“Feminist hareketin” ne getirip ne götürdüğünü anlayabilmek için önce bu hareketin geçmişine bir göz atmak gerekiyor.
Feminizm nedir, neden bu harekete ihtiyaç duyuldu, nerede ortaya çıktı, hangi süreçlerden geçti ve pratikte nasıl uygulanıyor?
Her şeyden önce “feminizmin bir kadın hareketi” olduğunu belirtmeliyiz.
“Kadın-erkek eşitliği” ilkesinden yola çıkarak kadınların tüm haklarını savunan bir akım olarak savunuluyor.
Fransız devriminden sonra “18. Yüzyılda” Batı’da ortaya çıkmış “felsefi”, aynı zamanda “ideolojik” ve “sosyolojik” bir harekettir.
Fransız devriminin etkisiyle “feminist düşünce”, İngiltere’ye sıçradı.
Daha sonra ABD ve bütün Avrupa ülkelerine yayıldı…
*
“Osmanlı’nın son dönemlerinde” feminizmden bahsedilmekle birlikte, Osmanlı’da hiçbir zaman feminizm kendine taraftar bulamamıştır.
“Cumhuriyet” ten sonra yavaş yavaş filizlenen feminist hareketi, “1950’den sonra” iyice semeresini göstermeye başladı.
Gerek dünyada ve gerekse bizde yayılan bu akımlarla kadın; “siyasi ve ideolojik olayların içine sokulmuş oldu.”
Feminist düşüncenin ilk ortaya çıkışı da dikkat çekicidir.
“Fransa’da yönetime karşı olan muhalifler, "kadınların uğradıkları haksızlıkları öne sürerek bir grup kadınla feminist hareketini başlatmışlardır.
Bu hareketin öncüleri kadınlar olarak gözükmekle birlikte, “perde arkasında yine erkekler olmuştur.”
*
Feminizm’in kendine göre haklılık gerekçesi vardır.
Batı dünyası kadına öyle haksızlıklar, “öylesine zulümler yapmıştı ki” ilk feminist hareketi, herkes tarafından benimsenip kabul görmüştü.
En büyük desteği de “kilise” vermişti.
“Papazların desteği” sonucunda feminizm kabul görmüştü.
Aslında o günün Avrupa’sında böyle bir hareketin olması kaçınılmazdı.
Kadınlara yapılan zulümler, kadınları insanlıktan çıkarmıştı.
“Bir kadının insan olup olmadığının” tartışıldığı bir toplumda, gerçekten kadının mağduriyeti içler acısıydı.
Kilisenin ve halkın desteği ile büyük ilgi gören feminist hareketi, tüm dünyada büyük yankılar uyandırdı.
Özellikle, “komünizm rejimi”nin ilgisini çekti.
Feminist akım sayesinde en çok bu ülkelerde kadın kullanıldı.
Amaçları, kadının “emeğinden” yararlanıp onları üretimin içine sokabilmekti. Kadını önce “komünizm”, daha sonra ise, “faşizm” malzeme yaptı.
Her iki rejim de itibarını kaybedince, bu sefer “liberalizm” devreye girdi.
En tehlikeli, en sinsi rejim de liberalizm olduğundan, kadını savunuyor görünümünde “hem cinselliğini hem de iş gücünü” kullanarak kadını istismar etti ve hâlâ da etmeye devam ediyor...
*
Dünya kurulduğundan bu yana insanlar devamlı eziliyor ve haksızlıklara maruz kalıyorlar.
Tabii bu ezilenlerin içerisinde kadınlar da var.
Meseleyi hangi açıdan ele alırsanız alın, sonuç itibarıyla “kadını koruyacak olan yine erkeklerdir.”
Çünkü kadın, “talep edilen”, erkek de “talep eden” konumundadır.
Kadını erkeğin karşısına dikip “çatışma” durumuna düşürmek suretiyle, kadının daha fazla haksızlığa düşmesine ve ezilmesine yol açılıyor.
“Haksızlık ve ezilme” devamlı var olan bir eylem.
Özellikle bizim ülkemizde son iki asırdan beri sürekli “haksızlıklar ve zulümler” sürüp gidiyor.
“Ülkemizde kadınlar eziliyor da erkekler ezilmiyor mu?”
Bunun mücadelesini kadın-erkek arasında değil de, bu zulmü yapan “sisteme” karşı yapmak gerekiyor.
*
Günümüzde bu akım öylesine işleniyor, üzerinde öylesine duruluyor ki âdeta “kadın-erkek düşmanlığı” oluşturuluyor.
Kadın-erkek düşmanlığı sebebiyle de “nikâh, evlilik, aile, çocuk, anne ve ev kadını” gibi kavramlar giderek önemlerini yitiriyor.
Bu hareketin bir başka boyutu da ticari yönden “kadının sırtından para kazanma” şeklidir.
Bir yığın sektör oluştu. Bunların başında “kozmetik sektörü” birinci sırada yer alıyor.
Netice itibarıyla, feminist hareketin iddiaları ve savunmaları bizim kadınlarımızın kafalarını iyiden iyiye karıştırdı.
“Kadın hakları, özgürlük, eşitlik, cinsiyet ayrımcılığı” gibi kavramlar, kadınlarımıza cazip geliyor ama toplumun temelini oluşturan “evlilik ve aile kurumuna” da ciddi anlamda zarar veriyor.