanın etrafında toplanmasına rağmen daha yalnız, daha kimsesiz, daha öksüzdü.
Yedi adam ve iki kedi, sadece bizim için mi burası? İnsanın varoluşuna benliğine ve bencilliğine dair en çok konuştuğu çağda yaşıyoruz, fakat asıl varoluş gayesinden de bu kadar uzak ve kopmuş durumdayız. Gözlerimi yumdum ve o koca tarihten geçmiş bütün adamların, insanların ruhlarının da bizimle beraber burada olduğunu hayal ettim. Sonsuz bir denizde koca bir gemiyle ilerleyen insanlardık, heyhat, gözlerimi açınca hepi topu yedi kişiydik!
Koca bir sessizlik içinde namazlarımızı kıldık. Duaya kalmadan ayak uçlarımda kapıya yöneldim. Bambaşka, tarif edilemeyecek kadar tesirler bekleyerek girmiştim kapıdan içeri, azametiyle kendisine hayran bırakacak bir bina bekledim, buldum da, ama ne hazindir ki mahzun bir şekilde çevresini saran dünya ortasında garip kalmıştı. Zira nihayetinde kendisi tarihe ait olduğu kadar bizim de insan olarak tarihimizdi, bizimdi burası, bizdik burası…
Yağmur durmuş, ıslak avluyu ağır adımlarla geçtim. Avlu kapısından çıkınca aynı köşede bomboş sokaklara baktım. Sonra suçlular gibi, bu heybetli yalnızlığın sebebi benmişim gibi, oradan uzaklaştım. Köprüye dönen yolun başında yine araba gürültüleri ve arkamda kalan ıssız sokaklara nisbeten daha fazla insan vardı. Bu tarafta, yolun karşı tarafında, köprüde hep bir taraflara giden insanlar… Arabalarda insanlar, tramvayda insanlar, yolda insanlar, hep bir yerlere gidiyoruz, ama asıl gitmemiz gereken yere, olmamız gereken yere gitmiyoruz sadece. Bir tek oraya gitmiyoruz işte.
Ben de aralarına karıştım. Her türden her milletten insan vardı köprüde. Oltacılar, oltacıları seyredenler, oltacıların fotoğrafını çekenler, turistler, aşıklar, serseriler, bir de benim gibi sessizce bu keşmekeşi seyredenler, bütün bir insanlığın temsilcileri burada sanki, hep beraber bir köprüden geçiyoruz, hep bir yerlere gidiyoruz, bir tek gitmemiz gereken yere gitmiyoruz…
Aylık Baran Dergisi 51. Sayı Mayıs 2026