Kazananlar ise büyük sermaye çevreleri, faiz-döviz-borsa üçgeninden nemalanan büyük para sahipleri. Devlet de onların dümeninden gitmek zorunda! Şimdiye kadar gelen Cumhuriyet hükümetleri ise onların kuyruğuna basmamaya özen göstermişlerdir.
Onun için Türkiye’de üretime dayalı ekonomi büyümüyor, onun için gerçek üretici ve emekçinin hakkı verilmiyor. Hem maddî hem manevî olarak gerçek üreticinin kıymeti takdir edilmiyor.
Türk lirasına yüzde yirmi, dövize yüzde beş faiz ver, dünyanın en yüksek faizlerini veren ülke ol, “döviz fiyatları piyasada oluşuyor, zaten Merkez Bankası bağımsız onun işine karışan yok!” kuyruklu yalanıyla üçkağıt ekonomisini müdafaa et!
Merkez Bankası Başkanı da, bu ekonomik çarkın, spekülatif ve borçlanmaya endeksli ekonomik düzenin, paradan para kazanan borsacıların Durmuş’u. Türk hazinesinin başında da, bir yabancı kurumun yıllarca temsilciliğini yapan kendi İngiliz, karısı Amerikan vatandaşı, Mehmet Şimşek var, yabancı sermayeye karşı millî menfaatlerimizi korumak üzere. Yersen!
Üretimi düşünen yok, faizin belasını düşünen yok, borç batağında satılan ülkenin maddî değerlerini düşünen yok, emekçiyi düşünen yok!
Ama haksızlık etmeyelim:
Ucuz işgücünden nasıl istifade ederim diye düşünenler var, halk ekonomik yükü hangi vergilerle çaktırmadan yüklerim diye düşünenler var; zaten yüksek faizi dolaylı vergilerle böyle bir üçkağıt ekonomisinde bize ödetiyorlar.
Bu tabloda enteresan şöyle bir durum var:
Azınlık, çoğunluğu sömürürken, çoğunluk ise azınlık gibi olup sömürüden pay kapmak istiyor; herkesin azınlık olamayacağını, aksi takdirde sömürülecek çoğunluk kalamayacağını düşünmeden. Zenginin malı züğürdün çenesini yorar hesabı.
Televizyonlarda sosyete hayatlarını, ağızlarının suları akarak izleyen çoğunluk hesabı… Azınlık karşısında sömürülen çoğunluğun psikolojisi de bu. Olmayacak duaya amin deme. Olacak dua peşinde gayret gösteren dürüst ve namuslu insanlar istisna.
AKP, Avrupa’da yeni bir teşkilatlanmaya gidiyor ve bunun için para dağıtıyor. Paris’te karşılaştığım bir Ülkü Ocakları Başkanı, kendisine yapılan satın alma teklifini anlattı. AKP liler, 30-40 kişilik bir teşkilât oluşturma ve kendi emellerine bağlaması karşılığında yüklüce para teklif etmiş. Para ile adam satın alma. Arkadaş bu teklifi reddetmiş. Demek ki Deniz Feneri’ne toplanan paralar yoksullara değil, böyle işlere akıyormuş. Çuval çuval paralar!..
Hükümet ve memurlar arasındaki toplu görüşmede açlık sınırı tartışması yaşanırken gazetelerde başka bir haber:
“PORNO’DA LİDER YİNE TÜRKİYE… Geçmiş yıllarda ilk üçten inmeyen Türkiye, 2008 yılında da Google’de en çok “porno” arayan ülkeler listesinde zirveye çıktı…”
Bu haberi Ramazan’dan önce okumuştum, Ramazan’da düşüş olmuş mudur bilmem? Müslümanlığı bir aya indirgeyen anlayışı da eleştirmek lâzım.
İçki tüketiminde de İslâm ülkeleri içinde birinciyiz, dünyada da ilk sıralarda olduğumuzu okumuştum.
Halk ne hâle getirildi; ayyaş, zampara, açgözlü, uyuşuk vs. hâline getirildi.
Samanyolu Galaksisi’nin bin katı yeni bir galaksi kümesi bulunmuş; sefahate ve keyfe yönelik hayat tarzına alışan halkı bu ve bunun gibi haberler heyecanlandırmaz; bir kadın bacağı kadar…
Ramazan’ı da sefahatiyle, eğlenceleriyle ele almak Ramazan’ın mânâsıyla ne kadar alâkalı? Ramazan kelimesi bile, oruç tutanın günahlarını yakma mânâsına gelirken.
Rahat ve eğlence Müslümanlığına bir başka misal:
 Miraç Kandili’ni kutlarken, Allah Resûlü’nün miraca çıktığı Kudüs’ün işgâline, İsrail ve işbirlikçilerine dokunmamak, bu şuuru uyandırmamak ne yaman çelişki?
Hakkı söyleyenlere olan düşmanlığımız ve dünya rahatına alışmış Müslümanlığımız (!)
Ramazan’da duamız: Allah önce gönüllerimize imân ve tevhid ateşi koysun, önce kendimizi sonra çevremizi yakalım.
Ramazanın hayrı-bereketi tüm insanların üzerine olsun!



Baran Dergisi 88. Sayı