Fikirde mesnetsiz, hayatta istikametsiz olunamaz. Zarureti de bu açıklar.

İdeoloji, belli bir dünya görüşü ve onun hayata dair sistematize edilmiş hâli, herkes için zarurettir, evet. Ama bunun belli bir manifesto ve manzume hâlinde tafsilatlı olarak açıklanmış olması gerekmiyor. Bu o kadar büyük bir şart değil. Burada esas olan, insanların ve toplumların fikirde belli bir mesnede, belli bir esasa dayanıyor olması ve o esas çerçevesinde de hâliyle kendisine belli bir istikameti, hedefi, vizyonu tespit etmiş olmasıdır. Zaruri olan budur.

Tarihe baktığımızda ideoloji dediğimiz hadise, çok sonraları, meselelerin çok karmaşık hâle gelmesiyle beraber kendini dayatmış ve ortaya çıkmıştı. Ama öncesinde öz ve esas olarak şu vardır: Her toplumun, her milletin kendisini ayakta tutan mutlaka belli bir mesnedi vardır, fikrî olarak bir esası vardır. Bu ya bir dindir ya da belli insanların icat ettiği bir töre, bir kurallar silsilesi vesairedir.

Mesela eski Türklerde töre vardı. Romalılarda kendilerinin icat ettiği bir Roma hukuku, Stoacılık felsefesi vardı. Cengiz Han “Ben dünyaya hâkim olmalıyım” diyen bir adamdı. Tabii ki biz buna doğrudan ideoloji dersek, bunun bir manifestosu, manzumesi olmadığı için ideoloji kavramı açısından bu eksiktir. Ama ideolojinin karşılayacağı kadar derinliği vardır. Nedir bu?

O fonksiyonu yerine getirir.

Tabii ki. Bu adamın kendisine ait bir mesnedi var. Bu adam kendisini dünyaya hâkim olması gereken kişi olarak görmüş ve dolayısıyla kendisine bir istikamet sağlamış: “Sen artık bundan sonra bu yolda ne gerekiyorsa üstüne düşeni yap.” Taktikleri ve gereklilikleri yolda belirlemiş. Önce gidiyor, esaretten kurtulduktan sonra kendi ailesi içerisinde reis olmayı başarıyor. Sonra kendi kabilesinin reisi oluyor, ardından bütün Moğol boylarını topluyor derken büyüdükçe büyüyor. Artık tarih meydanda.

Burada Cengiz Han’ın başarısının sırrı olarak göreceğimiz şey nedir? Bu adamın belli bir mesnedi var ve o mesnede bağlı olarak da bir istikameti var.

İngilizlerin 1500’lerden itibaren yavaş yavaş dünya sahnesine çıkıp dünyaya hâkim olacak şekilde genişleyip yayılabilmeleri, bunların bir daha esir düşmeyip bütün dünyayı esir almak üzere içlerinde belirmiş bir duygunun eseridir. Bu yolda adamlar taktikleri tamamıyla maceralarının içinde, yollarını yürürken kendileri belirlemişler.

Bunun önceden belli bir manifestoyla, manzumeyle, esasları teşkil edilmiş şekilde ortaya konulması gerekmiyor. Kaldı ki bir manzume tespit edilmiş olsa bile hayat şartları içerisinde revize edilmesi veya esnetilmesi gerekebilir. Şartlar değiştikçe onların vasıfları değişeceği için önceden alınmış kararların ve hükümlerin de değişmesi mecburidir. Bu da gayet tabii; bu, bir yoldan sapma değil, aynı yol içerisinde taktiklerin değişmesidir.

Osmanlı Beyliği’nin devlete dönüşmesine bakalım mesela. Kurulduğunda Osmanlı Beyliği, bir gün Konstantiniyye’yi fethedip orayı bir İslâm başşehri hâline getirmek üzere, o niyet ve o amaçla doğmuş bir beylik. Osman Gazi’nin bütün rüyası buydu. Bunu evlâdına tevarüs ettirdi ve bu, devam ederek nihayet Fâtih’te hedefine ulaştı.

Burada ne görüyoruz? Osmanlı Beyliği’nin belli bir mesnedi var. Bir defa bunlar esas olarak müslüman; İslâm adına savaşmak ve hâkim olmak gibi bir amaçları var. Önlerinde de hedef olarak Roma pâyitahtı var. Osmanlı’nın 1453’e kadar bütün manevraları, bir gün İstanbul’u almak üzerine. Hem doğuya hem batıya doğru; bir taraftan Anadolu’daki Türk beyliklerine, bir taraftan da Balkanlar’daki Hristiyan prensliklerine ve devletlerine doğru genişliyorlar. Böylece İstanbul’u her taraftan kuşatacak bir derinlik de elde etmiş oluyorlar.

Bu yolda bir devlet inşası, devletin müesseselerinin inşası... Sonuçta beylikten çıkmış, devlete dönüşmüşler. Göçebe kültürden gelmiş küçük bir beyliğin böyle bir devlete dönüşmesi muazzam bir hadise. Bunun esası, mesnedi ve istikameti, az önce söyledik, belli. Bu doğrultuda devletleşmenin kendisi bile, bir yerde o istikamete ulaşmak için taktik olarak kabul edilebilir.

Ve nihayet Osmanlı, karada güçlü bir ordu, denizde donanmaları ve genişlemiş sınırlarıyla İstanbul’u iyice ortada küçücük eritmiş olarak hedefine ulaştı. Bunu gayet açık seçik bir ideolojik hareket olarak vasıflandırabiliriz tabii ki.

İdeoloji kelimesi burada biraz sakil oluyor; çünkü burada bir manifesto yok, madde madde sıralanmış bir manzume yok. Bu işi yapan insanlar da “Bizim ideolojimiz şudur, dünya görüşümüz budur” diye bunu konuşarak veya bunun tantanasını yaparak bu işi yapmadılar. Bunların bir rüyası ve hedefi vardı. Bu yolda uğraştılar ve başardılar. Ne gerekiyorsa yaptılar: Hata ettiler, düzelttiler, gerektiğinde pragmatist davrandılar, esnek davrandılar; hem siyasî olarak hem askerî olarak gereken neyse yaptılar ve başardılar.

Tarihte başarılı olmuş veya belli bir emperyal güce erişmiş bütün devletlerin ve milletlerin ortak özelliği budur: Bunların belli bir mesnedi vardı; beraberinde de o mesnedin dayattığı bir istikamet oluştu. Bunlar her ikisini beraber yürüttüler ve o hedefe ulaştılar.

Biz Romalıları ve Cengiz Han’ı örnek verdik, Osmanlı’yı anlattık. Bu, yalnızca bunlar için geçerli değil. Mesela Çin’i ele alalım. Çin’in belli bir ideolojisi var; resmî olarak “komünizm”. Ama adamların bütün yapıp ettikleri tamamıyla komünizmin dışında bir hadise. Başarılarını da komünizme borçlu değiller. Bilakis onların asıl, adı konulmamış ideolojisi veya dünya görüşü başka bir şey. Yüzyıllar boyunca tarihin kenarında ve dünyanın tecrit edilmiş bir köşesinde yaşayan bir millet, nihayet 1800’lerle beraber çok ağır saldırılara uğrayıp “Artık biz de varız, biz de var olmak istiyoruz” diye yavaş yavaş dışarı çıkmaya karar vermiş ve bir gün dünyayı zapt etmeye niyet etmiş. Böyle bir millet var karşımızda.

Giovanni Papini’nin Gog isimli eserinde bahsettiği bir hadise var. Orada bir Çinliyle görüşüyor. O Çinli “Sarı Tehlike”den bahsediyor; Çin milletinin bir gün dünyaya hâkim olmak istediğini ve hâkim olacağını anlatıyor. Bunu temellendirirken de Japonların ve İngilizlerin dışarıdan gelip Çin’e saldırarak Çin milletine yaptıkları eziyetleri, zulümleri anlatıyor. Ondan sonra Çinlilerin bu Mançuryalı, Moğol hanedanlarından kurtulmak için Çin milliyetçilerini kullandığını, onlardan kurtulmak için komünistleri kullandığını, ileride onlardan da kurtulup tamamen Çinli, kendi olarak dünyaya hâkim olmak istediğini anlatıyor. Mealen söylüyorum bunu.

Gerçekten de baktığımızda Çinliler kalkınma hadisesini komünizmi kullanarak başardılar. Ama baştan sona komünizme inanmış bir millet olarak, o ideolojiyi esas almış olarak yaşamadılar; hele ki devletin onunla hiç ilgisi yok. Bilakis dışarıda da tamamen liberal ekonomi esaslarına dayalı şekilde bir yayılma siyaseti izlediler.

Şu anda baktığımızda Çin’de Konfüçyüs öğretileri öğretiliyor; dışarıya da Çinliler Konfüçyüs öğretilerini ihraç ediyorlar. Hiçbir şekilde Çin dışarıya komünizmi pazarlamaya çalışmıyor. Ama zâhirde Çin, Mao’dan beri komünist bir rejim.

Demek ki burada onların asıl ideolojisi, adı konulmamış ve manzumesi yazılmamış olan başka bir ideoloji. Bunun adına ideoloji demekten ziyade, “fikirde mesnet; kendi şahsiyetinin esası neyse o çerçevede kendisine bir istikamet çizmek” şeklinde ifade edersek daha doğru olur.

Şu anda dünyada belli güç sahiplerinin adı konulmamış veya kendi aralarında adını koydukları hâlde dışarıya bildirilmemiş dünya görüşleri, fikrî mesnetleri bellidir. Küreselci dediğimiz kesim tamamıyla dinsiz bir dünya kurmaya çalışıyor. Dijital faşizm yoluyla insanları dönüştürüp mankurtlaştırıp sürüleştirerek yönetmek istiyorlar. Bütün dünyanın variyetini ellerine geçirip bütün insanları köle veya şuursuz bir sürü gibi gütmek, istediklerini yaptırmak yahut onlara her ne istiyorlarsa rahatça yapabilmek istiyorlar. Bunun peşindeler. Bu, onların kendi fikrî mesnetleri ve onun doğrultusundaki istikametleri ile ona dair taktik hareketleri çerçevesinde gayet belli bir hareket tarzı, belli bir macera.

Ruslar, Putin ile beraber tekrar eski Rus Çarlığı zamanındaki ihtişamlı günlerine dönmek istiyorlar. Bunlar nedir? Rus milleti, Ortodoks Hristiyan... Şahsiyeti belli bunların, mesnedi buna dayalı. Mecburen esir düşmemek, Batılılara ve Avrupalılara esir düşmemek, tekrar eski günlerine dönmek için bu adamlar dışarıyla çatışma durumundalar. Başarabilirler mi, başaramazlar mı, ayrı dava; ama hayatta kalmak için bunu yapıyorlar.

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye Osmanlı mirasçısıdır. Nedir bu millet? Müslümandır. Evet, bizim mesnedimiz, esasımız İslâm. İstikametimiz de İslâm yolunda olmak zorunda. Bizim Anadolu coğrafyası emperyal bir coğrafyadır. Burada insanlar kapısını kapatıp rahat oturamaz. Ya birileri gelir burayı işgal eder ya da buradaki insanlar dışarıya taşmak zorundadır. Anadolu tam dünyanın göbeğinde bir coğrafya.

Hâliyle Osmanlı mirası da meydanda ve Osmanlı parçalanarak oluşturulmuş bir coğrafyanın ortasındayız. O hâlde bizim tekrar emperyal bir vizyona sahip olmamız lazım. Bu durumda Türkiye’nin fikrî mesnet olarak İslâm’ın ve istikamet olarak da İslâm İmparatorluğu’nun peşinde olması gerektiği bellidir. Hâliyle devletin ve toplumun bütün yapıp edeceği, inşa edeceği düzen, içerideki siyaset İslâmî bir çerçevede, dışarıdaki siyaset de emperyal bir çerçevede olmak zorunda.

Bunu illa ideoloji ve dünya görüşü isimleri altında zikretmeye gerek yok. Velev ki Türkiye’de bu meseleleri tam adamakıllı tafsil etmiş, dört başı mamur Büyük Doğu-İbda ideolojisi gibi bir ideoloji olmasaydı, bu devletin ve toplumun ya bunu inşa etmek ya da en azından bunun esası ve istikameti çerçevesinde belli taktikler geliştirerek hareket etmesi zarureti vardı.

O yüzden ideolojinin ve dünya görüşünün zarureti çerçevesinde, insanların daha rahat anlayabileceği şekilde söylememiz gereken şudur: Fikirde bir mesnede sahip olmak ve o mesnet doğrultusunda bir istikamete sahip olmak.

İdeolojinin ve dünya görüşünün bir şeyleri başarmak, hayatta kalabilmek ve kendini büyütebilmek için zaruret olması meselesi etrafında bir tehlikeye de işaret etmek isterim: Bu tehlike şablonculuktur; fikrin kendisini dondurup statik bir dogma hâline getirmektir. Bunlar en büyük tehlikelerdir.

İdeoloji denen şey asla dogma değildir, şablon değildir. Belli bir fikre mensup olan insanların kendi fikirlerini, ideolojilerini bir dogma hâline getirmeleri; bunu sanki yemek tarifi gibi uygulanacak bir şablonmuş gibi görmeleri, o ideolojiye ihanet olur ve başarısızlık getirir.

Bu, ideolojinin kendisi ne kadar doğru ve tutarlı olursa olsun, hayat şartları içerisinde tutarsız ve boşmuş gibi görünmesine sebep olur. Bunun suçlusu kesinlikle o fikrin kendisi değildir; fikrin bağlısı olduğunu iddia eden kişilerdir.

Aylık Baran Dergisi 55. Sayı, Eylül 2026