Çirkinin bile kendine alet ettiği propaganda ve sanat, zaten güzel olan İbda fikriyatının muhatapları tarafından maalesef eksik bırakıldı. Bu davanın fikir ve aksiyonla beraber üç sacayağından biri olan sanat davası çok az insanın derdi olarak kaldı ve alaka görmedi.

Propaganda ve sanat tabii ki önemli, bunu bilmeyen yok. Bunların etrafında güya “mücerred” laflar edecek de değiliz. Amacımız davamızı insanlara ve kitlelere daha iyi anlatmak ve muhataplarımızı kendi tarafımıza daha kuvvetli şekilde cezbetmek için zarurî olan propaganda ve sanat kavramlarını dinamik ve fonksiyonel bir açıdan ele almaktır.

En basit ve anlaşılır ifadesiyle propaganda, başkalarına duyurulmak ve benimsetilmek istenen bir özneyi, ona karşı cazibe uyandıracak şekilde takdim etmektir. Sanat ise, herhangi bir manâyı estetik bir formda yani güzel bir biçimde ifade etmektir. İbda Mimarı’nın belirttiği üzere sanatın zirvesi şiirdir ve tabii olarak sanat denmeyi hak etmiş her eserde şiiriyet ve şairanelik vardır. Resim, müzik, sinema, tiyatro, roman, hikâye, vs., hepsinin ortak özelliği budur.

Üstad Necip Fazıl güzelliğin zapt ediciliği üzerinde durmuştur. Bedahet halinde doğruluğuna şahit olduğumuz bu zapt edicilik en açık şekilde sanatta kendini gösterir. Şiir gibi olmak dediğimiz şey de “ifade”nin tam manasıyla güzel bir kıvam belirtmesi olsa gerek.

Propaganda ve sanatın belli bir fikir ve siyasî dava emrinde kendini tanıtma ve yayılma aracı olarak kullanıldığına sürekli şahit oluyoruz; iyi de kullanıyor kötü de. Geçmişte de böyleydi ve kimi zaman bunlar belli davaların yayılması ve hâkim olmasında siyaset ve savaştan daha etkili olarak akıl ve pazu gücüne galip gelmiştir. Şia ve Batınîlik davaları geçmişte sadece propaganda yoluyla büyük başarılar elde etti. O dönemler “daî” adıyla bilinen kişiler talâkat ve cerbezeli konuşma yoluyla insanları etkiliyordu. Hatta Batınîlik Kuzey Afrika’da hiç kavga etmeden sırf propaganda yoluyla yayılıp Fatımî Devleti’ni kurmayı başardı. Safevî Devleti’ni kuran Şah İsmail de Anadolu içlerine gönderdiği halifelerinin yaptığı propaganda sayesinde büyük kitleleri kendi tarafına çekmeyi başardı. Her ne kadar Şah İsmail yenilse de onun Anadolu’ya soktuğu bozuk itikad, saz ve sözü iyi kullanan kişiler tarafından asırlar boyunca yaşatıldı. En bariz örnek olarak; deyişleriyle tanınan Pir Sultan Abdal ve bu ismi yaşatan başka figürlerin müzik ve şiiri bir arada kullanarak yaptıkları propaganda herkes tarafından ders alınacak niteliktedir.

Pir Sultan Abdal şahımız

Hakka ulaşır râhımız

On ik_imam katarımız

Uyamazsın demedim mi

-------

Pir Sultan Abdalım böyle buyurdu

Ayrılık gömleğin biçti giydirdi

Ben ayrılmaz idim felek ayırdı

Ağlama gözlerim Mevlam Kerimdir.

Üstte verdiğimiz iki dörtlüğün, beraberinde müziğiyle dinleyen insanları nasıl etkileyebileceği meydanda değil mi? Hele ki bunun, 300 yıl öncesinin Anadolu’sunda kısmen devlet otoritesinden uzak yaşayan Türkmenler üzerinde sebep olacağı cazibe?.. “Açın kapıları şaha gidelim” diyerek İran Safevî Devleti’nin bozuk Şia inancının Anadolu’da tutunmasını sağlayan bu ozanlar sayesinde pek çok Türkmen önce bu deyişlerin güzelliğinden etkilendi. Sonrasında etkilenen bu insanlara tipik göz bağcılık taktiğiyle Hz Hüseyin’in şehid edilmesi üzerinden Ashabı Kiram’a düşmanlık teklif edildi. Birden bire oradan oraya nasıl geçiyoruz diye sormayanlar Safevî tarafına ilhak edilmiş oldu. Önce şiir ve müzik sanatının üstün bir seviyede icra edildiği bir propaganda yoluyla sevgisi kazanılan insanların bu sevgi üzerinden istismar edilmesinden başka bir şey değildi bu, ama işte propaganda ve sanatın nasıl iş gördüğünün somut örneği. Eğer kuru tebliğ tarzı bir hareketle insanların karşısına çıkıp kendilerine göre bir tür “cedel”  yapsalardı sonuç onları hiç memnun etmezdi.

O günden bugüne şiir ve müzik etkili şekilde kullanılmaya devam etti. Üstte örnek olarak bahsettiğimiz kesimden çıkan Türk Solu, müziği propaganda aracı olarak çok iyi kullandı. 70’li yıllarda muazzam sesiyle Cem Karaca gayet etkileyici bir figür olarak tarihe geçti. İnsanlık dışı Komünist ideolojiyi kendileri de anlamamış olan Türk Solu, Cem Karaca ve onun gibi müzisyenlerin büyüsü altındaki insanlara kendini takdim ederken daha avantajlı olduğunun farkındaydı. Resimdeki Gözyaşları’nı muhteşem sesiyle okuyan adamın solcu olması takım tutma ruhiyatındaki boş insan bolluğunda solun çok işine yaradı. Devamında içi boş “hak adalet” sloganlarıyla o kitleler hülya dolu vehimler peşinde sürüklendi gitti. 80 Darbesi sonrasında solun tekrar kendine heyecan bulabilmesi -bence- müzisyen Ahmet Kaya sayesindedir. İyi bir besteci olmasının yanında çok iyi bir icracı olarak Ahmet Kaya darbeyle ezilmiş sol kesime rüzgar veren adamdır.

Şiir ve müzik daha Doğu’ya has sanatlar olmakla beraber bunların yanında resim sanatı da çok önemli rol oynamıştır. Yakışıklı ve karizmatik Che Guevara figürü, bu imajın arkasında saklanıp avını izleyen dünya solu için çok kullanışlı olmuştur. Devrim sonrası devletleşip bir şekilde ayakta kalmayı başaran Castro’nun ise bu başarısına rağmen kitleler nazarında Che gibi cazibesi olmamıştır.

Sanatı kullanıp insanlarda merak ve cazibe uyandırdıktan sonra teklifini takdim etme tarzı dışında, sürekli yalan söyleyerek kitleleri inandırmak ve yönlendirmek sadece kötülere mahsus bir ahlak olup iktidarı ele geçirmiş zorba yapıların halkı gütmekte kullandığı, içine girdiği bünyeyi zehirlemek isteyen mikropların ve münafık yapıların ise fitne için kullandığı propaganda yöntemleridir. Aşağılık bir devrin propagandasıyla zihinleri işgale devam eden Kemalizm birincisine, düşman ajanı Fetö de ikincisine uyan mükemmel örneklerdir.

Teknoloji sayesinde yeni bir sanat dalı olarak öne çıkan sinema, Batı kültürünün ihracı ve insanlara aşılanmasında çok kullanılmıştır. Amerikan Hollywood sineması dünya çapında bir propaganda silahı olarak nereye gittiyse orayı zihnen işgal edecek derecede etkili olmuştur. Sanatın propaganda işinde kullanımının belki de en güzel örneği olan Hollywood sinemasının arkasında belli bir dünya görüşünün nizamı olan Amerikan devlet mekanizması ve sermaye gücü olmasaydı kesinlikle aynı başarı olmazdı. Bu da Anglosakson kafasının her türlü bilgiyi bir fayda elde etmek için kullanma becerisinin örneği olarak ayrıca dikkate değerdir.

Şahane bir şair ve propaganda öncüsü olarak efsanevî boksör merhum Muhammed Ali’yi ele alalım biraz. Kendi döneminde Amerika’da ve dünyada İslam’ın hızla yayılmasında bence en büyük katkıya sahip kişidir o. Dövüşen ve kazanan bir figür olarak Muhammed Ali, hem ringlerde hem de siyasî zeminde Amerikan paradigmasına karşı milyonların savaşma ve kazanma arzusunun sembolü ve ateşleyicisi olmuştur. Bir kere güzel yüzlüydü ve insanları hemen cezbeden karizmaya sahipti. Müslüman olduğu için onu ezmek isteyen Amerikan sistemine ve sistemin devşirmesi zenci Tom Amcalar’a karşı ringlerde dövüşen ve kazanan Muhammed Ali, kendi döneminde sembol ve idol haline gelmiş bütün liderleri geride bıraktı. Ringlerde yumruklarını konuşturduğu gibi, sivri diliyle döktürdüğü şiirlerle de mikrofonlar önünde ustalıkla konuşuyordu. 1971 yılında Buster Mathis’e karşı ringe çıkmadan önce “I will do to Buster what the Indians did to Custer” diyerek Kızılderililer’in 1876 yılında Little Bighorn Savaşı’nda mağlub edip öldürdüğü Amerikan ordusunun generali Custer’ı, “işgalci beyaz adama karşı kurtuluş savaşı veren Kızılderili” sembolüyle beraber telmihli şiirinde kullanarak meydan okuyor, ardından çıktığı ringte de rakibine sopayı çekip galip geliyordu. Bu hadisenin güzelliğini ve propaganda değeri üzerine ayrıca söz söylemeye gerek var mı?

Büyük Doğu Mimarı’nın şiirde bütün şairlere dillerini yutturacak derecede üstün olduğu malum. Fikirlerinin esası ve merkezi olan yüzlerce sayfalık İdeolocya Örgüsü bile tek kelimesi değiştirilse komple bozulacak derecede bütünlük belirten bir şiirdir. Güzel sözün şahikası olan Üstad, nesilleri zapt ederken düşmanlarını da felç etmiştir. Onun şiiri hem saf sanat, hem fikrinin ifadesi, hem de fikrinin telkincisi olarak benzersizdir; propaganda ve sanat açısından ise mükemmel bir terkib ifade eder.

Sakarya; saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

-----

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

Sakarya Türküsü isimli şiirinden alınmış bu mısraları şiirin tamamıyla okuyup düşünürsek, Kemalist rejim tarafından ezilmiş bağrı yanık Müslüman Anadolu’nun paramparça kalbinde nasıl yanardağ patlattığını hissedebiliriz. Şehitler ve gaziler torunu mazlum Anadolu için hayat nefhası desek yeridir.

İbda Mimarı, bizzat yayınladığı Gölge ve Akıncı Güç dergilerinde şiiri çok güzel kullanmıştır. Resmi de şiiriyle yan yana getirerek dergi içinde “Aydınlık Savaşçıları Moro Destanı” isimli kitabından kısa pasajlarla çerçevelediği savaş tasviri çizimleri ve silahlı mücahidlerin fotoğraflarını tek başına birer tablo formunda sunmuştur.

sen oradan kıracaksın zinciri

ben buradan

bir gün mutlaka kavuşacak ellerimiz

her şey aydınlığa çıkmak için

her şey

“MUTLAK BİR” için…

-------

akın başladı sürer

hangi kahpe düşleri saklarsa saklasın gece

ne zindan korkusu

ne ölüm duygusu…

-------

bekle çocuğum

uzanıyor namluya öpülesi eller

geliyor başı dik, kan pahası, can pahası

insanca yaşatmak isteyenler

-çığlık içimde düğüm

çığlık gözümde yaş

bekle çocuğum

yeni bir dünya için

verdiğim savaş

İçinden birkaç mısra verdiğimiz Moro Destanı’nı, silahlı hareketlerin gayet yoğun olduğu 70’li yıllarda bu tip imajlarla bir arada düşünürsek, hedef kitle üzerinde yapacağı -ve de yaptığı- büyük etkiyi öngörmek hiç de zor olmayacaktır; dönemin şahitleri için Aydınlık Savaşçıları hâlâ unutulmazdır. 

Çirkinin bile kendine alet ettiği propaganda ve sanat, zaten güzel olan İbda fikriyatının muhatapları tarafından maalesef eksik bırakıldı. Bu davanın fikir ve aksiyonla beraber üç sacayağından biri olan sanat davası çok az insanın derdi olarak kaldı ve alaka görmedi. Üstad’ın sık sık yaptığı “tebliğ davulculuğu değil telkin” vurgusuna rağmen bizde propaganda ve sanat davası, iki büyük mütefekkirin muhkem fikir örgüsü ve şahane sanatıyla tam tezat halinde kavruk kaldı ve çoğu zaman kupkuru tebliğ seviyesinin ötesine geçemedi. Halbuki bizim ediplerimiz, şairlerimiz, ressamlarımız, bestekâr ve müzisyenlerimiz, sinemacılarımız, tiyatrocularımız vs. mebzûl miktarda olmalıydı, olmadı. Bu alanlarda yapılan az sayıda çalışma maalesef hak ettiği alaka ve takdiri göremedi. Belki de Üstad ve Kumandan’ın büyük sözlerini naklederek onların gölgesinde ense yapmak dururken daha fazlasını yapmaya kalkmak bize zor geldi. Bundan sonra davamızla insanlar arasında köprü olabilmek ve bağlısı olduğumuz fikri tanıtmak noktasında bir eksiklik olarak propaganda ve sanat alanlarına yönelsek iyi olacak. Bu, hiçbir güzellemeyle hakkını veremeyeceğimiz Büyük Doğu-İbda davasının hakkıdır. Yapılacak olan da makyaj ve maskeleme değil, güzelin en güzel şekilde takdimidir.

Aylık Baran Dergisi 24. Sayı, Şubat 2024