İnsanın cinsiyetini tartışmaya açan, kadın ve erkeği tarihsiz, köksüz, bağlamsız birer “fert” hâline irca etmeye çalışan bu modern tasavvur; kimliği, vazifeyi, sorumluluğu ve hatta mahremiyeti bile silikleştirdi. Böylece erkeğin erkekliğini, kadının kadınlığını yaşaması neredeyse suç hâline getirildi. Toplum, yaratılışla, fıtratla savaş hâline sokuldu ve bu savaşın kazananı olmadı; olamazdı da.
İnsanın iradesi dışında gerçekleşen üç hakikat vardır: Doğmak, ölmek ve hangi cinsiyette dünyaya geleceğini bilmeden, hiçbir tercihte bulunmadan hayata adım atmak. Bu üç hakikat, insanın kendisini mutlak bir kudret sahibi gibi görmesine engel olan ilâhî bir çerçeve çizer. Ne var ki modern zamanların insanı, hayatın bu temel sınırlarını dahi aşabileceğine inanan bir kibirle hareket ediyor; kaderin bağışladığı realiteyi beğenmeyip, kendisini yeniden tasarlayabileceğini zannediyor. Bu sapkın zannı mümkün kılan ise Batı menşeili, köksüz ve muhasebesiz bir hayat tarzının toplumlara sorgusuz sualsiz giydirilmesi.
Bizim coğrafyamıza da bu tarz, kendi tarihi, kültürü ve sosyal dokusuyla hesaplaşmaksızın ithal edildi. Bir milletin yüzyıllar içinde yoğrulmuş hayat tarzı, bir anda “geri kalmışlık” yaftasıyla kenara itilerek, yerine ithal bir uygarlık taklidi yerleştirildi. Bu taklidin en görünür kırılma noktası ise, erkekle kadın arasındaki kadim dengeyi bozan ideolojik mühendislik faaliyetleri oldu. Çünkü bir toplumun temel taşı olan aile, erkek ve kadının tabiî rollerinden koparıldığı anda çatırdamaya başlar; nitekim bugün yaşadığımız krizin kökünde de tam olarak bu var.
İnsanın cinsiyetini tartışmaya açan, kadın ve erkeği tarihsiz, köksüz, bağlamsız birer “fert” hâline irca etmeye çalışan bu modern tasavvur; kimliği, vazifeyi, sorumluluğu ve hatta mahremiyeti bile silikleştirdi. Böylece erkeğin erkekliğini, kadının kadınlığını yaşaması neredeyse suç hâline getirildi. Toplum, yaratılışla, fıtratla savaş hâline sokuldu ve bu savaşın kazananı olmadı; olamazdı da.
Bugün karşımızda beliren tablo, erkek ve kadının birbirine yabancılaşması, ailenin çözülmesi, doğum oranlarının dibe vurması, kendiliğinden ortaya çıkmış bir hadise değildir. Bu, yıllarca muhasebesizce ithal edilen ve toplumumuza dayatılan Batıcı hayat tarzının zoraki bir neticesidir. Ve biz, tam da bu neticenin eşiğinde duruyoruz; bir toplumun kendi kendini tüketme, imha etme eşiğinde.
Bu yazıda, söz konusu çöküşün nereden geldiğini, nasıl derinleştiğini ve bugün nasıl bir içtimâî bunalım ürettiğini ele alacağız. Fıtrata rağmen kurulan her düzenin sonunda nasıl fıtrata yenildiğini, hem tarihî seyir hem de güncel gerçeklik üzerinden tartışacağız.
Batıcı modernliğin, bu toprakların kendi iç ritmini ve tarihî hafızasını gözetmeksizin topluma dayatılmasıyla birlikte, en derin yarılma erkek ve kadın kimliğinde yaşandı. Çünkü Batı’nın modern insan tasavvuru, “insan” meselesine ve “insanın meselelerine” çözüm getirecek ilâhî bir dayanağa yaslanmadığı için, insanı köklerinden soyutlayarak nötr bir varlığa irca eder; kadınlığı ve erkekliği tarihî bir yük, aşılması gereken bir engel gibi gösterir. Oysa insan, cinsiyetiyle beraber insandır; kadınlık ve erkeklik, insanın varoluş sürecinde belirleyici unsurlardır. Bunların silinmesi yahut muğlaklaştırılması, sadece ferdin değil, toplumun bütün dokusunun çürümesi anlamına gelir.
“Bir ilmin butlanı müntehasında belli olur” ölçüsünden yola çıkacak olursak, kuyruğuna yapıştığımız Batı sosyolojisinin içinde kıvrandığı sosyolojik buhran, gören gözler için ne kadar çok şey söylemektedir aslında. Buna bakılmıyor mu, bakılıyor da görülmüyor mu, görülüyor da yerine bir yenisini ikâme etmek çilesine talip olmak mı zor geliyor, anlamak mümkün değil. En temel fıtrî hakikate mugayir olarak, erkeğe erkek, kadına kadın olmanın zül geldiği yahut devlet eliyle bu hüviyetlerin sahiplerine dar edildiği bir düzenin sürmesini beklemek ne çeşit bir anlayış bozukluğudur.
Bizdeki modernleşme, sorgulayıcı bir aklın ürünü değil; aşağılık duygusunun beslediği bir öykünme hareketiydi. Dolayısıyla bu öykünme, kendi kültürüne yabancılaşmış bir elit eliyle topluma zorla giydirildi. Halkın ruh köküne inmeyen, toplumun gerçek hayat pratikleriyle buluşmayan bu zoraki dönüşümün ilk şiddetli etkisi, aile yapısında ortaya çıktı. Aileyi ayakta tutan iki sütunun “erkeklik ve kadınlık rollerinin” yerlerinden edilmesi, beraberinde büyük bir kimlik buhranı doğurdu.
Erkeğe bir suçlu muamelesi yapılırken, kadın da kadınlığından soyunduruldu. İki cinsiyet de kendi fıtrî mecrasından koparıldı. Bugün geldiğimiz noktada sadece roller değil, insanın kendisi belirsizleşti; insan, insan olmaktan çıkarıldı.
Bu çözülmenin nasıl gerçekleştiğini ve hangi politik–kültürel tercihlerle derinleştirildiğini, yazının devamında müşahhas örnekler eşliğinde ele alacağız.
Yıllar içinde şekillenen hukuk düzeni ve içtimâî söylem, erkeğin aile içindeki yerini ve sorumluluğunu neredeyse tamamen görünmez hâle getirdi. Aile, toplumun en temel yapısı olmakla birlikte, bu yapıyı taşıyan direklerden biri olan erkek, sistematik bir itibarsızlaştırma sürecine tabi tutuldu. Özellikle son birkaç on yılda, kanunların yorumlanış biçimi, medya dili ve kamu politikaları, erkeği potansiyel bir tehdit gibi gösteren bir çerçeve üretti. Erkeklik, bir karakter yahut bir sorumluluk alanı olmaktan çıkıp, adeta suç şüphesiyle çevrili bir kimliğe dönüştürüldü. Kadına şiddet haberleri, kadın cinayetleri derken yaşanan münferit hadiseler umuma şamil kılındı. Bunun üzerinden çıkartılan kanunlar ile eşitlik ortadan kaldırılarak, “pozitif ayrımcılık” adı altında erkek yargı sopasıyla ezildi.
Aile hukukunda görülen uygulamalar, bu dönüşümün en müşahhas göstergelerindendir. Birkaç saatlik beyanla verilen uzaklaştırma kararları, velayetin neredeyse refleks hâlinde anneye verilmesi, boşanma süreçlerinde erkeğin sürekli yükümlülüklerle kuşatılıp haklarının sınırlandırılması, toplumda erkeği münfail ve güvensiz bir pozisyona itti. Bir babanın, evinde otorite kurması şöyle dursun, çocuklarıyla vakit geçirmek için dahi mücadele vermesi gereken bir sistem inşa edildi. Bu düzen, erkeğin ailedeki yerini boşlukta bıraktı; erkek, hem kendi evinde hem toplum nezdinde hadım edilmiş bir figüre dönüştürüldü.
Medya ve popüler kültür ise bu hukukî hadım edilişi pekiştiren bir propaganda görevi gördü. Dizilerde, reklamlarda, sosyal medya akışlarında erkek ya beceriksiz ve komik ya da saldırgan ve zararlı bir tipolojiyle temsil edildi. Bu temsillerin nesiller boyunca tekrar edilmesi, erkekliğin pozitif cihetlerini görünmez kıldı; koruyuculuk, dayanıklılık, fedakârlık gibi hasletler, modası geçmiş birer yük gibi sunuldu.
Hâlbuki bir toplumda erkeklik yok edildiğinde, kadınlık da güvende olmaz; çünkü fıtrat gereği kadın ve erkek birbirini tamamlayan iki hakikat, iki kuvvettir. Bu tamamlayıcılık bozulduğunda, toplumun tüm dengesi altüst olur. Şimdi bu dengedeki diğer parçanın, yani kadının nasıl dönüştürüldüğünü ve nasıl kimliksizleştirildiğini ele alalım.
Erkeğin hadım edilmesi gibi, kadının dönüşümü de fıtratın reddi üzerine kuruldu. Ancak kadına yapılan müdahale daha derin, daha sinsi ve daha yıkıcı oldu. Zira erkek, toplumda taşıyıcı bir direkse; kadın, o yapının özüdür, ruhudur, devamlılığıdır. Kadının bu özden koparılması, toplumun bağ dokusunun kesilmesi demektir.
Modern hayat kadını, kadınlığından utanmaya zorladı. Asırlardır insanlık tecrübesinin en kıymetli yükümlülüğü olan annelik, kariyerin altında ezilmesi gereken bir yük gibi sunuldu. İş hayatı, erkeğe göre dizayn edilmiş olmasına rağmen kadına dayatıldı. Böylece kadın, fıtratının kaldırabileceği yükün çok ötesinde bir tempoya mahkûm edildi. Hem evde hem işte tam verim beklenen, yorulması yasaklanan, yorulunca suçlanan bir varlığa dönüştürüldü.
Dişiliğinin inceliği, zarafeti, letafeti, hassasiyeti ve üretkenliği törpülendi; kadına bir rekabet makinesi rolü biçildi. Sözde özgürleşme adına, aslında kadının omuzlarına taşınması imkânsız bir yük yüklendi. Ne annelik için zaman bırakıldı, ne kadınlığın kendi iç ritmi gözetildi. Annelik yolları fiilen kapatıldı; ekonomik zorluklar, çalışma düzeni, sosyal baskı ve kültürel söylemler, kadını çocuk sahibi olmaktan vazgeçirir hâle geldi. Kadınla erkek arasındaki tabiî ayrım silinince, ortaya iki cinsin de sahip olmadığı yapay bir kimlik çıktı: Ne kadınlığını yaşayabilen bir kadın, ne erkekliğini yaşayabilen bir erkek… Hüviyetinden koparılmış, arada kalmış, silikleşmiş, yorulmuş, yıpranmış bir insan tipi.
Kadının aileden kopartılması, sadece bir ferdî tercih değişimi değil; topyekûn bir toplumsal mühendislik hamlesiydi. Çünkü kadın aileden koparsa, aile çözülür; aile çözülürse toplum un ufak olur. Bugün tam da bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Ve bu çözülüşün en çarpıcı sonucu, doğum oranlarının dramatik biçimde düşmesidir. Şimdi bu sosyal çöküşün güncel yansımalarına, devletin alarm zillerini çaldıran bu demografik felakete geçelim.
Bugün içinde bulunduğumuz tablo, birkaç neslin alışkanlık değişimiyle açıklanabilecek basit bir seyir değildir; köküne kadar ideolojik bir çözülmenin sonucudur. Doğum oranlarının tarihte görülmemiş seviyelere düşmesi, sadece ekonomik şartların ağırlığıyla izah edilemez. Kadın ve erkeğin fıtrî rollerinden koparıldığı, ailenin merkezinin dağıtıldığı bir toplumda nüfusun çökmesi kaçınılmazdır. Nitekim bugün devlet dahi, uzun yıllar boyunca göz ardı ettiği bu gidişatın artık sürdürülemez bir noktaya geldiğini görmek zorunda kalmıştır. Alarm zilleri çalıyor; raporlar, projeksiyonlar ve resmî açıklamalar bunu açıkça ortaya koyuyor.
Ancak meselenin en acı tarafı, devletin hâlâ çelişkili ve dağınık bir akıl yürütmesiyle süreci ele almaya çalışmasıdır. Bir yandan toplumu köklü şekilde dönüştüren Batıcı hayat tarzı bütün kurum ve politikalarla desteklenmeye devam edilirken, diğer yandan bu yaşam tarzının doğurduğu sonuçlar karşısında panik halinde çözüm arayışına giriliyor. Yani devlet, aynı anda hem özgürlükçü laik birey ideolojisini sürdürmek istiyor hem de o ideolojinin reddettiği aile düzeninden güçlü sosyolojik sonuçlar bekliyor.
Bu, aklın parçalanmasıdır. Bir ucu aileyi tamamen ferdin tercihine bırakan, diğer ucu aileyi yeniden diriltmeye çalışan iki zıt yaklaşımın aynı politikada yan yana tutulmaya çalışılması, adeta çok merkezli bir zihnî kaos üretmektedir. Bir tarafta "herkes nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın" denirken, öte tarafta "o yaşam biçiminin doğurduğu çöküşü durdurmak için aileyi güçlendirelim" deniyor. Bu çelişki, yalnızca başarısız politikalar doğurmaz; toplumda da güvensizlik ve belirsizlik üretir.
Nüfus üzerindeki kaygı giderek büyürken, fıtratla çelişen bu sosyolojik düzenin kendisini yeniden üretmesi mümkün değildir. Toplumun en temel yapısı olan aile çökerken, devletin yalnızca teşvik paketleriyle, geçici kampanyalarla ve sloganlarla bu çöküşü durdurmaya çalışması beyhudedir. Çünkü ortada sadece ekonomik değil; derin bir ontolojik kriz vardır. İnsan gerçeğine ters düşen hiçbir düzen, ne kadar desteklenirse desteklensin, sürdürülemez.
Artık son meseleye gelmiş durumdayız: Fıtrata aykırı her sosyal düzen eninde sonunda çöker; insan, yaratılışına rağmen yaşamaya zorlandığında önce kendisi, sonra toplum tükenir.
Tüm bu tablo, bize çok yalın ama bir o kadar da derin bir hakikati gösteriyor: İnsan fıtratına aykırı hiçbir sosyoloji ayakta kalamaz. İnsan, yaratılışına rağmen yaşamaya zorlandığında önce yönünü, sonra huzurunu, en sonunda da varlığını kaybeder. Kadının kadınlığından, erkeğin erkekliğinden uzaklaştırıldığı; ailenin bir tercih, evliliğin bir yük, çocuk sahibi olmanın ise tutsaklık, zulm sayıldığı bir düzende toplumun kendisini yenilemesi mümkün değildir. Ne nüfus artar, ne huzur çoğalır, ne de toplumsal bütünlük korunur.
“Oysa insanın tabiî hâli nettir: Kadın kendi fıtratında rahmettir, üretkendir, devamlılıktır; erkek kendi fıtratında koruyandır, yük taşıyandır, mesuliyetin omurgasıdır. Bu iki hakikatin birbirini tamamlamasıyla aile ayakta durur; aile ayakta durduğunda toplum nefes alır. Modern ideolojiler, bu hakikati değiştirdi…” …zannettiler; fakat değiştirdikleri şey hakikat değil, insanın ruhunda açtıkları yaralardır. Çünkü hakikat, insan iradesiyle eğilip bükülecek bir şey değildir; insan, hakikate ters istikamette yürüdüğünde yalnızca kendi varlığını kesintiye uğratır. Bugün yaşanan çöküş tam olarak budur: İnsan, kendisini fıtratının dışında inşa etmeye zorlandığı için tükenmekte; kadın da erkek de kendi tabii mahiyetlerinden koparıldıkça birer gölgeye dönüşmektedir. Modern ideolojilerin inşa etmeye çalıştığı yeni insan tipi, köksüz, yönsüz ve bağsızdır; ve böylesi bir insan ne aile kurabilir ne toplumun yükünü taşıyabilir. Çünkü aileyi ayakta tutan şey, ideolojik kalıplar değil; fıtrata uygun bir denge, yani kadınla erkeğin birbirini tamamlayan iki hakikat olarak bir araya gelmesidir. Bu denge bozulduğunda hem aile sarsılır hem toplumun bütün damarları kurur. Hakikati değiştirdiklerini sananlar, aslında sadece insanı kendisine yabancılaştırmıştır. Hakikat ise yerli yerinde durmakta, kendisine dönmeyi beklemektedir.
Bugün yaşadığımız bu büyük kimlik ve aile krizinin basit bir içtimâî alışkanlık dönüşümünden ibaret olmadığı açıktır. İnsan fıtratının reddi üzerine kurulan hiçbir sosyolojik düzen sürdürülemez. Kadın ve erkeğin yaratılıştan gelen özelliklerinin bastırılması, rollerinin muğlaklaştırılması ve aile kurumunun ideolojik mühendisliğe malzeme edilmesi, kaçınılmaz bir çöküşü beraberinde getirmiştir. Bu çöküşün en görünür yansıması nüfusun tükenişi olsa da, asıl tahribat insan ruhunda ve toplumun bütün dokusunda yaşanmaktadır.
Toplumun yeniden dirilişi, ancak insanın kendi hakikatine dönüşüyle mümkündür. Bu dönüş, bir dayatma yahut cezalandırma değil; insanın kendisiyle barışma sürecidir. Kadının kadınlıkta, erkeğin erkeklikte yeniden kendini bulması; ailenin bir zorunluluk değil, insanın yaradılışı itibariyle tamamlayıcısı olduğunun idrak edilmesi; sosyal düzenin batıcı ideolojilere göre değil, fıtrata göre yeniden şekillendirilmesi zorunludur. Çünkü insan, yaratılışına uygun yaşadığında huzur bulur; huzur bulan insan, sağlam toplumun temelidir.
Bugün yapılması gereken ne Batıcı hayat tarzını kutsamak ne de geçmişin kalıplarını aynen ihya etmeye çalışmaktır. Yapılması gereken, insanın özüne dönmesi, fıtrata uygun bir sosyal nizamın yeniden kurulmasıdır. Aileye hayat veren, topluma istikamet kazandıran, insanı tamamlayan şey budur. Zira hakikat değişmez: Fıtrata yaslanan yaşar; ona direnen çöker.
Bugün yaşadığımız ahlâkî erozyon, ekonomik buhran ve içtimâî çözülme, sadece rastgele yahut geçici fenomenler değildir; tümünün merkezinde, insanın en temel hakikatlerinden biri olan cinsî kimlik sorununu buluruz. Erkekliğin taşıdığı koruyuculuk, sorumluluk ve yön verici nitelikler törpülendiğinde; kadının şefkati, üretkenliği ve annelik kudreti elinden alındığında, toplumun ruhu yaralanır. Aile kurumunun doğal dengesi bozulur; kuşaklar arasındaki bağlar kopar, toplumun tabii örgüsü erir. Kadın ve erkeğin kendi hakikatleriyle barışamaması, sadece bireylerin eksilmesi değil, sosyal bir tükenişin, bir medeniyetin sessiz çöküşünün habercisidir.
İşte bu çöküşün her noktasında, insanın fıtratına direnmenin bedelini görmek mümkündür. Kadın kadınlığını hatırladığında ve erkek erkekliğini yeniden üzerine aldığında, aile yeniden bir merkez hâline gelir; toplum, kendisini yeniden var eden bir nefes bulur. Fıtrata aykırı bir düzen, ne kadar dayatılırsa dayatılsın, en nihayetinde kendi boşluğunda çöker. Bu, yalnız bir sosyolojik gerçek değil, aynı zamanda insan ruhunun, insan varlığının ve medeniyetin hakikatiyle hesaplaşmasıdır. Bugün yapılması gereken, yüzeydeki krizleri geçici tedbirlerle yönetmek değil; insanın özüyle, yaratılışla, kadın ve erkek kimliğiyle barışmasını sağlamak, toplumu yeniden fıtrata yaslamak ve böylece bütünlüklü bir dirilişi mümkün kılmaktır.
Aylık Baran Dergisi 46. Sayı Aralık 2025