Tarifini yaptığımız bölümlerde iktisad tabirinin daha yeni olduğunu, bu ıstılahî anlamıyla dilimize ancak 20. Asrın ilk yıllarında girdiğini ifade etmiş, bunun yerine önceleri ilm-i tedbir/tedbir ilmi terkibinin kullanıldığını belirtmiştik. Yazımıza başlık olarak seçtiğimiz BD-İbda’nın iktisad sahasındaki temel ilkesi “Sermaye ve mülkiyette tedbircilik” prensibi dolayısıyla tedbir tabirinin daha geniş bir izahını vermeyi uygun gördük.
Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nden:
«Sözlükte tedbir “bir kimsenin işini çekip çevirmesi, sonunu hesap etmesi” anlamına gelmektedir Tedbir hadislerde de “yönetme” anlamında kullanılmıştır. Bunlardan birinde, “Tedbir gibi akıl, sakınmak gibi vera’ yoktur” buyurulur (İbni Mâce, “Zühd”, 24). Kelime, oldukça erken dönemlere ait eserlerde biri menzil ile birlikte “tedbîrü’l-menzil” (ev yönetimi), diğeri “medine” ile birlikte “tedbîrü’l-medine” (ülke yönetimi) şeklinde pratik ahlâkın iki alanını ifade etmektedir. Sistematik ahlâk kitaplarının çoğunda ferdî ahlâk ve aile ahlâkından sonra gelen siyaset ahlâkına dair üçüncü bölüm “tedbîrü’l-medine” (tedbîrü’l-müdün) başlığını taşır. Ayrıca isminde bu kelimenin yer aldığı siyasete dair müstakil eserler yazılmıştır. Felsefenin bölümleri hakkında bilgi verilen kitaplarda amelî hikmetin üç bölümü tehzîbü’l-ahlâk, tedbîrü’l-menzil ve tedbîrü’l-medine (tedbîrü’l-müdün, siyâsetü’l-medine, siyâsetü’l-müdün, siyâse) biçiminde sıralanır. Bu başlıklar altında genellikle kişinin temel ihtiyaçlarını karşılama hususunda kendi kendine yeterli olmadığı gerçeğinden hareketle insanların birbirine ihtiyaç duyması ve toplumsal hayatın zorunluluğu, birlikte yaşamanın kuralları, devletin gerekliliği, yönetim ilkeleri, yönetenlerin ve yönetilenlerin hakları ve sorumlulukları, adalet, sevgi, dostluk gibi konular ele alınır.
Bu eserler yanında ilimler tasnifine dair kitaplarda ve bibliyografik kaynaklarda da tedbîrü’l-medine hakkında bilgi yer almaktadır. Muhammed b. Ahmed el-Harizmî, Mefâtîhü’l-Ûlûm’da amelî felsefenin bölümlerinden ahlâkı kişinin kendini yönetmesi (tedbir), yakınlarının yönetilmesi (tedbîrü’l-menzil), toplumun ve ülkenin yönetilmesi (siyâsetü’l-medine) şeklinde açıklar. İbn Sina, pratik felsefenin üç ana bölümünü sıralarken tedbîrü’l-medine yerine “el-hikmetü’l-medeniyye” terkibini kullanır ve bu ilmin, insanların bedenlerine yarayacak şeylerle insan türünün devamını sağlayacak imkânları temin etmek üzere ortaklaşa gerçekleştirecekleri çabalar için nasıl bir iş birliği yapacaklarına ilişkin bilgilerden oluştuğunu ifade eder.»
“Tedbir-ül menzil” terkibi, Batı dillerinde “ekonomi” tabirinin lügatteki birebir dengiyken, “tedbir-ül medine”, 19. Asırda, ferdî/ailevî ev geçiminden içtimaî iktisadı ayırmak için kullanılan “ekonomi politik”e, her ne kadar kapsamı daha geniş olsa da, nisbeten karşılık gelmektedir. Kısacası ülkenin iktisadî düzenini muhafaza, bizde, eskiden “tedbir” tabiriyle tanımlanmaktaydı.
BD-İbda; ahlâk, siyaset, iktisad ve ilim şeklindeki temel cemiyet sütunlarını İslâm’a nisbetle tahlil edip yerlerine diken fikir ve aksiyon hareketinin adıdır; malûm… Bu sütunları İslâm zemini üzerinde olması gereken yerlere yerleştirip bunlara dair, gerekçeleriyle birlikte, ilke ve kurallar manzumesini vazeder. Yakından baktığımızda, BD-İbda’nın “taşıyıcı sütunlarının” her birinin, diğerinden hisse sahibi olarak, “ahlâk” isimli merkezî sütuna ircâ edilebildiğini görürüz. Yani onun tüm sahalardaki ilkeleri aslen ahlâkîdir. Bunun sebebi İbda Mimarı tarafından “gerçek hayatın ruhî hayat olduğu” hakikatiyle açıklanır ve ahlâk, hayatın ayrılamaz parçasıdır. Ruhî hayat derken, ahiret hayatını kastetmiyoruz. Dünyada belli bir anda ve yerde yaşanan bütün hadiselerin orada bulunan veya etkilenen ferdler tarafından ruhen (ya da modern deyişle “psikolojik” olarak) yakîn halde yaşandığı, bu hadiseleri “hadise/fenomen” yapanın tam da bu olduğu kastedilmektedir. Yoksa uzayın herhangi bir yerinde yaşanan bir patlamanın, insanların haberi olmadığı sürece, bir ehemmiyeti yoktur. Ruhî, yani vicdanî ve hür davranış şekillerini belirleyen ise ahlâkî kurallardır. Bu yüzden, BD-İbda’nın iktisad sahasındaki “sermaye ve mülkiyette tedbircilik” prensibi, referans noktasını hem iktisad sahasında hem de ahlâk sahasında bulur. Nihayetinde ahlâksız bir insanın olamayacağını, meselenin hangi ahlâkın doğru olduğunda düğümlendiğini, bunun da kendiliğinden bir mutlak fikir zaruretini davet ettiğini geçen yazılarımızda işlemiştik.
Bu prensip, içinde taşıdığı “tedbir” tabirinin de çağrıştırdığı üzere, İslâm siyaset sanatının katılaştığı “ilm-i tedbir’ül-medine”, yani ülke ve cemiyetin idaresi ilminin iktisad sahasına tatbikine dairdir ve bu kuralları uygulayacak bir İslâm devletinin varlığını ön koşul kabul eder. Devletin, ahlâkın kemal hali olması, ahlâkın düzen/tertibi ilzam etmesi neticesidir. İktisadî olanları da hasrına alan İslâmî kuralların tatbiki, ancak bir İslâm devletinin şemsiyesi altında mümkündür; öbür türlü ferdî sahaya ait uygulamalar olur ki, hem kendinden ibaret kalır hem de sadra şifa olmaz. Darül harbte (İslâm devletinin hâkim olmadığı topraklarda) İslâm’ın içtimaî emirlerinin uygulamaya sokulmasının istenmemesi bundan ötürüdür. İslâm, bir “devlet dini”dir, ferd ve cemiyeti tanzim ve muhafazada devleti olmazsa olmaz gören bir dindir. İslâm’ın iktisad sahasını ilgilendiren emirlerinin (zekât farzı, faiz yasağı, rantiyecilik yasağı, devlet reisinin üzerine farz olan tüm piyasaları murakabe emri, vs.) bir devlet gücü olmadan uygulanamayacağı aşikârdır. Zaten, iktisadın “insanların sayısız ihtiyaçlarını gidermek maksadıyla, eldeki dar imkânların dengeli dağıtım ilmi” biçimindeki tarifi, İslâmî bir dünya görüşü zaviyesinden bakıldığında, kendiliğinden o görüşün muhtevasını dolduracağı bir devleti ve onun tedbir siyasetini gerektirmektedir. Burada en can alıcı nokta, farklı farklı görüşlerin ortaya çıkmasına da yol açan, cemiyetin elindeki imkânların nasıl dağıtılacağı meselesidir.
Bütün siyasî ve iktisadî görüşlerin, ilk önce olan biteni ve yaşanan sıkıntıları tesbit edip ona göre çözümler sunan ve bir siyasî ve iktisadî daire içinde dengeyi tesise çalışan ekoller olduğuna kimse itiraz etmez kanaatimizce. Siyaset sahasında olduğu gibi iktisadda da süreç sorularla başlar: Kişinin harcamalarında kullanmak üzere edineceği para-malın karşılığı onun emeği mi olacak, yoksa ayrı bir kıstas bulunacak da para-mal tevzîi ona göre mi yapılacak? Para nedir? Büyük çaplı üretim vasıtaları kamunun mu olacak yoksa şahısların mı? Kişi kazandığı para veya mal cinsinden mübadele vasıtasını dilediği gibi harcayabilecek mi? Ücret nedir ve kıstası ne olmalıdır? Sermaye ve kâr nedir, bunlara yaklaşım nasıl olacaktır? Mirasın mahiyeti ne olmalıdır ve mirasçılara ne gözle bakılacaktır? Para veya mal birikimi yapmış kişilerin ellerindeki bu birikimi başkalarına faiz ve rantiye yoluyla kullandırmaları karşısında tutum ne olacaktır? Elbette bunların da derininde “cemiyette üretilen mal ve hizmetlerin adil bir biçimde dağılımı mümkün müdür ve herkesi memnun edecek bir iktisadî çark var olabilir mi” gibi sorular yer alır. Bu sorulardan da adalet nedir gibi daha temel sorulara inerek, sadece iktisadda değil, ahlâktan estetiğe tüm sahalarda bütün bir ideoloji ortaya serme teşebbüsleri hem fıtratımız hem de “tutarlılık daire”sini tamamlama zarureti gereği kaçınılmazdır. Burada, bir noktadan sonra, ideoloji tesis eden mekanizmanın, aslında metafizik bir yöntem olan tümevarım ve genelleme olduğunu görmekteyiz. Bu noktada İbda Mimarı’nın “mihraksız tümevarımın zafiyeti” teşhisiyle belirttiği hastalık peyda oluyor. Bu, putperestliğin de kaynağı olan, fıtrî bir zafiyettir.
Sermaye ve mülkiyet edinilmesinde insanların kendi haline bırakılmaması, devletin cemiyet sermayedarlığı adı altında bir elinin sürekli üretim, piyasa ve tüketim üçlüsünün üzerinde olması, faiz yasağının ülkedeki sermaye birikim ve dağılımı için büyük bir itici güç haline getirilmesi, zekâtın keyfe keder olmaktan çıkarılıp mikro kredi ihtiyaçlarını görür hale gelmesi, vakıfların yeniden iktisad ve cemiyeti düzenleyici konuma getirilmesi ve nihayet rantiyecilik yasağı yoluyla toprağın spekülasyona açık ve üretimden uzak bir durumdan kurtarılması, evet bunların hepsi sermaye ve mülkiyette tedbircilik prensibinin iktisad sahasında nasıl bir kurtarıcı ilke olacağını göstermektedir. Elbette bu prensip, tüm unsurlarıyla beraber, devlet reisinden en alttaki ferdine kadar İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış ve denetim kanalları kurulmuş bir cemiyette cari olacaktır.
 
Baran Dergisi 565. Sayı