Doç. Dr. Handan Akyiğit ile yaptığımız bu kapsamlı röportajda, Türkiye’de kimlik, temsil ve anlam krizinin sosyolojik boyutlarını ele aldık. Modernleşme sürecinin doğurduğu kırılmalar, gençliğin değer arayışı ve kamusal alanın meşruiyet zeminini tartıştık. Çözümün ise mana ve istikamet eksenli bir yeniden inşada olduğuna işaret ettik.
Türkiye’de uzun süredir seküler-Kemalist kimlik inşası ile Müslüman toplumsal kimlik arasında görünür ve görünmez bir gerilim var. Bu da bir asırlık kavganın tezahürü. Siz bu gerilimi siyaset sosyolojisi perspektifinden nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bir kültürel çatışma mı, yoksa temsil krizine dönüşmüş bir kimlik sorunu mu?
Bu soruyu yalnızca “sekülerlik - dindarlık” “Kemalist kimlik -Müslüman kimlik” ikiliğine irca etmek, meselenin sosyolojik derinliğini ıskalamak olur. Türkiye’de yaşanan gerilim, yüzeyde kültürel bir çatışma gibi görünse de esasta modernleşme tecrübesinin ürettiği bir kimlik ve temsil krizidir.
Öncelikle şunu tespit etmek gerekir: Cumhuriyet’in erken döneminde inşa edilen seküler-Kemalist kimlik, klasik anlamda toplumsal bir mutabakatın değil, devlet merkezli bir kurucu iradenin ürünüdür. Bu model, dini ve geleneksel referansları kamusal alandan dışlayarak homojen bir yurttaşlık kimliği üretmeyi hedefledi. Ancak sosyolojik gerçeklik, normatif projelerden daha dirençlidir. Müslüman toplumsal kimlik, kültürel bir kalıntı değil, canlı bir anlam evreni olarak varlığını sürdürdü.
Devletin normatif kimlik tasarımı ile toplumun hars temelli kimliği arasındaki örtüşmezlik, yalnızca siyasî ya da kültürel bir uyumsuzluk değildir; daha derinde bir varlık anlayışı ve bilgi telakkisi gerilimi üretir. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey iki farklı hayat tarzı değil, iki farklı anlam ve hakikat dünyasıdır. Bir tarafta modernleşmeyi Batı’nın tarihî tecrübesinin evrenselleştirilmesi olarak okuyan seküler-pozitivist bir kurucu akıl; diğer tarafta sürekliliğini gelenekten, dinden ve tarihî hafızadan alan bir medeniyet idraki. Türkiye’nin sancısı, Doğu ile Batı arasında kalmış olmaktan ziyade, iki farklı hakikat ve varlık telakkisini aynı bünyede taşımaya çalışmasından kaynaklanır. Sorun sentez eksikliği değil; çoğu zaman sentezin imkanını zayıflatan zihnî ve idrakî parçalanmadır.
Bundan dolayı Türkiye’de yaşanan gerilimi “kültürel çatışma”dan ziyade bir medeniyet tasavvuru ihtilafı olarak okumanın daha doğru olacağına inanıyorum. Çünkü kültürel çatışma eşit meşruiyet iddiasına sahip aktörler varsayar. Oysa uzun süre boyunca kamusal meşruiyetin dili tekil kaldı: Seküler-Kemalist paradigma “üst norm”, Müslüman kimlik ise çoğu zaman tahammül edilen yahut terbiye edilmesi gereken bir toplumsal gerçeklik olarak kodlandı. Bu durum yalnızca siyasî temsil sorunu doğurmadı; aynı zamanda geniş kesimlerde itibar kaybı, anlam yarılması ve aidiyet sarsılması üretti.
Sorun, dinin kamusal alandaki görünürlüğünden çok, kamusal alanın hangi hakikat ve değer nizamı üzerine bina edileceğidir. Eskinin sorusu “din kamusal alanda var olabilir mi?” idi; bugünün sorusu ise “kamusal alanın meşruiyet zemini neye dayanacak?” oldu. Bu kayma basit bir politik tartışma değil, hakikat rejiminin ve değer hiyerarşisinin sorgulanmasıdır.
Çünkü bugün artık Müslüman kimlik görünürlük eşiğini büyük ölçüde aşmıştır; fakat görünürlük itibar ve kurucu öznelik ile eşanlamlı değildir. Görünür olmak, norm koyucu olmak anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de mesele, “kimliğin sahneye çıkması”ndan “kimliğin mizanı ve istikameti tayin etmesi” aşamasına evrilmiştir.
Türkiye’de gözlemlenen gerilimi siyaset sosyolojisi açısından üç iç içe katman üzerinden okumak mümkündür: İlk olarak “kimlik katmanı”nda, modern ulus-devletin homojenleştirici kimlik siyaseti ile toplumun tarihî olarak çoğul ve farklılaşmış gerçekliği arasında süreğen bir uyumsuzluk belirmektedir. Bu uyumsuzluk yalnızca kültürel çeşitlilik meselesi değil, kamusal meşruiyetin hangi aidiyet biçimleri üzerinden kurulacağına dair daha derin bir tartışmayı içerir. İkinci olarak “temsil katmanı”nda, toplumsal çoğunlukların değer dünyasının siyasî ve kültürel elitler tarafından ne ölçüde görünür kılındığı ve ifade edildiği sorusu öne çıkar; burada mesele niceliğe dayanan temsilden ziyade, anlamların ve hassasiyetlerin kamusal dile ne ölçüde tercüme edilebildiğidir. Nihayet “anlam katmanı”nda ise seküler modernliğin teklif ettiği hayat tasavvuru ile dini-medenî referansların sunduğu varlık ve düzen anlayışı arasındaki fark belirleyici hale gelir. Bu fark, yüzeyde bir yaşam tarzı ayrışması gibi görünse de, gerçekte değerlerin kaynağı, hakikatin mahiyeti ve kamusal düzenin dayanakları hakkında farklılaşan iki idrak ufkuna işaret eder. Bu üç katman birlikte düşünüldüğünde, ortaya çıkan tablo kültürel bir çatışmadan çok, kimlik, temsil ve anlam eksenlerinde yoğunlaşan bir meşruiyet ve istikamet arayışı olarak kavranabilir. Bu üçüncü katmanı çoğu zaman gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Kriz dediğimiz şey yalnızca politik değil; aynı zamanda anlam ve medeniyet tasavvuru krizidir. Çünkü burada çatışan şey sadece yaşam tarzları değil, insan, toplum ve düzen anlayışlarıdır.
Bu asimetriyi göz önünde tutarak sorduğunuz soruyu değerlendirdiğimizde Türkiye’de “sekülerlik - dindarlık” “Kemalist kimlik -Müslüman kimlik” tartışması politik bir hiyerarşi üretmediğini; aynı zamanda bir gerçeklik rejimi tesis ettiğini ifade edebilmek mümkün. Yani hangi kimliğin “makbul”, hangisinin “aşılması gereken”, hangisinin “ilerleme önünde engel” sayılacağına dair görünmez bir çerçeve oluştuğudur. Bu çerçeve, başta Müslüman kimliğini, dindarlığı, modernleşme sürecinde çözülmesi gereken bir fazlalık gibi kodladı. Bu nedenle Türkiye’deki gerilim, klasik anlamda laiklik-dindarlık gerilimi değildir. Daha derinde, “hayatın anlamı nedir?”, “kamusal olanın normatif kaynağı nedir?”, “medeniyet dediğimiz şey teknik ilerleme mi yoksa değerler düzeni mi?” sorularının gerilimidir.
Uzun süre bu çatışma Türkiye’de bastırılmış bir denge içinde sürdü. Fakat bastırılan her sosyolojik gerçeklik gibi, bu da farklı biçimlerde geri döndü: Siyasî mobilizasyon, kültürel görünürlük talepleri, eğitim ve yaşam tarzı tartışmaları… Bugün ise tablo daha karmaşık bir görünümde. Bundan dolayı soruyu yanlış sorup sorunu indirgemeci bir mantıkla baktığımızdan geldiğimiz aşamada risk şu şekilde belirginleşerek devam edecek: Kimlikler arası gerilim, medeniyet içi bir muhasebeye dönüşmek yerine, karşılıklı psikolojik savunma mekanizmalarına sıkışabilir. Oysa asıl ihtiyaç, bir üstünlük mücadelesi değil, ortak bir anlam zemini inşasıdır. Çünkü siyaset sosyolojisinin bize gösterdiği temel gerçek şudur:
Hiçbir siyasî düzen, toplumun derin değer kodlarıyla sürekli gerilim halinde kalarak kalıcı meşruiyet üretemez. Türkiye’nin meselesi bu yüzden kimliklerin varlığı değil;
kimliklerin üzerinde uzlaşabileceği bir ortak mana dili üretip üretemeyeceğidir. Çünkü tahammül siyaseti gerilimi dondurur; ortak anlam üretimi ise onu dönüştürür.
Toplumun kahir ekseriyeti kendini Müslüman olarak tanımlarken, kamusal alanın normatif çerçevesinin bu kimlikle tam örtüşmemesi nasıl açıklanabilir? Burada tarihî bir kopuş mu söz konusu, yoksa bilinçli bir kimlik mühendisliği mi?
Bu durumu açıklarken iki kolaycı tuzaktan kaçınmamız gerektiğini düşünüyorum: Birincisi meseleyi yalnızca “tarihi kopuş”, ikincisi ise sadece “komplocu kimlik mühendisliği” olarak okumak. Türkiye’nin tecrübesi, bu iki hattın iç içe geçtiği daha karmaşık bir sosyolojik sürece işaret eder.
Öncelikle şu temel gerçeği teslim edelim: Toplumun kahir ekseriyeti kendini Müslüman olarak tanımlasa da modern kamusal alan, klasik toplum tasavvurlarından farklı bir mantıkla kuruldu. Modern devlet, meşruiyetini aşkın referanslardan değil, rasyonel-hukuki düzenden devşiren bir yapı olarak şekillendi. Bu, yalnız Türkiye’ye özgü değil; modernleşmenin evrensel kodudur. Ancak Türkiye’de mesele burada bitmez. Çünkü bizde modernleşme, tarihî süreklilik içinde evrilen bir dönüşümden çok, kurucu bir kırılma şeklinde yaşandı. Yani geleneksel anlam evreni ile yeni normatif düzen arasında tedricî bir müzakere değil, yukarıdan aşağıya bir yeniden tanımlama süreci işletildi. Ama asıl kritik noktanın şu eksen olduğuna inanıyorum: Bu yalnızca kurumsal bir dönüşüm değil, aynı zamanda bir anlam hiyerarşisi değişimiydi.
Bu nedenle ortada hem tarihi süreksizlik hem de bilinçli normatif yönlendirme vardır. Dolayısıyla buna sadece “kopuş” demenin eksik, yalnız “mühendislik” demenin de indirgemeci olacağına inanıyorum.
Bence bugün Türkiye’yi anlamanın en isabetli yolu şudur: İçinden geçtiğimiz süreç, basit bir kültürel gerilim değil; medeniyet referansı değişimi eşliğinde yaşanan derin bir normatif yeniden kurulumdur. Bu çerçevede kimlik, yalnızca sosyolojinin tanımladığı bir aidiyet kategorisi değil; anlamın, varoluşun ve hakikatle kurulan ilişkinin adıdır. Tam da bu noktada, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “İslâm’a Muhatap Anlayış” eserinde topluluk hakikatine yönelik işaret ettiği temel mesele yakıcı biçimde karşımıza çıkar: Eğer kimlik, içeriğinden ve kurucu referansından koparılarak sadece sosyolojik bir etiket seviyesine indirgenirse, yapılan tartışmalar kaçınılmaz olarak yüzeyde kalır. Bu hal, bize yine Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun o sarsıcı teşbihini hatırlatır: Hasta adama bakıp “bu adam hasta” demek… Evet, ortada bir teşhis vardır; fakat hastalığın mahiyetine, kaynağına ve anlamına dair hiçbir idrak yoktur. Türkiye’nin düğümlendiği yer işte tam burasıdır: Kimliğin adını koymakta değil, kimliğin anlamını tayin etmekte yaşanan tereddüt. Çünkü isimlendirme yetmez; mesele, hangi hakikat ölçüsüne nispetle var olduğumuzdur.
Son yıllarda sıkça dile getirilen “kimliksizleşme” olgusunu nasıl okumalıyız? Aile, mahalle, cemaat ve gelenek gibi ara kurumların zayıflaması ferdin değer referanslarını nasıl etkiledi?
“Kimliksizleşme” meselesini, biraz önce ifade etmeye çalıştığım bağlamda Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun topluluk hakikatine yönelik tasavvurundan devam ederek, düşünce dünyasında önemli bir yere sahip olan “Adımlar” perspektifinden okumamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu eserde tartışmaya açtığı konular kimlik konusunu salt sosyolojik çözülme değil, şuur ve istikamet kaybı bağlamında ele almamıza imkân veriyor. Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun metinlerinde -ben burada en yalın haliyle ifade ediyorum- insanın, yalnızca toplumsal rollerin toplamı olmadığı; anlam arayan, kendini bir hakikat ölçüsüne nispetle kuran bir varlık olduğu hatırlatılır. Bu yüzden kimlik sadece dışsal bir etiket değil, şuurun örgütlenme biçimidir. Dikkatli bir okumayla buradaki kritik fikri görebiliriz: İnsan kimliğini taşımaz, kimliğine doğru yürür. Dolayısıyla kimliksizleşme, kimliğin kaybından çok, istikamet fikrinin kaybıdır. Evet istikamet kaybı yaşıyoruz! Belirttiğiniz üzere kurumların (aile, mahalle, gelenek, cemaat) zayıflaması, Mirzabeyoğlu’nun işaret ettiği anlamda ferdin: dayandığı ölçü sisteminden kopması; şuurunu sabitleyen referansları yitirmesi, hayatı bir “yol” değil, “anlık tercihler dizisi” gibi yaşaması sonucunu doğurmaktadır. Bu noktada kimliksizleşme salt sosyolojik değil; aynı zamanda varoluşsal dağılmadır.
Genç kuşaklarda görülen değer boşluğu ve aidiyet krizini, modernleşme sürecinin tabii bir sonucu olarak mı görüyorsunuz, yoksa yönlendirilmiş bir kültürel dönüşümün çıktısı mı? Özellikle sosyal medya araçları malumunuz. Nasıl bir facia ile karşı karşıya gençlik?
Biraz önce vermiş olduğum cevapla bağlantılı olarak ifade etmek isterim. Mesele doğrudan pedagojik ya da retorik bir teknik meselesi değil; şuur, temsil ve nispet meselesi olarak görmekte fayda vardır. Sosyal medya burada yalnızca bir araç değil; başlı başına bir gerçeklik ve değer üretim ortamıdır. Gençlik artık kimliğini ilişkiler içinde değil, ekranlar içinde kuruyor; değeri tecrübe ile değil, görünürlük ile ölçüyor, aidiyeti derin bağlarla değil, akışkan ağlarla yaşıyor. Bu tablo sadece “ahlak çöküşü” olarak değerlendirmek meseleyi hafife almakla birlikte sathî konuşmaktan ibaret olduğuna inanıyorum. Mesele bundan ziyade, referans dağılmasıdır. Çünkü değer boşluğu çoğu zaman değersizlikten değil, değer enflasyonundan doğar. Her şeyin değerli olduğu yerde hiçbir şey bağlayıcı değildir! Elbette kültürel endüstriler, dijital platformlar ve global popüler kültür bu noktada etkili. Burada dikkat etmemiz gereken nokta şu: Bu etki, boşlukta işlemiyor. Ara kurumlarımız -biraz önce değindiğimiz konular bağlamında söylüyorum- güçlü olsa, değer aktarımı sahici olsa, gençliğin anlam ihtiyacı karşılanabilse; sosyal medyanın etkisi bugünkü kadar belirleyici olamaz. Gençliğin krizi teknoloji değil yalnızca. Asıl meselemizin şu olduğuna inanıyorum: genç kuşaklara, yaşanabilir bir anlam çerçevesi, ikna edici bir değer dili, dayanılabilir bir aidiyet zemini sunabiliyor muyuz? Gençliğin temel soruları şunlar: Neden yaşıyorum? Ne için çabalıyorum? Bu dünyanın anlamı ne?... Gençlik boşlukta kimlik kurmaz. Boşlukta en fazla rol dener. Bugün yaşanan şey belki de en çok budur: Derinlik arayan bir gençlik, yüzeyin gürültüsü içinde yön bulmaya çalışıyor. Bu soruların cevabında “ikna edici değer dili” üretmemiz gerekmektedir. Çünkü gençler bu sorulara hazır ezberler üreten bir dili istemiyor. Nasihat istemiyor. Onlara yaşanabilir mana çerçeveleri sunmalıyız. Örneğin gençliğe “iyi, ahlâklı insan olun” demek yetmez! İslâm’ın insan, adalet, özgürlük, sorumluluk, şahsiyet, toplum tasavvurunu kurucu bir dille ortaya koyan ikna edici dilini tasavvur etmelerini sağlamak gerekmektedir. Çünkü gençlik davranıştan önce anlam arıyor. Anlam verilmeden değer telkin edilirse, söz didaktikleşir. Anlam kurulduğunda ise değer, telkin edilmez kendiliğinden yerleşir.
Çok kültürlülük söylemi Türkiye’de yaygın biçimde kullanılıyor; ancak bu çerçevede İslâmî kültürel kodların kamusal alandaki görünürlüğü sınırlı kalıyor. Kültür dediğimizde bunun içinin çok da doldurulamadığını görüyoruz.
Türkiye’de çok kültürlülük söylemi, ilk bakışta kapsayıcı ve çoğulcu bir dil sunuyor gibi görünse de pratikte oldukça seçici ve sathî bir çerçeveye yaslanıyor. Buradaki temel sorun, “kültür” kavramının içinin bilinçli biçimde boşaltılarak zararsızlaştırılmasıdır (!) Yani seküler kültürel hegemonyana zarar vermeyen sembolik temsile indirgenir kültür. Ama bunu idrak etmekten çoğumuz yoksunuz. Türkiye’de dolaşıma sokulan çok kültürlülük anlayışı, kültürü anlam ve değer üreten bir hayat tasavvuru olarak değil; folklor, yaşam tarzı, estetik farklılık ve ferdî tercih düzeyinde ele alır. Yani kültür, normatif değil dekoratif bir unsur haline getirilir. Kültürün nötralize edilmesidir esas mesele. Bu noktada ortaya çıkan tablo şudur: Etnik, folklorik veya estetik farklar “kültürel çeşitlilik” başlığı altında tolere edilebilirken; İslâmî kültürel kodlar, kamusal alanı şekillendirme iddiası taşıdığı ölçüde sınırlandırılır. Çünkü İslâm, bu çerçevede yalnızca bir “kültür” değil, aynı zamanda anlam, ahlâk ve düzen teklifidir. Tam da bu nedenle İslâmî kodların görünürlüğü meselesi, diğer kültürel ögelerle aynı düzlemde değerlendirilmez. Burada açıkça ifade edilmesi gereken bir gerçek var: Türkiye’de çok kültürlülük, eşit kültürlerin yan yana durduğu bir zemin değil; seküler normatif çerçevenin üstte, diğer kültürel formların altta konumlandığı hiyerarşik bir düzen üretebilmek için dile getirilmektedir.
Peki, normatif düzen ile inanç temelli ahlâk arasında bir kopukluk olduğu malum. Bu durum hukuk sistemi ile toplumsal değerler arasında da ciddi bir mesafe doğuruyor. Bunun sosyolojik sonuçlarını nasıl okumalıyız?
Normatif düzen ile inanç temelli ahlâk arasındaki kopukluk, modern toplumların en kritik gerilim alanlarından biridir. Bu durum yalnızca hukuk ile değerler arasında teknik bir uyumsuzluk değil; meşruiyet, aidiyet ve toplumsal bütünlük meselesidir. Hukuk dediğimiz yapı hiçbir zaman tamamen nötr değildir. Her normatif düzen, açık ya da örtük biçimde belirli bir değer ontolojisine yaslanır. Ancak modern hukuk, meşruiyetini aşkın referanslardan değil, rasyonel-pozitif ilkelerden türetir. İnanç temelli ahlâk ise davranışın ölçüsünü aşkın bir hakikat anlayışında bulur. Bu iki alan arasındaki mesafe açıldığında ortaya çıkan şey basit bir farklılık değil, normatif parçalanmadır. Değerler ile normlar arasındaki kopukluk kurumlara güvensizliği tetikler, devlet ile toplum arasında mesafenin çatallaşmasına ve “resmi olan” ile “gerçek olan” ayrımı doğurur. Toplum hukuku kendine ait bir düzen, güven alanı olarak değil dışsal bir denetim mekanizması olarak görür. Toplumda ortak ölçü duygusu zayıflar. Bu da uzun vadede toplumsal bütünlükte gevşeme, kurumsal yabancılaşma ahlâkî relativizm, sürekli gerilim üretir. Mesele sadece hukukun seküler ya da dini olması değil doğrudan. Asıl soru hukuk sistemi toplumun derin değer kodlarıyla nasıl bir meşruiyet ve anlam ilişkisi kuruyor? Çünkü hukuk yalnızca düzen kurmaz; düzenin haklılığına dair bir kanaat de üretmek zorundadır. Kanaat zayıfladığında norm ayakta kalır, ama meşruiyet aşınır. Ve hiçbir normatif düzen, meşruiyet erozyonu içinde uzun süre istikrar üretemez.
Bugün Türkiye’deki kimlik ve anlam krizini nasıl görüyorsunuz?
Bugün Türkiye’de müşahede ettiğimiz kimlik krizi, bireylerin “kim olduklarını unutmalarından” ziyade, neyin hakikat olduğuna dair müşterek ölçülerin aşınmasından neşet etmektedir. Zira kimlik, yalnızca sosyolojik bir aidiyet kategorisi değil; insanın varlık, değer ve hakikat telakkisiyle kurduğu nispetin adıdır. Hakikat fikrinin zayıfladığı, bilginin hikmetten koparak enformasyona indirgendiği vasatta kimlik de tabiatıyla ontolojik bir kök olmaktan çıkar, performatif bir temsile dönüşür. Bu durum, ferdin kendisiyle, toplumun hafızasıyla ve medeniyet tasavvuruyla arasındaki irtibatın gevşemesi anlamına gelir. Dolayısıyla Türkiye’deki mesele, salt kimlikler arası bir gerilimden ibaret değil; epistemik temelleri sarsılmış, değer hiyerarşisi muğlaklaşmış bir zihin ve mana krizi olarak değerlendirilmelidir. Çünkü müşterek hakikat ölçülerinin çözülmesi, yalnızca kimlikleri değil, toplumsal meşruiyet zeminini ve ortak hayatın istikamet duygusunu da kırılgan hale getirir.
Dini ahlâkın öğrenilememesi ve hayata geçirilememesi meselesi sizce ferdî bir zafiyet mi, yoksa kurumsal ve yapısal bir eksikliğin yansıması mı? Ve sizce kimlik inşası açısından neler yapılmalı?
Bu meseleyi yalnızca ferdî zafiyetle açıklamak da bütünüyle yapısal faktörlere indirgemek de eksik olur. Sosyolojik bakış, bize şunu söyler: Fert ile yapı arasında dairevî bir etkileşim vardır. Türkiye’de dini ahlâkın öğrenilememesi ve hayata geçirilememesi, tam da bu etkileşim alanındaki kırılmaların ürünüdür. Elbette ferdî düzeyde değerlendirildiğinde irade zayıflığı, tüketim kültürünün cazibesi, haz odaklı yaşam, dijital dikkat dağılması gibi unsurlar etkili. Ancak burada kritik soru şudur: Fert neden ahlâkî süreklilik kuramıyor? Dinî ahlâk ferdî niyetle başlar ama sosyal ekoloji içinde kök salar. Eğer değerler desteklenmiyorsa ahlâk kamusal alanda görünür değilse, başarı ölçütleri yalnızca maddi ise rol modeller çelişkili ise fertten istikrarlı bir ahlâkî bütünlük beklemekte mümkün değildir. Bu yüzden mesele bir mana ve düzen uyumsuzluğudur. Bundan dolayı kamusal- özel alan ayrımı kaldıracak yeni bir düzen ve ahlâk dili üretmemiz gerekmektedir. Genç kuşak açısından belirleyici olan söylenen değil görülen ve temsil edilen ahlâktır. Kimlik inşası yasak diliyle değil anlam ve istikamet diliyle kurulmalıdır. Kimlik inşasını yalnızca yasak dili üzerinden kurmak, kimliği savunma psikolojisine mahkûm eder. Oysa hem Üstad Necip Fazıl’ın ‘ideal’ vurgusunda hem de Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun ‘mana ve istikamet’ çerçevesinde görüldüğü üzere, kimliği kuran asıl zemin yasak değil; anlamdır. Yasak kimliği korur, fakat kimliği yaşanabilir ve cazip kılan şey manadır. İstikametini manadan almayan bir kimlik, en fazla disiplin üretir; şahsiyet değil.
Peki, kimlik inşası üzerinden baktığımızda, seküler eğitim modeli ile geleneksel değer aktarımı arasında oluşan boşluk, yeni bir kültürel tip mi üretiyor? Bu tip, kendini hangi referanslarla tanımlıyor?
Seküler eğitim ile geleneksel değer aktarımı arasındaki boşluk, kimliksiz bir kuşak değil; referansları parçalanmış kültürel tip üretiyor. Bu tip kendini tek bir kurucu anlamla değil, bağlama göre değişen referans kümeleriyle tanımlıyor. Din, kültürel aidiyet; modernlik, pratik zorunluluk; ahlâk ise çoğu zaman psikolojik denge meselesi haline geliyor. Bugünün gençliği köksüz değil; kökü ile istikameti arasında irtibatı zayıflamış bir kültürel zeminde büyüyor. Manası flu, sınırları belirsiz, referansları kaygan bir kültürel zeminden bahsedebiliriz. Müphemlik tam da bu kopukluğun adıdır.
Toplumda aile yapısının zayıflaması, otorite kavramının sorgulanması ve sınırların belirsizleşmesi kimlik inşasını nasıl etkiliyor?
Bugün “aile zayıflıyor”, “otorite sorgulanıyor”, “sınırlar esniyor” gibi ifadeler nötr sosyolojik tespitler gibi sunuluyor. Oysa burada yaşanan şey, masum bir dönüşüm değil; mana düzeninin tasfiyesidir. Aile çözülürken dağılan yalnızca bir sosyal yapı değildir. Dağılan şahsiyet mimarisi, terbiye zinciri, nispet duygusu, ölçü terbiyesidir. Otoriteye yöneltilen modern saldırı ise özgürlük söylemiyle meşrulaştırılıyor. Oysa bu modern saldırı, gerçekte ölçüye yöneliktir. Aile ve din ise ölçünün en eski ve en dirençli kaleleridir. Bu yüzden tartışma özgürlük diliyle yürütülür, fakat hedef meşruiyet zemininin dönüşümüdür. Oysaki sınırın silindiği yerde kimlik özgürleşmez; muğlaklaşır, akışkanlaşır ve nihayetinde çözülür. Bugün günümüzde geldiğimiz nokta tam da bunun görünür yansımasıdır. Aileyi zayıflatan, dini etkisizleştiren her söylem, bireyi özgürleştirmekten çok yeni bir otoriteye bağımlı hale getirmektedir. Örneğin algoritmik otorite (dijital platform akışları veri temelli yönlendirme sistemleri); piyasa ve tüketim otoritesi (marka kültürü, yaşam tarzı endüstrisi); bürokratik-teknik otorite (uzmanlık, teknik bilgi); akran ve ağ otoritesi (sanal ağlar, takipçi kültürü); psikolojik-otantiklik otoritesi (‘kendin ol’ söylemi, terapi dili)… Dikkat edersek geleneksel otoriteler zayıflarken birey otoritesiz kalmadı; yalnızca otoritenin sureti değişti. Anne-baba yerine algoritma, mürşid yerine trend, cemaat yerine sanal ağ topluluğu geçti.
Bu süreç geri döndürülebilir mi?
Bu sürecin geri döndürülüp döndürülemeyeceği sorusu, aslında “toplum eski haline döner mi?” sorusundan çok daha derin bir meseledir. Çünkü tarih geri sarmaz; fakat yön değiştirebilir. Dolayısıyla mesele nostaljik bir restorasyon değil, yeniden kurulum meselesidir. Şu düşünceyi yanıltıcı ve kolaycı bir tavır olarak değerlendiriyorum: “Gençlik bozuldu”, “Aile bitti”, “Artık çok geç”… Unutmayalım toplumlar doğrusal çöküş grafiği izlemez. Krizin kendisi bile yeni bir kurulum imkânı taşıyabilir. Bu nedenle meseleyi geri döndürme çabası olarak değil, yeniden inşa ihtiyacı olarak görüyorum. Düzen ve istikrar için restorasyon değil rekonstrüksiyon; dayatma değil meşruiyet üretimi; yasak dili değil anlam dili belirleyici olmalıdır.
Son olarak, kimlik kırılmasının aşılması için sosyolojik olarak hangi alanlarda yeniden inşa süreci gerekiyor? Eğitim, hukuk, kültür politikaları ve sivil toplum bu süreçte nasıl bir rol üstlenebilir?
Açıkçası, kimlik kırılmasının kurumsal rötuşlarla giderilebileceğine bunun sosyolojik bakış açısıyla aşılabileceğine inanmıyorum. Çünkü mesele, yapıların değil, mana zeminlerinin sarsılmasıdır. Bu kırılmanın aşılması öncelikli olarak mana dünyasını sistemleştirebilen, ölçü vaz’edebilen ve medeniyet fikrini çağın idrakine tercüme edebilen mütefekkir bir aydın tipinin zuhuruna bağlıdır. Kendimi kısaca şu şekilde açıklayabilirim. Örneğin İbn Haldun, Mukaddime’de toplumların asabiyetle yükseldiğini, çözülmeyle dağıldığını söylerken; çöküşün önce ekonomik ya da siyasî alanda değil, mana ve dayanışma katmanında başladığını işaret eder. Yani çürüme, görünür yapılardan önce görünmez anlam evreninde filizlenir.
Mütefekkir Mirzabeyoğlu ise eserlerinde -örneğin “İstikbal İslâmındır” eseri- krizin adını daha da berrak şekilde tartışır: Yaşadığımız sarsıntının yalnızca siyasî ya da kültürel olmadığını; kökünde bir ölçü ve idrak krizi olduğuna değinir. İslâmî kültürden uzaklaştırıldıktan ve idrakler iğdiş edildikten sonra nice hikmetlerden mahrum edildiğimiz gibi hakikati anlayabilmekten bile aciz kaldığımızı vurgular. Dolayısıyla Türkiye’de hakikat tasavvuru inşa edilmeden reformdan söz etmenin, enkazın duvarını boyamaktan ibaret olduğunu düşünüyorum. Çünkü ölçü kaybolduğunda düzen keyfileşir, idrak zayıfladığında toplum yön duygusunu yitirir. Mesele, yeni kurumlar icat etmek değil; İslâm manasını yeniden sistemleştirecek fikri dirilişi gerçekleştirmektir. Zira mana ayağa kalkmadan kimlik toparlanmaz, kimlik toparlanmadan toplumun istikamet bulamayacağı ortadadır. Bundan dolayı kimlik kırılmasının aşılması bağlamında eğitimden hukuka, kültür politikalarından sivil topluma uzanan alanlar, teknik düzenleme sahaları değil; mana, meşruiyet ve istikamet üretim merkezleri olarak görülmelidir. Eğitim bu mana ve meşruiyet rekonstrüksiyonunun idrak cephesidir. Hukuk meşruiyet cephesidir. Kültür politikaları hafıza ve anlam cephesidir. Sivil toplum ise güven ve dayanışma cephesidir. Ancak bütün bu alanlar, hakikat tasavvurundan bağımsız düşünüldüğünde eksik kalır. Başta yapmış olduğum çıkarıma tekrar değinerek Türkiye’de kriz kültürel olmaktan çok tanınma, temsil ve anlamın meşruiyeti krizidir. Bu sebeple kimlik krizinin nihai çözümü, yalnızca yapısal değil; mana ve ölçü merkezli bir yeniden inşadır.
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Aylık Baran Dergisi 49. Sayı Mart 2026
Doç. Dr. Handan Akyiğit, Sakarya Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi.