Önce babayı öldürdü modern dünya, sonra anneyi öldürdü. Şimdi çocuk merkezlilik son demlerini yaşıyor. Çocuğu da çok yakında öldürecek. Ve iş, bütün cinsiyet meselesinin karmakarışık bir hâle gelmesiyle sonuçlanacak. Modern dünya bunu gördüğü için artık içinden itirazların yükseldiğini görüyoruz.


İsmail Kılıçarslan kimdir?

1976 yılında Ankara’da doğdu. Lisans eğitimi dahilinde ilahiyat ve iletişim okudu ancak tamamlamadı. Hece, Yedi İklim, Kaknüs, Kırkayak, Fayrap, Kırklar ve İtibar dergilerinde şiirleri yayınlandı. Portakal Turta Bir de Kirpi, Ablam Uzak Ülkede ve Amerika Sen Busun isimli şiir kitapları, Başka Masallar isimli “büyüklere masallar” kitabı yayınlandı. Kanal 7'de metin yazarlığı, çeşitli radyo ve televizyonlarda programcılık, senaryo yazarlığı, belgesel ve televizyon filmleri yönetmenliği yaptı. Halen yeni Şafak’ta yazmaktadır.


Kapak dosyamızda ele aldığımız bir meseleyi sizlere de sormak istiyoruz. Tembellikten hırsızlığa kadar uzanan ahlâksızlıkların psikolojik hastalık başlığı altında ele alınmasının sebebi nedir? Bu yaklaşım sorunları çözmek yerine, mitomani, kleptomani, nemfomani, narsizm, DEHB gibi tanılarla ahlâkî zaaflara meşruiyet kazandırarak fert ve toplum üzerindeki tahribatı artırmıyor mu? Bu tür tanılar sorumluluk ve irade kavramlarını zayıflatırken, klinik açıklama hangi noktada gerekli bir tespit olmaktan çıkıp suça ve kusura kalkan hâline gelmiyor?

Kapak konusunu güzel seçmişsiniz. Şöyle ki modern psikiyatri bu temaları 1990’larda epeyce ele aldı. Modern psikiyatride mesela hüzün bir belirtidir, bir hastalık belirtisidir. Yani hüzünlü olmak ya da melâl sahibi olmak modern psikiyatri için kabul edilebilir bir durum değildir; bu hâl sınıflandırılır. Çünkü insanın “normal modunu” psikiyatri eliyle tanımlamaya başladığınızda, geriye kalan bütün modlar anormal hâle gelir ve bir hastalık olarak tanımlanır. Şimdi hayatta sıklıkla karşılaştığımız bazı durumlar var. Bu durumların pek çoğu modern psikiyatride travma olarak tanımlanmaya başlandı. Üstelik bunun, insanın affedilebilir bir yaratık, affedilebilir biri olarak tanımlamakla sonuçlandığını da biliyoruz. Ne demek istiyorum? Diyelim ki dikkat dağınıklığı ve hiperaktivite yaygın bir tanı olarak karşımıza konuldu. Böylece bütün çocukların şımarıklıkları, hatta bütün yetişkinlerin saçmalıkları bu kavram ve bu tanı üzerinden açıklanmaya başlandı. Şimdi en son uyuşturucu meselesinde ne dendi, hatırlayalım: “Hiperaktif kişilikler bağımlılığa çok yatkın kişiliklerdir”. E kardeşim, bağımlı olmayı bari affedilebilir hâle getirmezsin. Bir şey çalmayı affedilebilir kılamazsın, yalanı affedilebilir kılamazsın. Bütün bunlar, insanı sonsuz bir güçle donattığını iddia eden Batı medeniyetinin sapmalarıdır. Fakat bu sapmalar zamanla yeni normaller hâline geldi. Yani Allah Teâlâ’nın insan davranışlarıyla ilgili önümüze koyduğu sarsılmaz gerçekler, bugün bahanelendirilerek ortadan kaldırılıyor. Yalan söylüyorsa mitomandır, bir şey çalıyorsa kleptomandır; insanlara zulmediyorsa narsistik kişilik bozukluğu vardır yahut borderline’dır denilerek sınıflandırılıyor. Hâlbuki her şeyden önce, davranışsal olarak bütün bunların ne manaya geldiğine dair bir düşünce geliştirildiğinde, insanın bugün yaşadığı pek çok belanın ortadan kaldırılabileceği kanaatindeyim. Yani hiperaktif olduğu için kumar bağımlısı olduğu söyleniyor. Bunun gibi daha da çok açıklamalar da var.

Bu yalan üzerinden de şunu sorabilirim. İletişim mühendisliği adı altında sistematik bir yalancılığın müesseseleşmesi; yani siyasetten ticarete, aile içi münasebetlere dek yalanın sürekli yalan söylenmesinin adet haline gelmesi de aslında vahim derecede ilerlemiş durumda. Yani yine bununla alakalı şunu diyebilirim; sanal alemi ele alalım mesela, bilhassa sosyal medyada aslında gerçeklikten kopuk hayat tarzları sürekli olarak sanki mümkünmüş gibi insanların gözüne sokuluyor. Bu fert ve toplumlar üzerinde de nasıl bir tahribata sebep oluyor?

Gerçeği kırmadan hakikati zaten hiçbirimiz bulamıyoruz artık ama gerçeği kırmadan da insanlık yoluna devam edemiyor. Yani o gerçeği mutlak surette bir kırmak gerekiyor belki. Gerçeği neyle kıracaksın? Gerçeği, kadının kendi erkek olmasıyla herhangi bir sorun tanımlamadığında kıracaksın. Bazı uyuşturucu türlerinin kullanılmasında herhangi bir mahsur olmadığını varsayarak kıracaksın. Alkolün dünyadaki suçların büyük oranda kolaylaştırıcısı olduğuna dair anlatıyı pas geçerek kıracaksın. Çünkü bütün bunlar yapılmadan öldüren kapitalizm yoluna devam edemeyecek. Yani aslında bunun bu kadar net olduğunu insanın nasıl görmediğini anlamıyorum. Çünkü kimsenin işine gelmiyor. Bir şey gibi bu; hani dünyanın gerçek sorunları sıralamasında sağlıklı gıdaya erişim ilk sırada yer alıyor. Ama medyanın ve sosyal medyanın yaptığı ise kapitalizm atmosferinin öncelikli gündemi sağlıklı gıdaya erişim değil. Çünkü sağlıklı gıdaya erişim paraya döndürülemiyor. Ama bazı uyuşturucu türlerinin kullanımında sorun olmadığını varsaymak bir ekonomi meydana getiriyor. O çantaya sahip olmanın mutlak gerçeklik olarak tanımlanması bir ekonomiye sebebiyet veriyor. Böylelikle, Yeşilay verilerinde, sanal kumar oynamaya devam edebilmek için eskortluk yapan kızlardan söz ediliyor.

Bu mecralarda para kazanma meselesi fazlasıyla normalleştiriliyor. Genç kızlara, sanki çok kolay yoldan buradan para kazanmak mümkünmüş gibi bir algı veriliyor. Erkekler için de fenomen olmak benzeri yollar öne çıkarılıyor. Sosyal medyaya baktığımızda gençliğin geldiği noktayı görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili bir haber yaptık; gençlerin önemli bir kısmı çalışmıyor, evde yaşıyor ve aile desteğiyle geçiniyor. Bu durum bir tembellik ve miskinlik hâlini doğuruyor. Çünkü birçok genç, çalışmadan kolay yoldan nasıl para kazanabileceğini düşünür hâle gelmiş durumda.

Önlerine konulan bu; bu da çok normal. Çünkü önlerine konulan hedefler, insanın elinin emeğiyle kolay kolay sahip olamayacağı hedefler. Yani kaç yıl çalışman gerekiyor o Prada çantayı alabilmek için? O Prada çantayı alabilmek bir zorunluluk olarak tanımlandığında, para kazanmak için her türlü gayrimeşruluğa doğru ilerleyebileceğin bir düzen de insanın önüne konulmuş oluyor. Yani asıl olanın, asıl olanın bu kadar tüketmekten uzak durmak olduğuna dair anlatı kimse tarafından sahiplenilmiyor. Asıl olan, sahip olma dürtüsü; insanlara dayatılan sahip olma dürtüsü. Bu sahip olma dürtüsü, “her ne pahasına olursa olsun” cümlesiyle yan yana getirildiğinde, içinden çıkan şey hepimiz açısından açık hâle geliyor: “Sahip ol da nasıl olursan ol.” Yani helali haramı falan geçtik; helal-haram meselesi artık inananın meselesi gibi görülüyor ama doğruyla yanlış da fena hâlde birbirine karışmış durumda. “Ne var ki bunda?” cümlesi 2025’in en önemli cümlesi. Esrar içiyor, “ne var ki bunda?”; elektronik kumar oynuyor, “ne var ki bunda?”; eskortluk yapıyor, “ne var ki bunda?”.

Bir nevi haram–helal meselesi, günah kavramı bugün bizden çekilmiş gibi duruyor. “Ne var ki bunda?” sözünün karşılığı da biraz bu gibi geliyor bana. En küçük işten en büyük işe kadar helal mi haram mı olduğu artık sorgulanmıyor. Pazarcıya bakıyorsun, terazide hile yapıyor. Esnafa bakıyorsun nasıl kandırabilirim gözüyle yaklaşıyor. Yani bu kavramlar hayatımızdan çekildiği için mi böyle bir ahlâkî çözülme yaşıyoruz?

Tabii ama burada sanki üzerinde durmamız gereken şey, dinin oluşturduğu toplumsallığı insanların elinden almış olmaları. Asıl ve kritik mesele, dinin artık son derece bireysel bir mesele olarak insanların önünde durmuş olması.

İzafileşti mi abi?

Bireyselleşti, tümden bireyselleşti. Yani toplumsal olanla bağ koptu. Biz böylelikle, -çok özür dilerim ama bunu böyle söylemek lazım-, aşırı dindar orospular görebiliyoruz mesela. Yani hakikaten günde beş vakit namazını kılan ama dinin toplumsallığını kabul etmediği için günahı-sevabı sürekli sadece kendisinden başlayıp kendisinde biten bir çerçevede tanımlayan; bu yüzden de bunu aklına pekâlâ sığdırabilen insanlar ortaya çıkıyor.

Yani dinle birlikte bir nevi ahlâkî olan her şeyi de bireyselleştirdik. “Bana göre bu böyle” der olduk.

İşte dünya, sekiz milyar insan, sekiz milyar ahlâkla yol alabilir mi sence? Yani sekiz milyar insan, sekiz milyar ahlâk anlayışı.

Üstad Necip Fazıl'ın "bir ferdi bir ferdine kaynamaz" dediği şey tam da bu değil mi?

Tam olarak bu. Müthiş bir şair öngörüsü.

Bu mesele üzerinden sormak şunu sormak istiyorum. Bugün erkeğe erkek, kadına kadın olmanın zorlaştığı bir dönemi yaşıyoruz. Geçen sayıdaki kapak konumuz da buydu. Bu defa meseleyi biraz daha irdelemek istedik. Bir de psikoloji üzerinden ele almaya çalıştık. Gerçekten kimliklerin netliğini kaybettiği, ciddi bir karmaşanın yaşandığı bir zamandayız. Siz bu kimlik kargaşası hakkında neler söylersiniz, nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Önce babayı öldürdü modern dünya, sonra anneyi öldürdü. Şimdi çocuk merkezlilik son demlerini yaşıyor. Çocuğu da çok yakında öldürecek. Ve iş, bütün cinsiyet meselesinin karmakarışık bir hâle gelmesiyle sonuçlanacak. Modern dünya bunu gördüğü için artık içinden itirazların yükseldiğini görüyoruz. Amerika’nın son LGBT çıkışına da böyle bakıyorum, Rusya’nın bu konudaki sert tutumuna da böyle bakıyorum. Çünkü asıl olan, dünyanın sürdürülebilirliğini sağlayacak yegâne şeyin cinsiyetlerin cinsiyet olarak kabul edilmesi ve üremeye devam edilmesi olduğu gerçeğidir. Mesela deniliyor ki, 2090 yılında herhangi bir Güney Koreli kalmayacakmış. Güney Kore ürememeye devam ederse -buna ne diyeceğiz, üremek diyeceğiz tabii- ürememeye devam ederse, 2090 yılında dünya üzerinde yaşayan tek bir Güney Koreli kalmayacakmış. Atom bombası atmanıza gerek yok, kimyasal silahlar kullanmanıza gerek yok, kitle imha savaşlarına da gerek yok. Zaten kendi kendine halloluyor orası.

Bu meseleye Türkiye açısından baktığımızda da benzer tabloyla karşı karşıyayız. Yaşlı nüfusu artıyor, doğumlar düştü.

Yüzde 1,4’teyiz. Vaziyetimiz kötü. Nüfusun sürdürülebilirliği için bize gereken oran 2,1, yani yüzde olarak 2,1’lik bir nüfus artışı. Fakat biz 1,4’le yola devam ediyoruz. Bu, 2090’da değil belki 2200 yılında dünyada herhangi bir Türk’ün kalmayacağı sonucunu da doğurur.

Mesela “Aile Yılı”nın ilan edilmesi güzeldi ancak beklenen ölçüde bir başarı sağlanamadı. Bununla birlikte, 2026 için hâlâ yapılabilecek çok şey var. Sizler bu ılın ne olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Olacaksa "Baba Yılı" olmalı önce. Yani babaya kaybolmuş itibarı, perişan edilmiş itibarı önce bir geri verilsin.

Erkek erkekliğini kaybettiğinde kadın da kadınlığını kaybediyor aslında, önemli olan önce erkeğin itibarı.

Çok doğru. Erkek kendi rol modeline dönerse bu işler de kendiliğinden düzelir gibi geliyor bana. Dolayısıyla önce lütfen bir "Baba Yılı" hayal edin.

Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.

Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2025