Bu filmlerin tamamında ortak bir ideolojik omurga vardır. Amerika’nın şiddeti meşrudur, çünkü “zorunludur”. Ötekinin şiddeti gayrimeşrudur, çünkü “doğasından” gelir. Böylece sinema, ABD’nin gerçek dünyadaki refleksleriyle birebir örtüşen bir algı üretir. Irak’ta nükleer yalan, Afganistan’da terör bahanesi, bugün Venezuela’da uyuşturucu ve korsanlık söylemi…

Hollywood sineması, günümüzde yalnızca bir eğlence ve kültürel üretim alanı olarak değerlendirilemeyecek ölçüde, küresel ölçekte işleyen ideolojik bir aygıt niteliği kazanmıştır. Yaklaşık son kırk–elli yıllık süreçte sistematik biçimde üretilen bu sinema dili, basit anlatılar veya kurgusal hikâyelerle sınırlı kalmayarak, izleyicinin dünyayı algılama biçimini şekillendiren normatif bir çerçeve inşa etmektedir. Bu çerçeve içinde kimlerin “insan”, kimlerin “tehdit”, kimlerin “kahraman” ve kimlerin “meşru biçimde yok edilebilir” olduğu önceden kodlanmakta; böylece ahlâkî ve politik hiyerarşiler estetik formlar aracılığıyla yeniden üretilmektedir. Bu bağlamda sinema, askerî ve siyasî müdahalelerden önce devreye giren bir algı hazırlama ve meşrulaştırma mekanizması olarak işlev görmekte, fiilî güç kullanımından önce zihinsel alanı dönüştürerek müdahalelerin kabul edilebilirliğini sağlamaktadır.

Bu sinema dili, başından itibaren tek bir hiyerarşi kurmuştur: Amerikalı ve müttefikleri insandır, geri kalan dünya ise potansiyel tehdittir. Müslümanlar bu hiyerarşide ya teröristtir ya fanatik yahut hikâyesiz bir kalabalıktır. Yüzleri vardır ama kimlikleri yoktur. Öldüklerinde “trajedi” oluşmaz, sahne ilerler. Buna karşılık Amerikalı asker (hatta Afganistan’da ölen köpeği), istihbaratçı ya da ajan her koşulda “anlaşılabilir”, “haklı” ve “meşru”dur. Öldürür ama vicdanlıdır. Bombalar ama üzgündür. İşgal eder ama bir sebebi vardır, çünkü dünyayı o kurtaracaktır ve “demokrasi”nin önünde tek engel işgal ettikleri topraklardır. Sinema, bu ikiyüzlülüğü estetikle parlatır ve bunu seyirciye çeşitli telkin araçlarıyla kabul ettirir.

Hollywood’ın en sevdiği figürlerden biri “eski asker”dir. Afganistan’da ya da Irak’ta savaşmıştır, kabuslar görür, geceleri uyanır. Ancak bu kabuslar, öldürülen sivillerle ilgili değildir. Asıl travması ise orada yaşadığı atmosfer, katlederken yaşadığı psikolojik gerilim veya ölen Amerikalı silah arkadaşıdır. Afgan çocuklarının, Iraklı sivillerin, bombalanan şehirlerin travması yoktur; çünkü onlar film dilinde insan kategorisine dâhil edilmez. Bu seçici vicdan anlatısı, Amerikan şiddetini masumlaştırır. Katliam, bir suç olmaktan çıkar. Askerî bir zorunluluk, bir kader, hatta bir fedakârlık hâline getirilir. Böylece seyirciye savaşın kötü olduğu ama bu savaşın Amerikalı için bir gereklilik olduğu telkin edilir.

Falcon Rising gibi filmler, bu zihniyetin küçük ama son derece açık örnekleridir. Filmde Amerikalı eski askerin kız kardeşi Rio’da öldürülür. Görünürde gerekçe budur. Ancak anlatının derininde kurulan mesaj, Rio çetesi zaten kötüdür ve ölmesi gerekir. Çetenin hangi tarihsel, ekonomik ve küresel sömürü ilişkilerinin ürünü olduğu sorulmaz. Kamera onları bilinçli biçimde karanlık, pis, kontrolsüz ve hayvani biçimde resmeder. Buna karşılık Amerikalı asker temizdir, disiplinlidir, teknolojik olarak üstündür ve ahlâkî üstünlükle donatılmıştır. Aynı öldürme eylemi iki ayrı ahlâkî sınıfa ayrılır. Amerikalı öldürürse bu adalet, zorunluluk ve kahramanlıktır. Öteki öldürürse barbarlık, vahşettir.

Bu şema tekil bir filmle sınırlı değildir. American Sniper, Afganistan’da sivilleri vuran bir askeri “vatanını koruyan trajik bir kahraman” olarak sunarken, öldürülenleri isimsiz ve yüzsüz hedeflere indirger. Lone Survivor ve 12 Strong, Amerikan askerinin bulunduğu coğrafyada neden bulunduğunu sorgulamaz. Asıl dramatik yük, Amerikalıların başına gelenlerle kurulur. Afganistan, onlar için cesaretlerini sergiledikleri bir sahnedir.

Act of Valor ve Rules of Engagement, Amerikan askerinin sivilleri hedef almasını dahi “hukuki zorunluluk” ve “operasyonel mecburiyet” diliyle aklar. Amerikalı hata yapabilir ama asla suçlu değildir. Suç, her zaman karşı taraftadır. Black Hawk Down ve 13 Hours: The Secret Soldiers of Benghazi ise, Müslüman coğrafyaları kaos, vahşet ve anlamsız şiddet sahaları olarak resmederken, Amerikan askerini bu kaosun ortasında “medeniyetin son kalesi” gibi konumlandırır. (Bugün toplumumuzun çoğunluğu, Ortadoğu’yu asırlardır kana bulayan sömürgeleri görmezden gelip, parçalanmış ülkelerdeki kaosu, keşmekeşi yine Müslümanlara mâl etmesi de Hollywood mağduru olduklarının apaçık göstergesidir.)

Daha geriye gidildiğinde, The Green Berets gibi yapımların dahi aynı çizgiyi erken dönemden itibaren inşa ettiği görülür. Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Afrika’ya kadar değişen tek şey coğrafyadır fakat senaryo değişmez. Jarhead gibi “savaş eleştirisi” iddiasındaki filmler bile, işgalin kendisini değil, askerin psikolojisini merkeze alarak sistemi sorgulanamaz hâle getirir.

Bu filmlerin tamamında ortak bir ideolojik omurga vardır. Amerika’nın şiddeti meşrudur, çünkü “zorunludur”. Ötekinin şiddeti gayrimeşrudur, çünkü “doğasından” gelir. Böylece sinema, ABD’nin gerçek dünyadaki refleksleriyle birebir örtüşen bir algı üretir. Irak’ta nükleer yalan, Afganistan’da terör bahanesi, bugün Venezuela’da uyuşturucu ve korsanlık söylemi… Amerika için gerekçeler değişse bile, hedef değişmez. Kaynaklar, petrol ve kontrol. Bu zihniyet artık o kadar normalleştirilmiştir ki, bir Amerikalı stand-upçı sahnede açıkça şunu söyleyebilmektedir: “Amerika ne zaman ekonomik dara düşse, bir ülkeye demokrasi götürmeye başlar.” Şaka gibi sunulan bu cümle, aslında sistemin itirafıdır. Güç, her zaman kendine masum bir sebep üretir. Sinema ise bu masumiyet yalanının estetik kılıfını hazırlar.

Hollywood’ın en büyük başarısı, Müslümanları terörist göstermesi ve Müslümanlardan kahraman çıkmayacağı fikrini zihinlere yerleştirmesidir. Amerika’ya karşı gelmenin “her yiğidin harcı olmadığı” algısı, yıllar boyunca sinema eliyle işlenmiştir. Bu algı o kadar iyi yerleşmiştir ki, 7 Ekim Aksa Tufanı’nın ilk saatlerinde bile, bazı Müslüman çevrelerde “Bunu onlar yapmış olamaz” şüphesi doğmuştur. Hatta bazı alim, hoca zevatı da Kassam Tugayları’nın bu çapta bir hamle yapabileceğine ihtimal vermemiştir. Çünkü zihinler, ABD ve İsrail’in yenilmez olduğu masalıyla eğitilmiştir. Aksa Tufanı, bu açıdan hem askerî hem de psikolojik bir kırılma olmuştur. Hamas, böylece Hollywood algısının yarım asırlık yenilmezlik mitini de yıkmıştır.

Sinemada propaganda

Sinema, sadece propaganda işlevini doğrudan ve açık söylemler üzerinden değil, estetik formlar, senaryolar ve temsiliyet stratejileri aracılığıyla da yerine getirmiştir. Görsel kompozisyon, karakter inşası, dramatik kurgu ve anlatı sürekliliği gibi unsurlar, belirli değer yargılarını izleyiciye sezdirerek benimseten dolaylı bir tesir alanı oluşturmuştur. Bu bağlamda sinema, ikna edici söylemlerden ziyade, izleyiciyi anlatının içine dâhil eden ve duygusal katılım üzerinden çalışan bir kültürel telkin mekanizması olarak işlev görmüştür. Modern iletişim ve kültür kuramlarında bu yöntem, sert propaganda yerine “yumuşak güç” çerçevesinde değerlendirilen, algı ve tutumları uzun vadede dönüştürmeye yönelik bir etki biçimi olarak tanımlanmaktadır.

Bu perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin son yıllarda uluslararası pazarlara yoğun biçimde dizi ve film ihraç eden ülkelerden biri hâline gelmesi önemli bir kültürel kapasiteye işaret etmektedir. Bununla birlikte, söz konusu içeriklerin büyük bir bölümünün, Batı merkezli senaryo kalıplarını, seküler yaşam tarzını ve ahlâkî çözülmeyi yeniden üreten temalar etrafında şekillendiği görülmektedir. Bu yapımlarda İslâm kültürüne dayalı tutarlı bir değer sistemi veya Müslüman kimliğini tarihî ve ahlâkî derinliğiyle ele alan bütünlüklü bir temsil anlayışı ya yoktur ya da sınırlı düzeyde yer bulmaktadır. Nitekim yerli üretim olmasına rağmen bu içerikler, çoğu zaman farkında olmaksızın, küresel ölçekte hâkim olan Batılı söylem ve temsiliyet biçimlerini destekleyen bir işlev üstlenmektedir.

Öte yandan, İslâm tarihi ve Müslüman toplumların hafızasında yer alan çok sayıda tarihî şahsiyet, mücadele, kahramanlık ve ahlâkî örneklik alanı bulunmasına rağmen, bu birikimin sinema diliyle sistemli ve nitelikli biçimde temsil edilebildiğini söylemek güçtür. Usame bin Ladin, Saddam ve Kassam Tugayları, nasıl ki Hollywood’ın yarım asırdır inşa ettiği sahtelikleri birer birer yıktıysa, millet olarak bizim de yerine inşa edeceğimiz hakikatleri duyurmamız ve göstermemiz bir mecburiyettir. Bu bakımdan kendi kahramanlarımızın propagandasını yap(a)madığımız müddetçe, Batı’nın icat ettiği “kahraman”larına esir olmaya devam edeceğiz.

Aylık Baran Dergisi 48. Sayı Şubat 2026