Ülke sinemamıza en önemli sorunlarından biri böyle bir sinema olup olmadığıdır. Yani “Türk Sineması nedir” sorusuna verilecek somut ve net cevaplar yok. Daha doğrusu, ülkemizdeki endüstri ve yöntemler bir dil oluşturabilmiş değil.

Öyle mi?

“Türk Sineması’nın dili yok” demek çok ağır bir ifade olsa da “var” diyememek zaten bu manaya geliyor. Evet, dünyada sinema otoritelerinin ve hatta izleyicinin Türk Sineması denince zihninde bir yapı belirmiyor. Uluslararası festivallerden ödül alan bazı yönetmenlerin yapımları dışında bütünlüklü bir dilden söz etmek zor.

Peki, bir ülke sinemasının dili nasıl oluşur? Dili oluşturan etkenler neler? Türk Sineması için net belirtilerden bahsetmek mi zor, bu belirtilere ait filmler üretildiğinden söz etmek mi?

Öncelikle ifade etmek gerekir ki bir ülke sinemasının çıkış noktası toprağıdır. O toprakta yaşayan insanıdır. O toprakta yaşayan insanın yapıp ettiklerinden oluşan kültürüdür. Dolayısıyla en başta Türk Sineması’nın oluşamamasını ‘toprağına yabancılık’ gibi bir gerekçeye dayandırabiliriz.

Toplumun inancı, dili, masalları, mitleri, başka toplumlardan ayıran kültürel unsurları sinemasının dilini oluşturur. Ele alınan konu, anlatılan mesele, dert ya da meramın temelinde bu toplumun kodları olmalıdır.

Ülkemiz sineması uzun yıllar ‘evrensellik’ adına kendine yabancı kaldı. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş süreci sonrası geçmişi ile arasına mesafe koyma çabasında olan aydın kesim ve sanatkar, kültüründen uzak kaldığında evrenselleşebileceğini, böylelikle de muasır medeniyet seviyesine ulaşabileceğini düşündü. Oysa sinemanın bütün dünyada dil arayış süreçlerine tekabül eden 1930-1960 arası film üretiminde öne çıkan ülkelerin en belirgin özellikleri kendilerine yabancı kalmayışlarıydı. “Avrupalılar gibi film yapmak”, “Hollywood gibi film yapmak”, “Ruslar gibi film yapmak” ya da “İranlılar gibi film yapmak” ve daha nice “gibi”ler sebebiyle kendinden çok uzağa savrulan bir sinema üretimi söz konusu oldu ülkemizde. Kültüre, inanca ve dile dayanmış olan hikayelerin anlatıya, biçime ve yönteme yansıması meselenin ikinci aşamasıdır.

Yapay zekâda kast sistemi: GPT-5.6, Fable 5 ve Dijital Soylular çağı
Yapay zekâda kast sistemi: GPT-5.6, Fable 5 ve Dijital Soylular çağı
İçeriği Görüntüle

Daha hikaye aşamasında kendinden uzaklaşan filmcilerin yöntem konusunda özgün bir şey ortaya koymasını beklemek zaten hayal olurdu. Mesela Japon yönetmen Yasujiro Ozu, kendi toplumuna dayanan anlatısının biçimsel göstergesi olarak kamerasını hep 90 cm seviyesinde tuttu. Yani bağdaş kurmuş oturan insanın göz hizasında. Yani kendi kültürünün seviyesinde tuttu.

Mesela İranlı sinemacılar sansürün getirdiği zaruret olarak filmleri evlerin dışında çekmek zorunda kaldı (Kadın, sokakta olduğu gibi filmlerde de başörtüsüz gösterilemeyeceği için ev içinde sahneler çekilemedi. Mantıksız olurdu çünkü. Evinde başörtülü olmak zorunda değildi). Bu da filmlere eşsiz bir mekan olgusu kattı. Ayrıca yine sansürden kurtulmak için dolaylı anlatım peşinde koşmak zorunda kaldılar. Mesela Hindistan Sineması, toplumsal yansımanın biçimsel göstergesi olarak dansla iç içe, renkli kıyafetlerle sahneler kurdu. Mesela Rus sinemacılar, Rus roman geleneğinin beslemesi ile şiirsel bir dili kovaladı… Mesela Fransız Sineması, Avrupa değerlerinin taşıyıcısı olmanın sorumluluğu ve kültürel zenginliğin getirdiği birikimi sinemaya yansıtmayı başardı. Fransızların ‘rahat’ tavrı, sinemada da kendini gösterdi ve Yeni Dalga sayesinde “Herkes film çekebilir, kameranı al sokağa çık” dendi. Ve kendi varlıklarını ortaya koyan bu ve benzeri ülke sinemalarının tamamının itiraz noktası ise Hollywood’a idi… Peki, Türk yönetmenler ne yaptı? Topyekun bir reddetme haksızlık olur elbet. Metin Erksan, Lütfi Ömer Akad, Reha Erdem, Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu gibi birçok isim özgün dil peşinde koştu. Çoğunluk ise “Batılı gibi olmak” derdiyle Avrupalı sinemacıların özgün tavırlarını taklit ederek dil ortaya koyabileceğini sandı.

Bu mesele çok su götürür. Daha sonra yine bu sayfada devam edeceğiz. Fakat son olarak şunu söylemek gerek.. Sinema gibi bütün sanat dallarını barındıran ve bu sayede zenginlik barındıran (ve elbette aynı ölçüde sorumluluk gerektiren) bir alanda dil ortaya koymak bugünden yarına olacak şey değil. Endüstrinin oluşması da çok önemli. Avrupalı sinemacılar kendi tavırlarını ortaya koyup “Hollywood gibi film yapmamak” adına yola çıktıklarında finansal destek ve izleyici (müşteri) buldu.

Bizdeki en ciddi eksiklerin bu olduğunu da söyleyebiliriz. Dil oluşumu, öncelikle arayışı gerektiren bir şeydir. Aramadan dil bulunabileceğinin düşünülmesi en hafif tabiriyle zaaftır. Tam da bu sebepten… Sinemamıza daha çok zaman vermemiz lazım. Sinemacıların kendine dönmesi için destek olmamız şart.

Abdulhamit Güler, Yeni Şafak