Geçtiğimiz sayı yayımlanan yazımızın ikinci bölümünde hatırlarsanız “Devlet-i Aliyye Döneminde Avrupa’da Ekonomik Gelişmeler”i ele almıştık. Yazımızın üçüncü bölümündeyse, son İslâm Devleti olması ve dolayısıyla İslâmî hayât tarzının ve İslâm ekonomisinin canlı bir misâli olduğu için, Başyücelik Devleti’nin iktisadına girmeden evvel, Devlet-i Aliyye’deki iktisadı ele almak niyetindeyiz. Devlet-i Aliyye’nin tarih sahnesinden çekilmesine neden olan süreçteki ekonomik hadiseleri de bu gözle değerlendirmek ve bu değerlendirmeyi yaparken ortaya çıkacak sorulara yanıt arayarak, Başyücelik Devleti ekonomisine dâir çeşitli fikirler elde etmek.

Yalnız, Devlet-i Aliyye’deki ekonomik hayâtı incelemeye başlamadan evvel bir hususa dikkat çekmek istiyoruz; ağaç kovuğundan çıktığını zanneden ve I. Dünya Harbinde bize karşı galib gelen Batılı devletleri (Moğollara yenilmiş olsak, muasır medeniyet seviyesi Moğollar olacakmış demek ki) muasır medeniyet seviyesi olarak gören ve dayatan devlet ricali; gerçekleştirdiği inkılâblarla, Engizisyon Mahkemelerini utandıran İstiklâl Mahkemeleriyle ve kapısına kilit vurduğu arşivlerle, tarihin hiçbir sayfasında yer bulması mümkün olmayan bir hafıza katliamının müsebbibi olmuşlardır. Bir adam düşünün, kafasına vurula vurula hafızası kaybettirilmiş, ona geçmişini hatırlatacak hayât tarzı cebren değiştirilmiş, hatırlatıcı bilgi ve belgelere kilit vurulmuş ve daha da ileri gidilerek ne olur ne olmaz kabilinden harfler bile değiştirilmiş ki, hafızasını geri kazanması ihtimâli büsbütün ortadan kalksın. Bizim bugünkü hâlimiz de bu adamdan hâllice; 1980’li yıllara kadar kilitli kalan arşivler ve inkılâblar dolayısıyla, Batılı kaynaklarda kendi tarihini aramak zorunda bırakılan bir millet… Muasır medeniyet seviyesi diye dayatılan Batının 19. yüzyılda tasnifini bitirdiği arşivlerine nisbetle bizim hâlen bugün bile tasnif işi bitmemiş arşivlerimiz… Ne kadar da içler acısı bir manzara değil mi? İşte bu yüzden Devlet-i Aliyye’deki iktisadî hayâtı ele alan, değerlendiren eser sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor ve dolayısıyla böyle bir çalışmayı geniş bir perspektiften bakarak yapmak zorlaşıyor. Pes etme lüksümüz olmadığına göre, eldeki kaynaklar üzerinden bir çalışma yaparak en azından ana hatlarıyla Devlet-i Aliyye ekonomisini değerlendiremeye bakacağız. Öyle umuyoruz ki, en azından sorulması gereken doğru suâlleri eldeki kaynaklar içinden seçip çıkartabiliriz.

Devlet-i Aliyye’nin İktisadî Dünya Görüşü

İktisadî münasebetlerin, hâdiselerin diğer içtimâî münasebetlerin karmaşık dokusundan farklılaşarak bağımsız bir hüviyet kazanması ve o hüviyeti ile ilmin ve politikanın konusu hâline gelmesi toplumlar için oldukça yeni bir vakıa’dır. Bundan dolayıdır ki, Devlet-i Aliyye’de de iktisadî fonksiyonların, bürokratik organizasyonda belirli bir organı olmadığı gibi, toplum içinde de iktisadî olaylar diğer sosyal münasebet ve kurumların denizinde erimiş hâlde bulunur ve farklılaşmış belirgin bir nitelik göstermezdi. Din, siyâset, ahlâk, aile, cemaat, tarikat münasebetlerinin karmaşık yumağı içinden sırf iktisadî ilişkileri ayıklamak, denizde erimiş tuzu bulup da çıkartmak kadar zordur.

*

Avrupa’nın iktisadî dünya görüşünün geçirdiği safhalardan olan merkatilizm, liberalizm ve bunların sonucu olarak globalizmle beraber, bugün iyiden iyiye yerleşen ve bizi istesek de istemesek de bir girdab gibi içine çeken kapitalizmin, gayr-ı tabiî oluşu dolayısıyla, bugün birçoğumuz “insan”ı bile iktisadî değeri nisbetinde metalaştırıyor ve “insan” meselesini iktisadî olanda başlatıp iktisadî olanda bitiriyoruz. Adına ister kültür emperyalizmi, ister yozlaşma, ister dinden uzaklaşma, ister kendi benliğimize yabancılaşma diyelim; her hâlükârda, bugün belirttiğimiz şuur seviyesi bir yandan bizi kapitalizm girdabınının diplerine doğru sürüklerken, bir diğer taraftan da İslâmî ve insanî olanı idrak etmemize manî oluyor. Bir bakıma sahtelikler bu devirde hakikatleşirken, hakikatler masallaşıyor…

Biraz evvel verdiğimiz misâldeki gibi iktisadın deniz içinde erimiş tuz misâli, sosyal faaliyetler içinde homojenleşmiş hâlini de tabiî olarak idrak etmekte güçlük yaşıyoruz. Devlet-i Aliyye ekonomisini inceleyen Batılı ve zihnen Batılılaşmış ilim adamları da bu homojenliği ve sırası geldiğinde değineceğimiz pek çok hususu idrak etmekte zorlanmış görünüyorlar. Bu yüzden de Devlet-i Aliyye’nin iktisadı ve iktisadî dünya görüşü hakkındaki çalışmaların bir çoğu ya yarımdır, ya da yazarlarının kendi dünya görüşlerine nisbetle ilkokul seviyesinde kalmıştır.

*

İktisadî hayâtı ele almak için evvelâ iktisadî hayâtı yaşayan toplumun şahsiyetini meydana getiren unsurları temelden başlayarak katman katman bir şekilde izaha kavuşturmamız gerekir; Osmanlılarda bu katmanlar inanç, anlayış, ahlâk ve töre diye sıralanabilir. Bir kere en başta Osmanlılar Müslümanlardı ve İslâmî bir hayât tarzı yaşıyorlardı; dolayısıyla Osmanlı’daki iktisadî hayatın temel kâidelerini İslâm’ın emir ve yasakları çerçeveliyordu. Bu temel kâideler üzerinde ilk yükselen unsur ise ahlâktı ve o da İslâm ahlâkıydı. Devlet-i Aliyye bünyesi içinde birçok milletten insan olduğu için, İslâm ahlâkının hemen üzerinde ve yine İslâm ahlâkı tarafından çerçevelenmiş bir gelenek ve töre unsuru bulunuyordu. Bunların kendi içinde ve dışında bir bütün hâlinde birbirileriyle olan münasebetlerinden doğan sosyal hayâtın bir veçhesi de iktisadî hayâtı meydana getiriyordu. Osmanlılardaki içtimâî hayât içinde iktisadî hayâtın yerini böylelikle belirlemiş olduk ki, bundan sonrasında söyleyeceklerimiz iktisadın hayâtın içindeki bu konumuna göre bakılarak anlaşılmaya çalışılırsa, daha kolay olacaktır.

*

Devletin iktisadî hayâttaki rolüne gelecek olursak, yazımızın girişinde de bir vesileyle bahsettiğimiz üzere, Osmanlıların bürokrasi organizasyonu içinde iktisadî unsurun müstakil bir organı yoktu. Osmanlılarda devlet, bir çok iktisadî fonksiyon görmekte ve bu faaliyet esnasında çeşitli hedefler tesbit etmekteydi; fakat bugün olduğu gibi bu fonksiyon ve hedefler hiçbir zaman yalnızca iktisadî bir mâhiyet belirtmiyor, kahir ekseriyetle siyâsî, dinî, askerî, idarî, veya malî hedef ve düşüncelerle iç içe, birbirinden tefrik edilmesi zor bir katışıklık arz ediyordu.

*

Okullarda okutulan, öğretmekten ve tecrübe çıkartmaktan ziyade uzak tutmak için tasarlanmış olan tarih malumatının aksine, Devlet-i Aliyye’nin idaresinde bulunan gerçek aydınlardan müteşekkil bir sınıftı ve bu sınıf bir yandan Devlet-i Aliyye’nin iktisadî hayâtını düzenlerken, esasında bir yandan da “Ebed Müddet” bir devlet anlayışının iktisadî hayâtını şekillendirmekteydi. Her ne kadar bürokrasi organizasyonu içinde müstakil bir iktisadî organ olmasa da, “bütün fikir” sahibi bu “aydınlar aristokrasisi”, iktisadî hayâtı da belli kaideler üzerinde şekillendirmişlerdi, ki toplum için de, iktisadî hayât, içinde bulundukları sosyal hayâtın unsurlarından yalnız biri olmaktan öte bir anlam da ihtiva etmemekteydi. Zaten bilinen tarih süresince iktisadî faaliyetlere baktığımızda da, müstakil bir iktisadî hayâttan ziyade, sosyal hayâtın unsurların biri olarak var olan iktisadî hayâtı görürüz. Bugünkü vaziyetse, Yahudi’nin Avrupa’ya teshir etmesi ve iktisadî dünya görüşünü merkantilist düşünceden çıkarıp önce liberalist ve sonra da kapitalist iktisadî dünya görüşüne geçirmesiyle değişmiş ve tamamen sunî dengeler üzerine kurulmuş vahşi rekabete ve urlaşmış sermayenin tahakkümüne dayalı bir sosyal hayâtın inşâ edilerek dayatılmasından ibarettir. Bütün dünyanın bugün buram buram ciğerinde htiği buhranın da başlıca müsebbibi, bu değişim ve değişimin herhangi bir “mutlak” önünde hesaba çekilmemiş, çekilememiş olmasından dolayıdır…

Devlet-i Aliyye’nin iktisadî dünya görüşünü araştırırken başvurduğumuz eserlerden biri olan Mehmet Genç’in “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi”, Devlet-i Aliyye’nin iktisadî dünya görüşünü, üç temel kâidenin birbirleriyle itidâlli ahengi üzerinden izah eder; “iaşe” (provisyonizm), “gelenekçilik” (taradisyonalizm) ve “fiskalizm”dir.

Bu arada bahsettiğimiz zaman zarfı 1500 ile 1800’lü yıllar arasındaki dönemdir. Öncesi ve sonrası da muhakkak ayrı ayrı incelenmelidir; fakat bizim içinde önemli olan “devlet” ekonomisi olduğu için, bu dönemin şartlarından istifâde etmenin uygun olacağı kanaatindeyiz.

İaşe (Provizyonizm) Prensibi

İktisadî faaliyete ve bu faaliyetten doğan mal ve hizmetlerin bütününe iki açıdan bakmak mümkündür. Mal ve hizmetleri satmak ve kâr elde etmek üzere satın alan veya üretim yapanlar açısından iktisadî faaliyetlerin amacı, kısaca kâr elde etmekten ibarettir. Alıcı veya üreticiler, mümkün olduğunca ucuza mâl etmek ve mümkün olduğu kadar pahalı satmak için iktisadî faaliyette bulunurlar. Buna karşılık bu mal ve hizmetleri kullanmak üzere üreten veya satın alanlar, yâni tüketiciler açısından iktisadî faaliyetin amacı, mal ve hizmetlerin tam tersine mümkün olduğunca ucuz, kaliteli ve bol bulunmasını sağlamaktır.

İaşe prensibi, iktisadî faaliyete bu iki açıdan, ikincisi, yâni tüketici açısından bakan görüşün dayandığı prensibdir. Bu anlayışa göre iktisadî faaliyetin maksadı, insanların ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Yâni asıl maksat, üretilen mal ve hizmetlerin mümkün olduğu kadar bol, kaliteli ve ucuz olması, yâni piyasada mal arzının mümkün olduğu ölçüde yüksek tutulmasıdır.

Verdiğimiz tariften de anlaşılacağı üzere, Devlet-i Aliyye’nin iktisadî prensiblerinin hedefinde ferdiyetçilik değil cemiyetçilik geliyordu. Büyük Doğu-İbda’nın devlet mefkûresinin temel prensibleri arasında yer alan “cemiyetçilik”e göre, “ferdin yeryüzünde fâni olduğu dünya kendisi, ebedî olduğu dünya da cemiyetidir. Öbür dünya ise, cemiyetle beraber ana gâyesi…”

Bugün hâkim iktisadî dünya görüşü olan liberalizm ve kapitalizmin ferdiyetçi anlayışına göre idrak edilmesi güç olan bu iktisadî prensib, esasında İslâmî hayât tarzı içinde yaşayan bir toplum için son derece tabiîdir. Buraya bakıldığında da anlaşılacağı üzere, Devlet-i Aliyye’nin dünya görüşünün iktisadî prensibleri belki direkt olarak ortada yoktu; fakat “cemiyetçilik” prensibi dolayısıyla tabiî bir iktisadî sistem şekilleniyordu.

Osmanlı Devleti, iaşe prensibini geçerli kılabilmek üzere ekonomide mal arzını bollaştırmak, kalitesini yükseltmek ve fiyatını düşük tutmak için üretim ve ticaret üzerinde sıkı şekilde yürütülen bir müdahaleciliği benimsemiş bulunmaktaydı. “Cemiyetçilik” prensibini kendisine şiar edinmiş olan bir dünya görüşünün, iktisadî hayât üzerinde bilhassa ferdiyetçiliğe mâni olmak üzere “müdahaleci” olması kaçınılmazdır.

Malların ilk üreticiden nihai tüketiciye intikâl edinceye kadar geçtiği bütün aşamalara bakarak müdahaleciliği şöyle özetleyebiliriz:

Ziraatte, mümkün olan en yüksek düzeyde üretimi gerçekleştireceği düşünülen işletme tipi, orta büyüklükteki aile işletmesiydi. Toprağın verimine göre 60 ile 150 dönüm arasında arazi tahsis edilen bu aile işletmelerinin yaygın bir biçimde korunması başlıca hedefti. Aile işletmelerinin, parçalanarak küçülmesini veya yeni arazi ilâvesi ile büyük çiftliklere dönüşmesini önlemek üzere devlet, ziraî toprakların mülkiyet hakkını fertlere bırakmaz, kendi elinde muhafaza ederdi. Yâni tarım arazilerinde ferdî mülkiyet yoktu. “Mîrî” adı verilen bu mülkiyet rejiminde, toprak, çiftçilere babadan oğula geçecek şekilde kiralanmış sayılır, alımı ve satımı devletin sıkı kontrolü altında tutulur, vakfedilmesine ve bağışlanmasına müsaade edilmezdi. Çiftçilerin, ziraî üretimi düşürmeye sebeb olacak şekilde, toprağı işlemeden tutmalarına, yahut terk ederek şehirlere veya başka bölgelere göç etmelerine izin verilmezdi.

İbda Külliyâtında geçtiği üzere; “Allah bu yeryüzünü ve istihsal sahalarını hikmetle yaratmıştır; mamur, semereli ve faydalı kılınması hikmetiyle… Eğer halk dünya mamurluğundan ne fayda erişeceğini ve yeryüzünü kupkuru bırakmaktan ne günah doğacağını bilseydi, gayesini ve vücud hikmetini tamamiyle anlamış olurdu. Toprağından bin batman mahsul çıkacak bir insan, eğer ihmâl ve isteksizlik yüzünden dokuzyüz batman mal elde edecek olur ve aradaki yüz batman fark insanların istifadesinden uzak kalırsa biliriz ki; bunun hesabı kendisine sorulacaktır.

Osmanlı Devleti’nin İslâm devleti olduğu ve “cemiyetçi” olması dolayısıyla tabiî bir şekilde “müdahaleci” olduğunu göz önünde bulunduracak olursak, cemiyet plânına hangi sebeble olursa olsun sunulmayan bir buğday tanesinin peşinden niçin koştuğunu anlamakta mümkün olacaktır…

Osmanlı Devleti’nde ziraî üretimin başlıca tüketim bölgesi “kaza” idi. Osmanlı’da kaza, merkezinde 3.000-20.000 arasında bir nüfus barındıran şehir veya kasaba ile civarındaki köylerden müteşekkil 40-60 kilometre çapında bir alanı kapsardı. Ziraî üretim, herşeyden önce bu alanın ihtiyaçlarını gidermek zorundaydı. Bu ihtiyaç karşılanmadıkça üretimin kaza dışına aktarılmasına izin verilmezdi.

Ziraî üretimden gelen gıda maddeleri ve hammaddeleri kaza merkezinde satın almak, işlemek ve tüketiciye satmak kasaba esnafının tekelindeydi. Üretim ve tüketim arasındaki dengeyi korumak üzere devlet, her mal ve hizmeti üretmek üzere ayrı “lonca”lar hâlinde örgütlediği bu esnafları, ziraatte çiftçi işletmelerinde olduğu gibi, belli ortalama büyüklükleri aşmayacak kapasitedeki işyerlerine veya dükkânlara sahip ustalardan oluşan, eşitlikçi bir cemaat hâlinde faaliyet göstermelerini sağlayacak şekilde bir düzenlemeye tâbi tutardı.

Biraz evvel ziraatte mülkiyetçi olduğunu görmüş olduğumuz Osmanlı, sermayede de tedbirciydi. Yine Başyücelik Devleti’nin temel prensbilerin birisi de “Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik”tir ki; “19. asırla 20. asrın en buhranlı dâvâsı, cemiyetin sırtında urlaşmış ferdî sermaye ve mülkiyet illetinin devasıdır.”

Devam edelim; bu şekilde örgütlenen esnafların faaliyeti ile kazanın ihtiyacı karşılandıktan sonra fazla kalan üretim, ordu ve sarayın ihtiyaçlarını gidermeye tahsis edilir, geri kalan bölümü de imparatorluğun merkezi olan ve nüfusu 500.000’i aşan İstanbul’a sevk edilmek üzere tüccara teslim edilirdi. Bütün bu kademeli ihtiyaçlar karşılandıktan sonra fazla kalan mal varsa, onun ihraç edilmesine müsaade edilirdi. Görülüyor ki, iaşe ilkesine dayanan iktisadî politika için ihracat, üretim faaliyetinin hedefi değildir. Üretimin hedefi, yurt içi ihtiyaçların karşılanmasıdır. İhracat, bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra kalan malların, yâni ülke bakımından hiçbir değeri kalmayan, iktisadî deyim ile marjinal faydası sıfır olan malların satılması demektir. İhraç edilen malların gerçekten bu nitelikte olmasını garanti altına almak için, devlet en sıkı müdahaleyi bu alanda gösterirdi. Hangi maldan, ne miktarda ihracat yapılacağı, her seferinde özel bir izinle belirlenir, ayrıca yüksek bir gümrük vergisi alınırdı.

Buna karşılık ithalatın, hiçbir tahdide tâbi tutulmadan serbestçe yapılmasına müsaade edilirdi. Çünkü, ithalat, yurt içinde ihtiyaç duyulan, ama ya hiç üretilmeyen veya az miktarda üretilen malların dışarıdan getirilmesi anlamında, iaşe ilkesine göre arzu edilen bir faaliyetti. İktisadî deyim ile marjinal faydası çok yüksek olan malların ülke içine girmesini sağladığı için, ithalat kolaylaştırılır, hattâ teşvik edilirdi.

Toparlamak gerekirse, Osmanlı Devleti’nin idaresinde bulunan aydınlar sınıfı, iktisadî hayâtı ferdiyetçi bir zihniyete değil, cemiyetçi bir zihniyete ve dönemin şartlarına göre tam da İslâmî olana uygun olarak şekillendirmişlerdir. Bugün, kapitalizme karşı olanların başvurdukları ve kapitalizme karşı olmaktan doğan komünist ve sosyalist söylemlere göre bu vaziyet her ne kadar “eşitlik” gibi kelimelerle ifâde edilmeye çalışılsa da, aslında bu prensibin özünde cemiyetçilik anlayışı vardır.

Varoluş sebebi olarak ferd ile cemiyet arasında muvazene kurmak iddiasında olan her devlet, iktisadî hayatı düzenlerken, cemiyetin menfaatini ferdin menfaatinin üzerinde görmek mecburiyetindedir; aksi hâlde ferdlerin cemiyetin geri kalanı üzerinde tahakküm kurduğu bir düzen kurulur ki, zulüm ve buhran bu düzeni resmeden ana renkler olacaktır.

Gelenekçilik (Tradisyonalizm) Prensibi

İaşe prensibinin uygulanabilmesi için devamlılık esastır; iktisadî hayât iaşe prensibine göre düzenlendiği taktirde, hemen ikinci bir prensib olarak gelenekçilik kendiliğinden doğar.

Gelenekçilik, sosyal ve iktisadî ilişkilerde yavaş yavaş oluşan dengeleri, eğilimleri mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme, değişme eğilimlerini engelleme ve herhangi bir değişim başladığı takdirde, tekrar eski dengeye dönmek üzere değişmeyi ortadan kaldırma iradesinin hâkim olması şeklinde tanımlanabilir.

Ziraat, esnaflık ve ticarette iaşe ilkesinden kaynaklanan düzenlemelerin maksadı üretim ile tüketimin dengede tutulmasıdır. Dengenin bozulması bunalıma düşmek, hele ki o dönemin şartlarına göre, ulaşımın zorluğu ve yüksek maliyetleri de göz önünde bulunduracak olursak, kıtlık demektir. Endüstri devriminden evvel, yalnız Osmanlılar değil, bütün dünya böyle bir tehlikeyle her dâim yüz yüzeydi ve onun için de tüketimi arttıracak nitelikteki değişme eğilimleri dâimi bir şekilde kontrol altında tutulurdu. “Men-i israfat” (somptuary laws) diye bilinen ve amacı lüks tüketimin sınırlanmasından ibaret görünen yasaklamaların en önemli gerekçesi yine bu dengenin muhafaza edilebilmesi ve sürekliliğinin korunabilmesiydi.

Emek ve kapital gibi üretim faktörlerinin kıt olduğu ve miktarların kolayca arttırılmasının mümkün olmadığı ekonomilerde, uzun deneyim ve aplikasyonlarla oluşmuş olan üretim ve istihdam yapısının değişmemesine oldukça fazla özen gösterilirdi. Esnaf örgütlerinin işçi ve dükkân sayısının dondurulması, ziraatte işletme büyüklüğünün belirli düzeylerde sabit tutulması ve ziraî işletmeyi bırakarak şehirlere göç edilmesinin yasaklanması, hep bu dengeyi sürdürebilme motifi ile uygulamaya konulmuş düzenlemelerdi. İktisadî politika ilkesi olarak gelenekçiliğin başlıca fonksiyonu, işte bu düzenlemelerin değişmeden kalmasını sağlamaktan ibaretti.

Gelenekçiliğin korunması için çıkartılan kanunlara da bakacak olursak… İktisadî hayâtın çeşitli alanlarını düzenleyen kuralların ana kaynağı şeriattı; ama şeriatın açık şekilde düzenlemediği, içine almadığı, herhangi bir çözüm yolu göstermediği alanlar ve yeni olarak sonradan ortaya çıkmış bulunan birçok münasebeti düzenleyen başka kurallar da vardı. Padişahların devlet başkanı sıfatı ile çıkardığı “Kanunname” denilen kurallar, bunların başında geliyordu. Bundan başka mahallî, örf ve âdetlerden kaynaklanan düzenlemelerde mevcuttu. “Kanunname”lerle örf ve âdetler, şeriatın dışında olmakla beraber ona aykırı olmamak kaydıyla yürürlüğe girmiş olduğu için, uyulması zorunlu kurallardı. İktisadî hayâtın türlü alanlarında doğan çatışma ve ihtilâfların çözülmesi ile ilgili olarak verilen kararlarda 16-18. yüzyıllar boyunca kullanılan deyim hep aynı formülde olmak üzere; “kadîmden olagelene aykırı iş yapılmaması” şeklindedir. Kadîm olan nedir suâline bir kanunnamede; “Kadîm olan odur ki, onun öncesini kimse hatırlamaz” şeklinde verilen cevab, gelenekçiliğin ilke olarak ne denli yerleşmiş olduğunu gösteren en veciz ifâdedir.

Bugünün şartları içinden “gelenekçilik prensibi”ne bakanlar, muhtemelen yeniliğin ve gelişmenin önünde bir engel, mâni olan bir prensib olduğunu düşüneceklerdir. Bir bakıma evet, Osmanlı Devleti’nin ekonomisi geçen yıllarla beraber büyümemiştir; fakat diğer bir bakıma ise gelenekçilik prensibine bağlılığından ötürü Osmanlı ekonomisi küçülmemiştir de. Kendisinden on misli fazla nüfus, üretim hacmi, sermaye stoku, teknoloji ve enerji kapasitesine sahib olan Avrupa karşısında 1683’teki II. Viyana Kuşatması’ndan itibaren Avrupa’dan geri çekilmesi 239 sene sürmüş ve ardında enkaz değil, “Ebed Müddet”in mânâsına uygun bir şekilde, yeniden geçmişteki rolünü üstlenebilecek bir devleti ardında bırakarak tarih sahnesinden ismen çekilmiştir. Birçokları Devlet-i Aliyye’nin yıkılmasıyla “Ebed Müddet” misyonunun yok olduğunu sanırlar; fakat hakikatte olan, yeniden hazır olup tarih sahnesine çıkıncaya dek soluklanmaktan, geç kalınmış muhasebeyi de yapmak suretiyle bu zamana hazırlanmak için vakit kazanmaktan ibarettir.

Fiskalizm Prensibi

Osmanlı Devleti’nin iktisadî hayâta karşı tavrını ve yaklaşımını belirleyen ve bu alandaki düzenlemeleri yönlendiren üçüncü prensib “fiskalizm”dir. Umumî ve tanımıyla fiskalizm, hazineye ait gelirleri mümkün olduğu kadar yükseğe çıkartmak ve ulaştığı düzeyin altına inmesine mâni olmaktır. Asıl maksat her zaman gelirleri mümkün olabildiğince yükseğe çıkartmak olsa da, çeşitli dönemlerde gelirler düştüğünde, harcamalar kısılarak da aynı dengenin muhafaza edilmesine özen gösterilmiştir. Gerek iaşe ve gerekse gelenekçilik prensibi, meydana gelen değişimlere ayak uyduracak şekilde fiskalizm prensibine dayalı olarak hazinenin gelirlerinin hızlı bir şekilde arttırılmasına çoğu kez mâni olmuştur.

Devlet-i Aliyye, bugünün kimi iktisatçı müsveddelerinin zannettiği gibi fethettiği toprakları sömürmüyor ve bilâkis fethedilmiş yerleri mamur kılmak dâvâsı güdüyordu. Bu vaziyette çoğu kez fetihten elde edilen ganimetten daha fazla yatırım yapılması anlamına geliyordu. Devlet-i Aliyye’nin fetihler gerçekleştirmekten maksadı, İslâm’ın saygınlık alanını genişletmekti. Bu hedefin gerçekleşmesi için de, her dâim güçlü bir hazineye sahib olmak şarttı. Her ne kadar yeni fetihlerden elde edilen ganimetlerle bu açık kapatılmaya çalışılsa da, fetih pınarının kurumasından itibaren, fethedilen topraklara yönelik olan yatırımlarda bir yandan devam ettiği için hazine büyük sıkıntılar yaşamıştır.

Mehmet Genç’e göre, Fiskalizm, “aşılması zor görünen bu sınırlar içinde sıkışıp kaldığı için, bir yandan gelirleri arttırmaktan ziyâde azaltmamaya ve harcamaları kısmaya matuf iki yönlü seri tedbirleri uygulama alanına sokmaya çalışmış, diğer yandan da hapsedildiği sınırların aşılamazlığı ölçüsünde öylesine sertleşmiştir ki, neticede Osmanlı İktisadî Dünya Görüşü’nü, her türlü iktisadî faaliyete, sadece getireceği vergi açısından bakacak ve onun ötesini giderek daha az idrak edebilecek derecede “fiskosantrik” hâle getirme eğilimine girmiştir.

Bu üçlü referans sistemi, bilinen tarihin en büyük değişimlerine sahne olan bir çağda, İslâm’a nisbetle zamanın şartlarına yönelik anlayışını yenileyemeyen Osmanlı’yı her ne kadar mucize şeklinde değerlendirilen bir müddet boyunca ayakta tutmuşsa da, nihayetinde yıkılmasını engelleyememiştir.

Bize göre burada cevablanması aranması gereken bir suâl vardır; Avrupa’nın liberalizme geçmesinden dolayı Devlet-i Aliyye’nin üçlü referans sistemi iflâs mı etmiştir, yoksa varlık sebebi olan akideyi kaybeden Devlet-i Aliyye, İslâm anlayışını yenileyemediği için hangi iktisadî dünya görüşüne sahib olursa olsun yıkılmaya mahkûm mudur? Bu suâlin yanıtı, Başyücelik Devleti ekonomisi üzerinde yapacağımız çalışmanın da merkezinde olacaktır…

Devlet-i Aliyye’de İktisadî Hayât

Devlet müessesesinden beri Osmanlı’daki iktisadî hayâta bakacak olursak, iktisadî hayâtı biçimlendiren elitlerin zihin dünyasındaki ekonomiyle alâkalı tasavvurun, en genel anlamıyla, ihtiyaçların karşılanması olduğunu görürüz. Bunun yanı sıra toplumun teşkilâtlanmasındaki ana faktörün de cihadı yürütmeye yönelik olduğunu görmek gerekir.

*

Ziraat, madencilik, sanayi, ticaret, esnaflıkta kaynakların bölüşümünde büyük farklılıkların oluşmaması esastır. Toprak üretici köylüler arasında eaşit mikyasta bölünmüştü. Esnafların birbirine yakın ölçekte birer cemaat olarak örgütlenmelerini sağlayan devlet, bu sektörde de bir uçurumun olmaması için azamî gayret gösterdi.

*

Osmanlıların zihinlerinde bugün anlaşılması en güç olan bir diğer kıymet hükmü ise, “rekabet” ve “çatışma” yerine “işbirliği” ve “dayanışma” değerlerinin ön plana çıkmasıdır. Bunun sağlanması için yetki Kadı’da saklı olmak kaydıyla cezaî müyyeideler dahî vardı. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Adelet Mutlak’a” başlıklı konferansında da bugünkü hayâta tenkit mahiyetinde dile getirdiği üzere; “hür rekabet falan diyorsun hayvanlığa gidiyor iş, bizde hür rekabet diye bir şey yoktur. Nasib denilen bir şey var, komşu denilen bir şey var, arkadaş denilen bir şey var bilmem ne… Kimse dünyaya birbirinin gözünü oymak için gelmedi.” Devlet-i Aliyye, toplumu bu anlayışı yaşayacak şekilde organize etti ve toplum da, yaşanmaya değer bu hayâtı senelerce memnuniyetle idrak etti.

*

İaşe ilkesinin başarıyla işletildiği Osmanlılarda milletin ekonomik gelir tablosu bugün olduğu gibi bir piramite değil, göbeği son derece geniş bir elipse benzemekteydi. Bir sektörde çalışan iki usta arasındaki gelir farkı 4 ilâ 6 mislini aşmayacak şekilde düzenlenmişti.

*

Bir diğer husus ise, itidâl; bahsimize konu olan eserinde Mehmet Genç’in bu hususa getirdiği tanımlama da son derece hoş; “üretim ve tüketimde itidâl, hattâ itidâle uymakta bile itidâl…

*

Osmanlılar Müslümanlardı ve Müslümanca yaşamaya çalışmaktaydılar; bütün maksatları da ahiret ile dünya arasında, din ve devlet arasındaki çağın şartlarına uygun, ahenkli ve dengeyi gözeten bir nizâmı tesis edebilmekti. Osmanlı, iktisadî dünya görüşü bakımından benimsediği prensibler çerçevesinde yalnız kapitalizme kapalı değil, aynı zamanda karşıydı da…

*

Yine Osmanlılar, kendi çağlarına ulaşan bütün siyasî bilgelik mirasını süzerek ebedî olacağını düşündükleri sistemi meydana getirirken, bir yandan da Batı Avrupa’da doğmaya başlayan kapitalizmin ve onun üzerinde ivme kazandığı pazarın, 18. yüzyıldan itibaren Sanayi Devrimi ile dünya tarihini, ilk ziraat devriminden sonraki 10 bin yıllık döneminde benzeri olmayan, bütün tarihi ikiye bölecek olan değişimi yeniden hesaba çekerek anlayışlarını ibdâ edemediler. Bugün Batılıların kendi imâl ettikleri kapitalizmi hâlen hesaba çekememiş olduklarını ve bundan dolayı da büyük bir buhran içinde kıvrandıklarını hesaba katacak olursak, bu işin yapılmasıyla beraber, Sanayi Devrimi’nden daha büyük bir devrimin gerçekleşeceğini ve Ebed Müddet’in kaldığı yerden devam edeceğini görmek gerekir…

 

İstifade Edilen Kaynaklar:

1. Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlâk –İktisada Giriş–, 2 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2005.

2. Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 16. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007

3. Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, 9. Basım, Ötüken Yayınları, İstanbul 2013

4. Abdulazîz Dûrî, Mukaddimetun Fi’t Târih El İktisâdî El Arabî – İslâm İktisat Tarihine Giriş, Trc. Sabri Orman, 1. Basım, İnsan Yayınları, İstanbul 2014

Aylık Dergisi, 127. Sayı, Nisan 2015