Anayasa Mahkemesi’nin önünde emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, “Emekliyim, geçinemiyorum” dedikten sonra hayatına son verdi. Boynunda Türk bayrağı vardı; elindeki dövizde şu söz yazılıydı: “Para için değil, onurumuz için.” Bu tablo, birkaç makroekonomik göstergenin arkasına saklanarak geçiştirilemez.
İktidar yıllardır büyümeden, millî gelirden, rezervden, bütçe disiplininden, dezenflasyondan söz ediyor. Makro dengeler düzelsin diye vatandaştan sabır bekliyor; emekliye, memura, işçiye aynı cümleyi tekrarlıyor: “Biraz daha dayan!”
Esnafa gelince devletin gözü maşallah keskin, adaletin kılıcı pek bilenmiş. Anadolu’nun en ücra kasabasına, en izbe köyüne kadar dükkân dükkân dolaşılıyor; raflar, menüler, fiyat etiketleri didik didik ediliyor. Etiket eksik mi, fiyat listesi mevzuata uygun mu, vatandaşın cebinden birkaç lira fazla mı çıkıyor? Devlet bütün dikkatini oraya teksif ediyor. Etsin elbette. Esnaf denetlensin, vatandaş korunsun. Mesele tam da bundan sonra başlıyor.
Bakkalın rafındaki etiketi görmek için gözünü dört açan devlet, yüz milyarlarca liranın döndüğü finans piyasasında nasıl olur da bu kadar kör kalır? Aynı ülkede 131 fon tasfiyeye alınıyor, yüz binlerce yatırımcı bu enkazın içinde kalıyor, bazı hisselerdeki işlemler için piyasa dolandırıcılığı hükümleri kapsamında suç duyuruları yapılıyor. Demek ki mesele, devletin görme kabiliyetinin bulunmaması değil; neyi görmeyi seçtiğidir.
Küçük esnafın birkaç liralık etiketi için bütün kudretiyle kapıda bekleyen devlet, milyarların dolaştığı yapılarda denetimi çoğu zaman ancak olay patladıktan sonra hatırlıyor. O hâlde vatandaşın şunu sormaya hakkı vardır: Bu devletin dikkati neden küçüğe karşı bu kadar keskin, büyüğe karşı bu kadar körelmiştir?
Emekliden sabır, işçiden kanaat, esnaftan disiplin istenirken, üstelik savaş tehditleriyle toplum teskin edilmeye çalışılırken, büyük paranın döndüğü sahalarda böylesine ağır denetim zaafları görünüyorsa, ortada yalnızca ekonomik bir problem yoktur. Ortada bir adalet problemi vardır. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonunda hâkimin okuduğu hüküm değildir. Devlet kudretinin kime karşı, nasıl ve ne ölçüde kullanıldığı da adaletin ta kendisidir. Küçüğe karşı şahin, büyüğe karşı devekuşu kesilen bir düzende terazinin ayarı kaçmıştır.
Ali Şekeroğlu’nun “geçinemiyorum” sözünü bu finans tablosunun yanına koyduğunuzda ortaya çıkan manzara bu yüzden ağırdır. Bir yanda birkaç bin lirayla hayatını döndürmeye çalışan, insanlık onurunun çiğnendiğini hisseden bir emekli; öte yanda yüz milyarların dolaştığı, denetimin ancak ortalık karıştıktan sonra kendini gösterdiği bir finans düzeni.
Ekonomide böyle, adalette böyle; iletişimde ise marifet, milletin feryadını duymakta değil, o feryadın duyulmasını önlemekte aranıyor. Bir vatandaş devletin en yüksek mahkemesinin önünde “geçinemiyorum” diye haykırıp hayatına son veriyor. Devlet aklının böyle bir hadise karşısındaki ilk refleksi, o feryadın ne söylediğini anlamaya çalışmak olması gerektiği yerde hadiseyi gizlemeye, örtbas etmeye, görünmez kılmak oluyor. İletişimden kastedilen hakikati milletle paylaşmak değil de kötü haberi karartmaksa, karşımızdaki şey artık bir beceriksizlik değil, bir hakikat korkusudur.
Çünkü haberini gizleyerek açı doyuramazsınız. Gündemi değiştirerek emeklinin maaşını yükseltemezsiniz. Manşeti küçülterek piyasadaki çürümeyi temizleyemezsiniz. Kulaklarınızı tıkayarak milletin feryadını susturamazsınız. Hakikat, üstü örtüldüğünde yok olmaz; yalnızca birikir.
Bütün mesele burada düğümleniyor: İktidar, meşruiyetini rakamlardan aldığını sanmaya başladığı anda insanı unutur. Oysa meşruiyet TÜİK cetvellerinden doğmaz. Rezerv miktarı, büyüme oranı, bütçe açığı, ihracat rekoru onun kaynağı değildir. Meşruiyetin kaynağı insandır; devletin varlık sebebi de odur. Ekonomi insan içindir; insan, ekonominin rakamlarını düzeltmek için var değildir.
Rakamları düzeltirken insanı ezen, bütçeyi tahkim ederken vatandaşı yıpratan, küçük esnafın etiketinde gösterdiği hassasiyeti büyük paranın döndüğü yerde gösteremeyen, sonra da ortaya çıkan feryadın kendisiyle değil, duyulmasıyla uğraşan bir iktidar yalnızca kötü yönetmiş olmaz. O iktidar, kendi varlık sebebini inkâr etmeye başlar ve bir gün, bu inkârın bedelini kendisi öder.
Çünkü iktidar olmak, yalnızca hükmetme gücüne sahip olmak değildir. İktidarın ahlâkî ve siyasî zemini, yönettiği insanın hukukunu, haysiyetini ve hayatını koruyabilmesidir. İnsan eziliyor, devlet rakamlarını kurtarıyorsa; insan susuyor, grafikler konuşuyorsa; insan tükeniyor, iktidar hâlâ tablolarla övünüyorsa, mesele artık ekonomi değildir.
Mesele meşruiyettir.
Meşruiyet bir kez rakamların ardına sığınmaya başladı mı, iktidar hükmetmeyi sürdürebilir; fakat temsil ettiği insanla arasındaki bağ çözülür. Zira devletin hesabı sonunda cetvelle değil, insanla görülür. İnsanını kaybeden iktidar, kendisini ayakta tutan zemini de kaybeder.