Farklı vesilelerle kullandıkları 'demokrasi' ve 'insan hakları' bahanesini bu gelinen noktada yalandan da olsa dillendirmeye gerek görmüyorlar ve 'petrol artık bizim' diye açıkça ve başkanlık seviyesinde söyleyebiliyorlar

ABD'nin 3 Ocak gecesi Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu kaçırması hadisesiyle ilgili çok şey yazılıp konuşuluyor. Biz 3 Ocak ve sonrasına değil, öncesine bakarak hadiseleri bu noktaya getiren süreci anlamaya çalıştığımızda ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

ABD'nin, Latin Amerika ülkelerini kendisinin “arka bahçesi” (backyard) gibi görmesi çok eskilere dayanıyor. 1823 yılında Monroe Doktrini ile Latin Amerika ülkeleri ile ilişkilerini düzenlemeye başlamış olan ABD; Soğuk Savaş döneminde de Latin Amerika’da darbeler ve rejim değişimleriyle en doğrudan ilişkilendirilen aktör oldu. Guatemala (1954), Şili (1973) ve Brezilya (1964) gibi örnekler de diktatörlerle ve katliamlarla anıldı hep.

ABD destekli diktatörlükler ABD'nin hemen peşinden İsrail'i devlet olarak ilk tanıyan ülkeler oldular. ABD stratejik çerçeveyi ve politik yönelimi belirlerken, İsrail çoğu zaman operasyonel, teknik ve eğitimsel alanlarda tamamlayıcı oldu. İsrail özellikle 1970'li yıllardan itibaren askerî teknoloji, güvenlik eğitimi ve silah ihracatı yoluyla bölgedeki etkisini arttırdı. İsrail'in bölgedeki etkileri güvenlik paradigması, askerî doktrin transferi ve kurumsal yeniden yapılanma yoluyla geniş bir siyasal yelpazeye yayılmaktaydı.

ABD yönetimi Pinochet gibi diktatörlüklere silah satışı yapmadığını söylerken bu ülkelerin silah tedariği, eğitim ve hatta yönetimi tamamen İsrail'e bağımlı hâle gelmiş durumdaydı.

Latin Amerika ülkelerine özellikle de ABD destekli diktatörlüklere silah tedariği ve bununla ilgili olarak askerî eğitim şeklinde çerçevelenen ilişki; ülke asayişi, isyan müdahalesi vb. şekillerde isimlendirilse de sivil katliamları ile baskı rejimlerinin devam ettirilmesi şeklinde pratikte ifadesini buldu. Sadece legal silahlı kuvvetlerin donatılması, eğitilmesi ve hatta yönetilmesi değil, paramiliter kuvvetlerin oluşturulması, uyuşturucu, insan kaçakçılığı ve terör örgütlerinin bu İsrailli yapı tarafından aynı şekilde donatılması, eğitilmesi ve idare edilmesi gibi bir sürece evrildi. Devlet orduları ve polisleri için verilen eğitimlerin ve tedarik edilen silahların emekli personel ve paralı askerler aracılığıyla illegal yapılara taşındığı pek çok vakıa belgelenerek ispat edildi. Kolombiya örneğinde görüldüğü üzere, bazı eski İsrail askerlerinin ve güvenlik uzmanlarının paramiliter kuvvetlere eğitim verdiği ve uyuşturucu kartelleri ile temaslar kurduğu biliniyor.

Bu dönemde yaşananlar her ne kadar Soğuk Savaş döneminde ABD'nin sol kanada karşı bölgesel güvenliği ve Latin Amerika ülkeleri açısından da devlet güvenliği ve asayiş tedbirleri şeklinde değerlendirilse de sonuç olarak bölge kaynaklarının sömürülmesi ve yerel halkın ekonomik darboğaz içinde yaşaması ve katliamlarla karşılaşması anlamına geliyordu.

Dünyanın en büyük petrol rezervine ve pek çok maden zenginliğine sahip Venezuela için de durum aynıydı. Hugo Chávez öncesinde Venezuela, petrol zengini olmasına rağmen gelir dağılımı son derece bozuk, neoliberal politikalarla yönetilen ve 1990’larda derin sosyal krizler yaşayan bir ülkeydi. 1989’daki Caracazo ayaklanması, mevcut siyasal düzenin meşruiyetini büyük ölçüde sarsmıştı.

Hugo Chávez, bu toplumsal hoşnutsuzluk ortamında, 1998 seçimlerini kazanarak 1999’da iktidara geldi ve “Bolivarcı Devrim” adını verdiği süreci başlattı. Chávez, petrol gelirlerini merkeze alan devletçi ve kamucu bir ekonomi anlayışı benimsedi; sağlık, eğitim ve gıda sübvansiyonlarıyla yoksul kesimlere doğrudan kaynak aktarımını artırdı. Yüksek petrol fiyatlarının da etkisiyle Chávez döneminde sosyal göstergelerde belirgin bir iyileşme sağlandı.

Chávez petrolü bir dış politika aracı yaptı: Küba’ya çok ucuz / bedava petrol; Karayip ülkelerine uzun vadeli, düşük faizli petrol; ALBA bloğu (solcu Latin Amerika ülkeleri) kurulması. Ama bu “para saçmak”tan ziyade ABD etkisine karşı blok oluşturma stratejisiydi.

20'den fazla Latin Amerika ülkesi için Venezuela bir cazibe merkezi haline geldi. Venezuela radyoları, tv’leri ve gazeteleri sadece ülkenin değil, tüm bölgenin medya organı gibi hareket eder hâle geldi. Diğer ülkelerden eğitim ve iş imkanları için gidilen zenginlikler ülkesi olmuştu Venezuela.

Ancak bu dönemde ekonomi büyük ölçüde petrole bağımlı kaldı; üretim çeşitlendirilmedi ve kurumsal yapı güçlendirilmedi. Chávez’in politikaları kısa vadede sosyal rahatlama sağlarken, uzun vadede Venezuela ekonomisini dış şoklara açık ve kırılgan bir yapıya sürükledi.

Amerika sadece Venezuela'daki zenginlikleri sömüremez hâle gelmemişti; Venezuela diğer Latin Amerika ülkelerine de kötü örnek olmakla kalmıyor, onlara para ve ucuz petrol desteği ile ABD kıskacından kaçabilecekleri bir çıkış yolu sunuyordu.

İki kutuplu dünyada ABD'den kurtuluş, Rusya-Çin ekseninde yer edinmek anlamına gelse de halk açısından açık bir refah artışı ortadaydı.

Chávez döneminde devlet petrol gelirlerini doğrudan halka aktardı, eğitim, sağlık, gıda sübvansiyonları gerçekleştirildi, yoksulluk ciddi şekilde azaldı, okur-yazarlık, sağlık göstergeleri iyileşti. Bu yüzden Chávez Latin Amerika’da ve üçüncü dünya ülkelerinde çok popüler bir hâle geldi.

ABD ekonomik savaş başlattı: Venezuela'ya ambargo koydu. Petrol satışını, bankacılık işlemlerini, sigorta ve taşımacılığı imkânsız hâle getiren yaptırımlar uyguladı. Venezuela'yı petrol satamaz ve sattığının tahsilatını yapamaz hale getirirken bir yandan da Suudi Arabistan üretimi kısmayarak petrol gelirine bağımlı ülkeleri bilerek zorladı.

İlk aşama (2014–2016) petrol fiyatları düştü, ekonomi krize girdi, henüz ağır yaptırım yoktu. Asıl sert yaptırımlar 2017 sonrası geldi: ABD, Venezuela’nın uluslararası finansmana erişimini kesti, devletin borç çevirmesini engelledi. 2019’da PDVSA’ya doğrudan yaptırım ile ABD’ye petrol satışını fiilen durdurdu. Gelirler donduruldu.

Tüm bu yaptırımlar rejimi devirmedi: Halkı çok ağır vurdu; Maduro’yu Rusya–Çin–İran’a daha çok yaklaştırdı.

ABD siyasi ve ekonomik savaşa eşlik eder şekilde medya kanalıyla propaganda savaşı yürüttü. 1999'dan 2013'teki ölümüne kadar Chávez’i ve 2013'ten günümüze kadar da Maduro'yu meşruiyetsizleştirmeye çalıştı. Halkını sefalete ve açlığa mahkûm eden diktatör propagandası yürüttü. Hileli seçimler yapıldığını, halk desteği olmadığını iddia etti.

Peki tüm bu süreç sonunda bugüne nasıl gelindi? Genel olarak bölgedeki legal ve illegal silahlı yapılardaki, daha 1949'lardan başlayan, 1970'lerde hız kazanan İsrail nüfuzu bu süreçte ne kadar etkili oldu? Bir devlet başkanının kendi ülkesinden kaçırılmasında, "kapının kilit tutmamasının" sebebini söyleyen atasözümüzden başka izahı var mı?

Belki Venezuela'nın güçlü olduğu, diğer Latin Amerika ülkelerine abilik yaptığı ve ABD'ye alternatif politikalar yürüttüğü 2014 öncesi dönemde böyle bir ABD müdahalesinin çok farklı gerekçeleri üzerinde konuşuyor olabilirdik şuan. Bugün ise sadece petrol iştahından bahsedebiliyoruz. Farklı vesilelerle kullandıkları "demokrasi" ve "insan hakları" bahanesini bu gelinen noktada yalandan da olsa dillendirmeye gerek görmüyorlar ve "petrol artık bizim" diye açıkça ve başkanlık seviyesinde söyleyebiliyorlar.

Maduro'yu kaçırmalarından bir gün sonra gerçekleştirdiği basın toplantısında Trump, başkanlığı devralan başkan yardımcısı yerine daha düne kadar destekledikleri muhalefetin neden desteklenmediği sorulduğunda, muhalefetin halk desteği olmadığını söyleyebiliyor artık.

Bu saldırıyı Maduro da bekliyordu ve aslında uzun zamandır ABD ile anlaşmaya hazır olduğunu dile getiriyordu. Kaçırılmasında kısa süre önce araba sürerken yaptığı son konuşmada da Washington ile diplomatik iş birliğine, Amerikan şirketleri ile ticarî iş birliğine açık olduğunu söylüyordu.

Ondan bir hafta öncesi bir etkinlikte dans ederek ve İspanyolca&İngilizce karışık şarkı söyleyerek barış istediğini söylüyordu. Geldiğini gördüğü operasyona karşı tek savunması buydu. Saldırı gecesi de sığınağa ulaşmaya vakit bulamadan yakalandı. Çünkü kapı kilit tutmuyordu. Maduro'nun kaçırılması sonrası başkanlığı devralan Delcy Rodriguez de Maduro'nun oğlu, ailesi ve partisi de hâlâ iş birliğine açık olduklarını söylemeye devam ediyorlar. Trump'ın da söylediği gibi bu muhalefet yeterli halk desteğine sahip değil ve mevcut yönetim ile iş birliği halindeler ve Venezuela petrolü artık Amerika'nın kontrolünde.

Burhanettin Yalçın

6 Ocak 2026 Salı