Çocukların güvenliği, kadınların korunması, insan haysiyetinin müdafaası, adaletin tesisi… Haritalar açılıyor, hedef işaretleniyor. İstikamet: Amerika.
Bir an için şu manzarayı gözünüzün önüne getirin: Epstein belgeleri ortalığa saçılmış, dünyanın en güçlü çevrelerinin adı çocuk istismarı, kurban törenleri, kirli ağlar ve örtbaslarla birlikte anılmaya başlamış. İşlenen suçları soruşturması ve cezalandırması gereken, bürokrasiden siyasete, etkili ve yetkili bütün paydaşlar bu cürmün ortağı olduğundan iş örtbas edilmiş. Buna karşılık Müslümanlar, “Bela geldiği zaman umumî gelir” demiş, global ahlâkî çöküş ilân edilmiş. Bunun üzerine bir çağrı yükselmiş: Artık beklenemez! İnsanlık korunmalı! Masumlar savunulmalı!..
Müslüman memleketlerde bir telaş. Gruplar toplanıyor. Yüzler ciddi, sükûnet yakıcı. Ellerine silahlarını alıyorlar, araçlar hazırlanıyor, konvoylar diziliyor, limanlarda bekleyen gemilere doğru yola çıkılıyor. Dillerinden dualar dökülürken hedef açık ve net: Çocukların güvenliği, kadınların korunması, insan haysiyetinin müdafaası, adaletin tesisi… Haritalar açılıyor, hedef işaretleniyor. İstikamet: Amerika.
Onlar sefere çıkarken, toplanan mahşerî kalabalığın slogan, dua ve uzatılan mikrofonlara verdikleri beyanatlar televizyon ekranları ve sosyal medya üzerinden bütün dünyada yankılanıyor: “Bu düzen çürümüş. Masumlar korunamıyor. Adaletin tesisi için geliyoruz!” Dünyanın en güçlü devletine doğru bir sefer… Ama bu sefer, toprak için değil; adalet için!
***
İşin esasında normalde olması gereken tam olarak bu! Fakat ne yazık ki biz Müslümanlar, uzun bir süredir anormal şartlarda yaşadığımız için tabiî olması gerekeni anormal olarak idrak etmek gibi bir zihnî sefalet içinde debelendiğimizden, işin dedikodusunu yapmak üzere bahsimize geçelim.
***
Epstein belgeleri ortalığa saçıldı. Kapalı kapılar ardında kurulan ilişkiler, dokunulmaz sanılan çevreler, suskunlukla korunmuş kirli bağlar görünür hale geldi. Herkes şaşkın, herkes öfkeli, herkes konuşuyor. Fakat hâlâ kimse asıl yaraya dokunmuyor. Gördüklerimiz ancak bir çürümenin manzarası, çürümeyi doğuran kök değil. Çünkü ortada yalnızca suç işleyen insanlar yok; suçu olağanlaştıran bir dünya tasavvuru var. İnsanla, güçle ve hürriyetle kurduğu ilişki baştan sakatlanmış bir medeniyet telâkkisi, Anglo-Sakson-Yahudi Batı Medeniyeti…
***
Bahsimize girmeden evvel dikkat edilmesi gereken bir tuzağa dikkat çekelim: Belgelerin çokluğu, hakikatin görünürlüğünü artırmıyor; aksine onu boğuyor. Sayfalar dolusu rapor, binlerce isim, karmaşık bağlantılar, teknik detaylar… İnsan zihni bir yerden sonra yükü taşıyamıyor. Dehşetin büyüklüğü, kavranamaz hâle geldikçe duyarlılık yerini yorgunluğa bırakıyor. Skandal sıradanlaşıyor, vahamet istatistiğe dönüşüyor. Modern çağın en rafine örtme biçimi budur: Gizlemek değil, ölçüsüzce göstermek. Hakikat karartılarak değil, gürültüye boğularak görünmez kılınır. Böylece insanlar gerçeği inkâr etmez; sadece onunla yaşamaya alışır. Ve işte asıl çürüme, tam da bu alışma anında başlar.
***
Batı, insana en yüksek payeyi verdiğini iddia etti. Onu özgürleştirdiğini söyledi. Fakat insana sınır tanımayan her düşünce, sonunda onu korumasız bırakır. Çünkü insan yalnızca akıl değildir; arzu da taşır, hırs da taşır, hükmetme iştahı da taşır. Sınırdan arındırılmış hürriyet, bir süre sonra güçlü olanın alanını genişletir, zayıfın değil. Bugün belgelerde gördüğümüz her karanlık ilişki, her örtbas, her görmezden gelinmiş çığlık aynı yerden besleniyor: Gücün kendini ölçü saymasından. Yapabilmenin meşruiyet sayılmasından. Kudretin hakikatin yerine geçirilmesinden.
Böyle bir düzende insan eşit bir varlık olmaktan çıkar, fonksiyonel bir unsura dönüşür. Faydalıysa korunur, engelse kenara itilir. Dokunulmaz olan masumiyet değil, menfaat olur. Savunulan hakikat değil, düzenin devamıdır. Medeniyetin makyajı tam da burada akmaya başlar. Zayıfı koruyamayan bir sistem, medeniyet değil, kibarlaştırılmış barbarlıktır. Yüksek binalar, büyük üniversiteler, parıltılı ödüller insan onuru ayaklar altındayken medeniyet anlamına gelmez; sadece süslenmiş tahakküm üretir.
Fakat meseleyi daha ağır kılan bir gerçek var. Bu çürüme yalnızca karanlık köşelerde yaşamıyor; dünya düzeninin merkezine yerleşmiş durumda. Gücü elinde tutanlar yalnızca yönetmiyor, aynı zamanda neyin normal sayılacağını belirleyen normlar üretip, bunları dünyanın geri kalanına dikte ediyorlar. Kavramları onlar üretiyor, sınırları onlar çiziyor, meşruiyeti onlar dağıtıyor. Finans onların diliyle konuşuyor, medya onların çerçevesinden bakıyor, uluslararası müesseseler onların kavramlarını evrensel gerçek gibi sunuyor. Böyle bir yapıya karşı çıkmak yalnızca bir iktidara karşı çıkmak değildir; alışkanlıklara, konfora, korkulara ve zihin kalıplarına karşı çıkmaktır. İnsanların büyük kısmı adaletsiz de olsa işleyen bir düzeni, bilinmez bir değişime tercih eder. Çünkü düzen güven hissi verir; hakikat ise sarsar.
İşte bu yüzden bu çağın mücadelesi çok daha çetindir. Düşman yalnızca dışarıda değil, içimizde de yer etmiştir. Dilimizde, değer ölçülerimizde, başarı anlayışımızda… Bize özgürlük diye öğretilen şey çoğu zaman nefsin sınırsızlığıdır. İlerleme diye sunulan şey çoğu zaman gücün merkezîleşmesidir. Medeniyet diye anlatılan şey çoğu zaman kontrol zincirinin görünmez kılındığı tahakküm biçimdir. Böyle bir zeminde insan fark etmeden kendi zincirine hayran olur.
Oysa insan mutlak değildir. Sınırsız değildir. Kendi başına ölçü değildir. İnsan kendini ölçü ilân ettiğinde, en güçlü insan ölçü hâline gelir. Güç kutsallaşır, hesap duygusu silinir, kurbanlar ortaya çıkar. Bu zincir tesadüf değil, Batı’nın mahiyeti itibariyle kötü olan istikametinin tabiî sonucudur. İnsanı mutlaklaştıran her fikir, başka insanların mutlak biçimde ezilmesine kapı aralar. Çünkü insanı durduracak bir hakikat yoksa, o hakikatin mutlak hadleri yoksa onu durduracak hiçbir şey yoktur.
Bu yüzden mesele yalnızca suçluları teşhir etmek değildir. Onları mümkün kılan anlayışı reddetmektir. Gücü kutsayan dili terk etmektir. Günümüz tanımlamasıyla başarıyı fazilet sanan yanılsamayı yıkmaktır. Yeni bir başlangıç istiyorsak insanı yeniden yerine koymak zorundayız. Ne ilâh makamına ne kurban ne de değersiz bir varlık seviyesine. İnsan kuldur. Kul olduğunu bilen insan hem haddini bilir hem kıymetini. Kendini mutlak görmez, başkasını harcanabilir saymaz. Gücü sahiplik değil emanet bilir. Hesabı hatırlar. İnsanı zalim olmaktan alıkoyan çizgi buradan geçer.
Artık mesele iktidarın kimde olduğu değildir; iktidarın neye bağlı olduğudur. Güç hakikate bağlı değilse el değiştirmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Aynı çürüme başka ellerde yeniden başlar. Bu yüzden dünyanın bugün ihtiyaç duyduğu şey yeni bir düzen değil, yeni bir ölçüdür. İnsanı aşan, gücü sınırlayan, zayıfı korumayı medeniyetin şartı sayan bir ölçü… Belgeler bir devrin karanlığını açığa çıkarmış olabilir, fakat yeni bir devri başlatacak olan şey belgeler değil; insanın kendi nefsine yeniden sınır çizmeyi kabul etmesidir.
O hâlde mesele birkaç ferdin ahlâkî arınması değil, medeniyet ambalajlı barbarlık telakkisinin yerine kadim İslâm medeniyetinin yeniden ayağa kaldırılmasıdır. Çünkü fert, içinde yaşadığı ölçü dünyasından bağımsız bir varlık değildir. Hangi hakikate bağlanmış bir hayatın içinde yaşıyorsa, o ölçünün insanıdır. Bugün dünyanın yaşadığı kriz, şahısların zaaflarından önce, ölçüsüzlüğü meşrulaştıran bir medeniyet anlayışının krizidir.
İnsanı mutlaklaştıran, hürriyeti sınırdan arındıran, gücü başarıyla eşitleyen bu telakki; doğal sonucuna ulaşmış, kendi iç mantığını sonuna kadar yaşamış ve nihayet insanı ezmeye başlamıştır. Bu çöküş bir sapma değil, bir istikametin tamamlanmasıdır. İnsan merkezli olduğu iddia edilen bir medeniyet, insanı ilahlaştırdığı ölçüde insanı çiğnemeye mahkûm olur. Çünkü insanı aşan bir hakikat yoksa, insanın elindeki güç de aşılmaz sayılır.
Bugün Epstein belgeleriyle açığa saçılan rezillikler, bu medeniyetin yüz karası değil; mahiyetinin aynadaki akisidir.
Tam da bu noktada Müslümanlara düşen vazife, başkalarının çöküşüne bakıp öfkelenmek ya da ahlâkî üstünlük duygusuna kapılmak değildir. Vazife, insanı ilahlaştıran telakki karşısına, insanı kul olarak yücelten medeniyet ölçüsünü yeniden koymaktır. Çünkü İslâm medeniyet tasavvuru insanı küçültmez; onu yerli yerine yerleştirir. Ne tanrılaştırır, ne değersizleştirir. İnsanı, kendisini aşan bir hakikate bağlı bir emanet taşıyıcısı olarak görür.
Bu bakış açısı olmadan adalet yalnızca güç dengesi olur. Bu ölçü olmadan hürriyet yalnızca hayvanî ve şeytanî nefsin serbestliği olur. Bu bağ kopunca medeniyet, teknik üstünlükten ibaret kalır; ruhunu kaybeder.
Müslümanların misyonu burada başlar: Dünyaya yeni bir nizam getirmek üzere yeni bir güç bloğu sunmak. İktidar hırsıyla değil, hakikat iddiasıyla konuşmak. Gücü ele geçirmek için değil, güce sınır çizen bir anlayışı yeniden diriltmek için var olmak. Hasılı kelâm, burada anahtar, “Allah rızası için”dir.
İnsanlığın önüne konulması gereken şey yeni bir dünya düzenidir. Bu anlayış, insanın üstünde bir hakikat bulunduğunu, gücün emanet olduğunu, zayıfın korunmasının medeniyetin şartı olduğunu ilan eden bir anlayıştır. İşte Müslümanlara düşen tarihî rol, bu hakikati sloganla değil, orduyla, ekonomiyle, ilimle, ahlâkla, nizam fikriyle ve yaşayışla yeniden görünür kılmaktır.
Statüko bütün çürümesine rağmen insanlara bir güven hissi verdiği sürece, adaletin sağlanması, ancak bir ordunun merhamet neşteriyle dünyayı saran kanserli tümörleri kesip çıkararak hastaya hayat kazandıran cerrahî müdahalesine bağlı olduğu unutulmamalıdır.
Üstad Necip Fazıl’ın bahsettiği İslâm inkılabı Anadolu’dan başlayarak daireler halinde dünya çapında köklü bir değişiminin vesilesi olmadıkça, bu gibi süreçler ancak tapınaklarda çocuk kurban edenlerin yüzleriyle tapılan putların ismini değiştirmekten başka bir işe yaramaz. Umumî gelmesi muhtemel belâ, başımıza ineceği güne dek, Demoklesin Kılıcı gibi sallanmaya devam eder!