İçinde yaşadığımız çağ, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar nesnelerin egemenliği altındadır. 1960’lardan itibaren ivme kazanan tüketim kültürü, eşyayı yalnızca bir ihtiyaç unsuru olmaktan çıkarıp, kişiye prestij sağlayan bir kimlik göstergesine dönüştürdü. Artık nesneler bize hizmet eden pasif araçlar değil; arzu üreten, kimlik inşâ eden ve hatta insanı yönlendiren aktörler hâline gelmiş durumda.
Günümüz dünyasının en büyük problemi, sosyal medya içerik üreticilerinin gittikçe daha da yaygınlaşıyor olması. Bu aralar tüketim kültürünü parlatan sosyal medya fenomenlerinin hesaplarını inceliyorum ve toplumun ekseriyetine yön veren bu hesapların, insanlar üzerinde oluşturduğu stres ve kaygı durumlarının tesirlerini düşünüyorum. Sürekli başkalarının hayatına bakarak kendini ölçen insan, ister istemez o ışıltılı vitrinlere meylediyor; filtrelenmiş, kurgulanmış ve kusursuzlaştırılmış yaşamları gerçek sanıyor. Oysa gördüğümüz şey çoğu zaman hayatın kendisi değil, özenle hazırlanmış bir sahne. Ruhsal huzursuzluğun başlangıcı da tam burada yatıyor: Gösterişli olanı hakikat zannetmekte ve kendi gerçeğini değersiz görmeye başlamakta.
İçinde yaşadığımız çağ, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar nesnelerin egemenliği altındadır. 1960’lardan itibaren ivme kazanan tüketim kültürü, eşyayı yalnızca bir ihtiyaç unsuru olmaktan çıkarıp, kişiye prestij sağlayan bir kimlik göstergesine dönüştürdü. Artık nesneler bize hizmet eden pasif araçlar değil; arzu üreten, kimlik inşâ eden ve hatta insanı yönlendiren aktörler hâline gelmiş durumda.
Jean Baudrillard, bu dönüşümü en keskin biçimde analiz eden isimlerden biridir. Ona göre modern insan, nesneleri işlevleri için değil, kendisine itibar katmak için tüketir. Bir eşyanın değeri, artık sağladığı faydayla irtibatlandırılmaz; temsil ettiği statüyle ölçülür. Bu anlamda, eşya biriktirme alışkanlığı olan “koleksiyonculuk”, nesne tutkusundan ve aslında insanın kendi iç boşluğunu doldurma çabasından başka bir şey değildir. Esasında mesele nesnenin kendisi değil, öznenin ruh hâlidir.
Bu hususta Guy Debord “Gösteri Toplumu” adlı eserinde, modern dünyada gerçekliğin yerini imgelerin aldığına dikkat çeker. Artık yaşamak değil, yaşadığını göstermek önemlidir. Nesneler, gösterinin dekoruna dönüşür; insan ise o dekorun bir parçası hâline gelir. Gerçekliğin yerini temsiller aldığında, hayat bir vitrin düzenlemesine indirgenir.
Baudrillard’ın sıkça atıf yaptığı “Praglı Öğrenci” filmi bu durumu çarpıcı biçimde sembolize eder. Yoksul bir öğrencinin zenginlik uğruna aynadaki gölgesini satması ve sonunda kendi imgesiyle savaşması, aslında insanın meta hâline gelmesinin trajedisidir. Kendini satışa çıkaran özne, bir süre sonra kendi suretine yabancılaşır. Bugün sosyal medya vitrinlerinde dolaşan imgelerle kurduğumuz ilişki, bu hikâyeden çok da farklı değil.
Gilles Deleuze ise göstergelerin derinliğinden söz eder. Ona göre hakiki anlam, yüzeyde değil derinliktedir. Fakat günümüz göstergeleri bu derinliği taşıyor mu? Sanatın ve nesnenin işlevselliği, doğallığı ve özgünlüğü giderek silikleşirken; geriye yalnızca ayartıcı bir yüzey kalıyor. Simülasyon, hakikatin yerini işgal ediyor.
Bugün bir başka problem de “kopyalama” kültürü. Özgün katkı içermeyen, yalnızca çoğaltılan ve pazarlanan nesneler, ruhsuz bir tekrar üretiminden ibaret. Kusursuzluk iddiasıyla piyasaya sürülen bu ürünler, aslında insanın üretici kudretini değil; tüketici zaafını besliyor.
Dahası, otomatikleşen nesneler hayatımızın mahrem alanlarına kadar girmiş durumda. Akıllı cihazlar, robot süpürgeler, sesli asistanlar... Kolaylık sağladıkları doğru; fakat aynı zamanda bizi gözetleyen, dinleyen ve veri hâline getiren sistemler kuruyorlar. Güvenlik ve etik meselesi artık yalnızca siyasal bir tartışma değil; gündelik hayatın merkezinde.
Belki de en büyük kaybımız, “an”ı yitirmiş olmamız. Bir yemeği tatmak için değil, sosyal medyada paylaşmak için hazırlıyoruz. Bir iyiliği yapmak için değil, gösteriş yapma niyetiyle gerçekleştiriyoruz. Ben Stiller’ın başrolünde yer aldığı “Walter Mitty'nin Gizli Yaşamı” filmindeki fotoğrafçı karakterin dediği gibi: “Bazen çekmemek gerekir.” Çünkü bazı anlar kaydedildiğinde değil, yaşandığında anlamlıdır.
Bugün nesneler yalnızca evlerimizi değil, zihinlerimizi de işgal ediyor. Onların tahakkümü altında ezilen insan, “kendi olma” mücadelesini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Özgürlük söyleminin bu kadar yüksek sesle dile getirildiği bir çağda, insanın nesneler tarafından yönlendirilmesi ironik değil mi? Bir yandan sayısız seçenekler arasında tercih yapma irademiz olduğu yanılgısı, diğer taraftan ise sistemin sunduğu çerçeve haricinde tercih hakkının olmayışı... Mesela sürekli tüketmeye teşvik eden tüketim kültüründe, tüketmeyi reddetme hakkımız var mı, yoksa sermayeyi ayakta tutmak ve toplumdan dışlanmamak için sistemin çarkına itaat etmek zorunda mıyız? Modernitenin bize reva gördüğü özgürlük nerede başlıyor ve nerede bitiyor?
Belki de asıl soru şu: Nesneleri mi kullanıyoruz, yoksa nesneler mi bizi kullanıyor?
Bütün bu sorulara vereceğimiz cevaplar, hem özgürlüğümüzü hem de insanlığımızı belirleme noktasında son derece belirleyici bir rol oynayacaktır.