İslâmı Anlamada Usûl-II


Kâzım Albay

Kâzım Albay

05 Ocak 2021, 21:34

Bu bölümde usûl ilminin kapsayıcılığı, hikmet ve tefekkür boyutunu icap ettirmesi ve yenilik ile ilm-i ledün mevzuları üzerinde duracağız.

Usûl İlminin Bütün İlimlere Mukaddime Oluşu

Her ilmin tarifi, mevzuu, gayesi şeklinde mukaddimesi sayılacak ilkeleri vardır. Mukaddime sözü, Arapların mukaddimetü’l-ceyş tabirinden alınmadır. Şimdi bu makama avcı bölüğü deniyor. Bu tâbir, düşmanın müdafaa sınırlarını, kuvvetini, âlet ve edevatını öğrenmek demektir. Zira düşmanın kuvvetini tartmadan, hâlini anlamadan körü körüne bir tehlikeye girmek harp sanatına mugayirdir. Bunları anlamak zaferin şartlarıdır. Bütün ilimlerdeki mukaddimeler de böyledir. Bütün ilimleri kapsayıcı usûl ilmi de, ilimleri anlamak için mukaddime hükmündedir. Usûl ilmi olmazsa öbür ilimleri de doğru anlayamayız; onların yerini, önemini ve birbirleriyle ilişkilerini doğru tesbit edemeyiz. Bu ise ilimlerin verimsizliğine ve birbirleriyle didişmesine yol açar. Usûl ilmi, bütün ilimlerin öncü kuvveti, kurmay zekâsı gibidir. Şunu da ilave edelim. Üstlendiği rol gereği usûl ilmi, disiplinler arası olmalıdır.

Hukukçu, eğitimci, edip ve şair olan ve 1837-1903 tarihleri arasında yaşayan Büyük Haydar Efendi, “mukaddime” ile ilgili yukarıdaki bilgileri aktardığımız usûl eserinin başında şu tanımı verir: “Usûl-i fıkıh, hikmet-i hukuk-ı İslâmîyye demektir; ahkâm-ı şer’iyenin edille ve esbabını gösterir.”(1) Bu tanımdaki hikmet kelimesi, şer’î hükümlerin delilleri ve sebepleri mânâsında kullanılmıştır. Büyük Haydar Efendi, ilm-i usûlün her fenden istifade ettiğini söyleyerek onun interdisipliner ve multidisipliner vasfına da işaret etmiş olur. Ayrıca o, “hikmet-i hukuk demek olan ilm-i usûl”(2) diyerek yukarıda tanımda da görüldüğü üzere ilm-i usûlün temel vasfına dikkat çeker. Hikmet mevzuuna ayrıca değineceğiz.

Usûl İlminin Tefekkür ve Hikmet Meselesi Oluşu

Fıkıh Usûlü’nün sadece müctehid ve fıkıhçılara mı hitap ettiği, öbür İslâm ilimlerinin fıkıh usûlünden ne kadar yardım aldığı veya müctehid veya mücedditlerin sadece fıkıhla mı ilgilenmek zorunda olduğu meseleleriyle birlikte şu noktayı vurgulayalım: Usûlcülerin fıkıh, kelâm, hadis, tefsir ve tasavvuf gibi ilimlerin de üstünde küllî anlayış sahibi olması gerektiği gibi bu usûlün bütün ilimlerin üstünde olduğudur. Bu açıdan büyük usûlcülerin ilimleri de sıralamaya tabi tutacağı ve çağının ihtiyacına göre bazı ilimleri öne alacağını da ifade edelim. Her şeyden önce bu meselenin ince anlayış ve derin idrak mevzuu olduğunu ve tefekkürî-hikemî boyutunun öne çıktığını belirtelim. İslâmın ilk devrinde fıkıh, derin ve ince anlayış ve ahlâk mânâsına gelmekte idi. Nitekim yazının başında bu hususu izah etmiştik.

Allah Resûlü’nün, “Onu dinde anlayışlı kıl!” şeklinde İbni Abbas’a duası sadece fıkıhçılara (füruû-ı fıkıh) ait olmayıp feraset, ilim, irfan ve ahlâk sahibi tüm Müslümanlara aittir. Keza âyet ve hadislerde geçen ilim kavramı da bugün bizde yaygın bir anlayış olan Batı’nın ilim anlayışı değildir. Çünkü İslâm’da ilim hiçbir zaman irfan ve hikmetten ayrılmamıştır. Bu açıdan “gayri-İslâmî ilim” diye bir ayrım da olmaz. Bu tesbitler muradımıza uygundur: “İlim, içten ve dıştan kavrayıştır; içe dair olursa, ona ‘hikmet’ adı verilir. Topluma göre hükümetin rolü ne ise, ilimler arasından da hikemiyatın rolü odur.”(3)

Usûl mevzuu, ilim mevzuundan önce ahlâk ve hikmet mevzuudur. Usûl ilmi, başka ilimlerin yedeğine de girmemelidir. Her ilmin bir usûlü varken, “usûller usûlü” yani bütün ilimleri tevhid potasında eritecek “bütüncül fikir ve usûl sahibi” kafalara ayrıca ihtiyaç vardır. Usûl-i fıkıh kitablarında usûl mevzuları mevcut, ancak fıkıh ilmine daha yakındır. Bahsettiğimiz mânâda usûl ile ilgili müstakil kitaplar olmadığını üzülerek ifade edelim. Bizim vurguladığımız mânâda, fıkıh ilminin de üstünde olan temel usûl mevzuları ise usûl-i fıkıh kitaplarının başında kısaca yer alır.

Hikmet, eşyanın hakikatini bilme olup, dini doğru olarak anlamak, maksada uygun yaşamak olarak da ifade edilebilir. Hikmet-i teşrî’ ise, şer’î ve Rabbânî kanunların hikmeti demektir. Kelâm ilmi ve özellikle Mâtürîdîler hikmeti önemser. Tasavvufta ise hikmet cephesi derinliklidir… Hikmet, nazarî bilgiden ziyade amelî bilgiye veya doğrudan doğruya amele nisbet edilir. Hikmeti “fıkıh” kelimesiyle karşılayan âlimler de ilim-amel bütünlüğünü kastetmişlerdir. “Allah kime hayır dilerse onu dinde fakih kılar.”(4) hadisinde geçen “tefakkuh” kelimesi, ilim ile amelin birlikteliğine de işarettir.(5)

Usûl ilminin temelde hikmet mevzuu olarak sezgi ve sanata taalluk eden bir yönünün olduğunu ve daha sonra kural ve kaidelere bürünerek ilim haline geldiğini ifade edelim. Usûl ve ilmin temeli ahlâk olup bunun da akıldan önce gelen dinî hassasiyet ve ilim haysiyeti demek olduğunu ifade edelim. Tezimizin fikr-i müdîri budur.

Fikir, ilim ve sanat adamının içinde bulunduğu ve mütefekkir-müceddid şahsiyeti yakından ilgilendiren “bilgi değeri” mevzu, ilim mevzuu değil, hikmet ve felsefe mevzuudur. Varoluş mevzuu da ferdî ve ahlakîdir. Değerler mevzu ise, sanat, ahlâk ve din ile ilgilidir. Görüldüğü üzere felsefe ve hikemiyatın temel mevzuları, aynı zamanda sistem ve usûl mevzularıdır.

Usûl-i fıkhın gayesi, hikmet kavramına perçinlidir. Bu hususu Ömer Nasuhi Bilmen’in tesbitlerinden verelim.

“Usûl-i fıkhın gayesine gelince, bu pek mühimdir. Bu bir hikmet-i İslâmiye ilmidir. Ahkâm-ı şer’iyyenin hikmet-i teşriiyyesini gösterir, bunların anlaşılmasına yardım eder. İnsanın dünyevî ve uhrevî saadetine vesile olur.”(6)

Aslında mesele, İslâmî ilimlerde usûl meselesinin de üstünde İslamî düşüncede usûl meselesidir. İç içe üç daire düşünürsek: En dışta ve hepsini kapsayan daire hikmet, onun içindeki daire ilim ve onun da içindeki daire ise tekniktir.

Hâsılı usûl davası tefekkür ve hikmet faaliyeti demektir. Bunu ilim adamı olan da yapabilir, sanat adamı da yapabilir, mütefekkir de yapabilir. Tefekkür boyutu zayıf olan ve sadece metinlere ve kaynaklara gömülü olan ilim adamı ise bu işi yapamaz. Sanat için sanat anlayışındaki sanatçı da bunu yapamaz. Aslında sistem ve usûl getirmeye en yakın kişi mütefekkir- hikmet sahipleridir. Eğer sanat ile bu desteklenirse dil ve üslûbu kuvvetli olur. Kişilerin hislerine hitap etmeyi ve dinî hayatı canlı tutmayı hedefleyen için sanat yönü faydalı olur. Zira dâva imân davasıdır, kalbe hitap etmeyi ve bunun için estetiği öne almayı planlamak zorundadır. Kısaca “sanat ruhuna mâlik fikir adamı”dır ideal olan.

İmam-ı Âzam’ın “Dürrü Meknun-Saklı İnci” ismi ile Allah Resûlünü öven bir kasidesi olduğu, İmam Şafiî’nin usta bir dilci ve şair olduğu, İmam Gazâlî’nin sembolik ve edebî anlatıma sahip eseri Risale-i Tayr’in varlığı, İbnu’l-Arabînin kapsamlı sistemini ifadede şiirler kullandığı, bir çok âlimin Arapça ve Farsça beyitlere başvurduğu, bilhassa velilerin Farsça’nın şiir diline itibar ettiği bilinmektedir.

İslâmî ilimlerden kopuk bir usûl olamayacağı için usûl getiren mütefekkirin arka planında din ilimlerinin meselelerini bilmesi de şarttır. Mâlûmâtfuruş yâni bilgi hamalı olması gerekmez. Din âlimi ile din düşünürü farkını da hatırlatarak usûl işinin tefekküre bakan yönünün daha ağırlıklı olduğunu belirtelim. İlim ile irfan farkını hatırlatmakta fayda var…

Bilgi iki çeşittir; biri mevzuu bilmek, diğeri ise o mevzuu nereden öğreneceğini bilmek… İnsan aradığının ne olduğunu bilmeden, bulduğunun da ne olduğunu bilmez… “Bilmeyi bilicilik” demek olan irfan davası mâlûmâtfuruşluk değildir. İrfan; “Bilmek, anlayış tecrübe ve zekadan ileri gelen zihnî kemal. Karar. Kıvamlaşmış, kararlaşmış.” demektir. İrfan, hadiseye yanaşan insan şuuru olarak, ona pençesini geçirebilici ruhtur… “Kültür-irfan” davasının mevzu edilemediği yerde, “karar”, “takdir”, “marifet” ve “sanat” mefhumlarından da bahsedilemez, mevzuu yok ki bahsedilebilsin!..(7)

Usûl yönümüzü geliştirmemiz lâzım, metodik düşünmeliyiz! Birçok bilgi, klasik İslâm metinlerinde ve ansiklopedilerde var, ancak metodlu bilgiler önemli. İrfan seviyesi de diyebileceğimiz usûl olmayınca bulduğumuz veya baktığımız bilgiyi doğru anlayıp, doğru kullanamayız. Günümüzde nice kişilerin Kur’an, Sünnet ve ulemanın sözlerinden kendi sapkın anlayışını çıkarması gibi durumlara düşmemek için usûl davası önemli. Zâhir ve bâtın âlimi Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin, “İlim insanın cehlini alır, ahmaklık bâki kalır.”(8) sözünü burada hatırlatmalıyız.

Usûlde Yenileşmek ve İlm-i Ledün Mevzuu

Şer’î hüküm ve ölçüler esası teşkil edip, nasslardan ibaret ve statik (formel) olmasına karşın onu yürüten usûl ise her çağa özgü ve dinamik olmak zorundadır. Demek ki, “ölçüler” esas ve sâbit olurken, “ölçülendirme ölçüleri” ise usûl mânâsında ve değişkenlik arz edebilir. Yenilik ve yenileşme buralarda aranmalıdır. Bu açıdan klasik usûl ilmi bile, çağın doğurduğu meselelere dinamik cevaplar vermek yâni bu cevapları nasslardan çıkarmak açısından yenilikçi olmuştur. Hanefîliğin meseleci-kazuistik yöntemi buna bir misâldir. Geçmiş usûl ilmini de içinde barındırarak her çağda usûl ilminin kendini yenilemesi gerektiği açıktır. Bu açıdan “Usûl, inşâ ediciliktir.” diyebiliriz. Klasik metodolojinin temel esasları ışığında yeni bakış açıları gerekir.(9) Mesela, çağın öncelikleri (fıkhu’l-evleviyet), nassların hayata tatbikte diyalektik sıralanışı, hayatın gerçekliği (fıkhu’l-vâkı’) gibi meseleleri usûlcü bilmelidir.

Fıkıhçı Jandarmadır İslâm binasına zararlı şeyleri sokmaz. “Dışarıdan ne alınacak, ne alınmayacak?” buna karar veren küllî bir anlayışa ve dışa bakış ölçülerine sahip (fakîh) biri olmalı. Mesela, Batıdan hangi fikir ve ilmin alınıp alınamayacağı mevzu, ilim mevzu olmayıp usûl ve tercih mevzuudur. Fıkhı geniş anlamda kullanıyorum. “Fakîh” diye kastettiğimiz, fürû-ı fıkıh meselelerini bilen biri değil. Bugün küllî manada usûl bilmeyen fıkıhçılar (ilimciler) Batıdan gelen bazı maddelerin hükmünü sadece maddî planda tartışıyordur, bunun kültür emperyalizmi ve sömürgeleşme boyutunu hiç ele almıyorlar.

Mezhep karşıtı olup bunun yerine ictihadı alternatif olarak sunanlar, mezheplerin zaten ictihad demek olduğunu idrak edemeyecek kadar cahildirler. İlm-i ledün çerçevesindeki insan ve toplum meselelerinin hallinde, bunların “şer’î meseleler” ile ayrımı bilinse, içtimaî alanda yenilikler yapılırken, dinde ictihada kalkıp amelî ve itikadî ölçüler zedelenmemiş olur.

İslâmın hasrı dışında hiçbir şey olmayacağına göre (bunun kabulu tevhid inancına zıt olup dünyeviliğe-sekülerizme yol açar), yeni ortaya çıkan ve fıkıh ilmindeki “şer’i meseleler” ile doğrudan alakalı olmayan meselelerin de çözümü gerekir. Mesela, iktisad, haberleşme, teknoloji gibi hayat ile ilgili yeni meselelerin çözümü ne olacak? “Şer’î olmayan” bu meselelerin şeriate aykırı olmadan çözümü için ilm-i ledün bahsini bilmemiz gerekir. İlm-i ledün, Allah’tan ilham yolu ile mânâlar kavramak işidir. Bâtın ilmi olarak bilinir ve tasavvuf ehline atfedilir, ancak bu eksik bir tanım olur. İlm-i ledüne misal olarak anlatılan Hızır ve Musa kıssasındaki enteresan olaylarda görüldüğü üzere, insan ve toplum meselelerinin halli ile ilgili bir yönü vardır. Demek ki ilm-i ledün, ibadât, ukûbât ve muâmelâta ait şer’î meseleler dışında görülen meselelerin, şer’î-zâhirî ilimlerden ayrı olarak (dikkat edin zıt değil), ledünnî-bâtınî yâni hikmet ve maslahat gözüyle yorumlanması ve çözülmesi gereken ilimdir. Sadece sûfilere özgü olmayıp topyekün insan ve toplum meselelerinin hallinde geniş bir alan açarak, “şer’î olmayan meseleleri” bile şeriate bağlayacak bir usûldür. Tıpkı fıkhın geniş manasını izah ederken ortaya çıktığı üzere, hayatın birçok alanını kapsar. İlm-i ledün, fıkhın geniş mânâsı ile bâtın ilminin kesiştiği bir yerde durmaktadır. Sûfilere hasredilen “keşf” kavramının icat ve bulmak mânâlarını düşünürsek, her ân yeni eşya ve hadiseler zemininde çözümler üreten ilm-i Ledün’ün “keşf” yönünü ve “ilm-i bâtın” denmesindeki maksadı anlarız. Yâni, “keşf” denince sadece sûfîlere özgü yöntemleri anlamamak gerekir.

İlm-i ledün mevzuu, insan ve toplum meselesinin sistem bütünlüğünde halli demek olan ideoloji şartı ve bununla alakalı İslâm’a muhatap anlayış dâvası ile de ilgilidir. Aslında ilm-i ledün, doğrudan şer’î meseleler ile alakası olmayan meselelerin şer’î ölçülere nisbet ve bağlılığını ifade eder. İslâm’ın hasrı dışında hiçbir şey olamayacağının bir isbatı olan ilm-i ledünün tanımındaki, “bâtın ilmi” ifadesini, şeriatın bâtınında bu hakikatlerin gizli olduğu mânâsında da anlayabiliriz. Dindeki gizliliklerin keşfi ve ilhamın devreye girmesi sadece tasavvuf ve kalbî ilimlerde değil, siyaset, iktisad, idare, harb vs. bütün alanlar için câizdir ve yerine göre elzemdir. Müslümanlar için yeni meseleleri çözmeye ve gayret göstermeye vurgu olduğu ise âşikardır. Yâni, olduğu yerde oturup Allah’tan ilham beklemekten bahsetmiyoruz. Yeni meselelerde cehd içinde yoğunlaşırken çözüme dair doğan keşf ve ilhamların makbul olduğunu söylemek istiyoruz. Şeriat bu faaliyetlere genel olarak izin vermiştir ve bunun adı “ilm-i ledün”dür.

Demek ki, yeni hadiseler karşısındaki çözümleri “şer’î meseleler” ile uzlaştırırken bir takım âyet ve hadislerin dışlanmasına gerek yoktur. İlm-i ledün çerçevesinde (eğer bu ilme sahip liyakatta Müslümanlar olursa) meseleler izaha kavuşturulur. Sekülerizm-modernizm bataklığına düşmeden dinî hayat canlandırılır. Bu meseleyi anlamayıp bol bol ictihaddan bahsedip işlerine gelmeyen âyet ve hadisleri dehleyenlerin ise din yıkıcılığına mâni olmak için bu mesele mühimdir. Hayat boşluk kabul etmez. Eğer bizler (her Müslüman çağından mesuldür) gerekeni yapmaz isek, böyle sapkın ve yıkıcı fikirler neşet eder.

Lüdünnî ilmin şer’î ilimlere nisbeti ve insan toplum meselelerine tatbiki hususuna dâir “Hurmaları aşılayınız… Sizler dünyanın işlerini benden daha iyi bilirsiniz!”(10) hadisi örnek verilmektedir. Zamanın icabına mahsus ve çözüm için kendini empoze eden meseleler, “ibadât, ukûbât ve muâmelât”a dair ictihad gerektiren işler ve bunların mukadder oluşları sınıfına girebileceği gibi, LEDÜNNÎ mahiyette de olabilir. Bu da her mevzuun kendine mahsus keyfiyeti ile asıl’a bağlanmasıdır. İlm-i ledün’e şeriatın tanıdığı serbestiyet budur. Aksi halde, “Bu Asr-ı Saadette yoktu!” gibi o devirde olmayan âlet ve edavatın kullanılmasına mâni olmak gibi yobaz bir tavra yol açılır ki, bu halde hayat durur.(11)

İlmi kelâm, hikemiyat ve felsefenin farkını ve temas noktalarını belirtelim. İlm-i kelâm, dinî bir akide veya ona bağlanan bazı varlık meseleleriyle ilgilenir. Hikemiyat ise, ilm-i kelâmın dışında kaldığı “ledünnî-lâdinî-din dışı-zâtına mahsus-indî-ilhama dayalı” mevzu ve meseleleri ihtiva ederek İslâm’a bağlı en geniş ve derin tefekkür ocağı olur. Felsefenin İslâm’da muadili hikemiyattır, ilmi kelâm değil. Felsefenin mevzuu her şey, hikemiyatın da… Felsefe, mihraksız tümevarımın başıboşluğunda yuvarlanırken, hikemiyat ise mutlak ölçüler ışığında bağlı akılla, hem tümdengelim hem tümevarım metoduyla her alanda faaliyette bulunur.

Şeriat, baştan sona dengedir ve orta yol ifadesindeki Ehl-i Sünnet çizgisi bunun için önemlidir. Zaten biz, Ehl-i Sünnet içindeki usûl farklılıklarını anlatırken, yöntemlerin yerine göre zenginlik ve rahmet olduğunu, kritik zamanlarda da büyük usûlcülerin gelerek ihya ve tecdidde bulunduğunu, icmâlî olan dindeki gizlilikleri tafsile getirdiklerini (ilm-i ledün) ifade etmeye çalıştık. Buradan şunu da anlayabiliriz ki, müceddid-müctehid zatlar aynı zamanda “yeni bir usûl sistemi” getirmişlerdir.

(devam edecek)

Dipnotlar

1-Büyük Haydar Efendi, Usûl-i Fıkıh Dersleri, Üç Dal Neşriyat. İstanbul, 2. Baskı, t.y., s.5.

2-Büyük Haydar Efendi, a.g.e. s.104.

3-Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, İBDA Yayınları, İstanbul, 1997, s. 122.

4-Buharî, İlim, 10.

5-İlhan Kutluer, “Hikmet” Maddesi, DİA, İstanbul, 1998, Cilt XVII, s.518-519.

6-Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1967, s.40.

7-Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, İBDA Yayınları, İstanbul, 1997, s. 59.

8-Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2017, s. 211.

9-Özcan Hıdır, “Hadis-Sünnet-Kültür İlişkisi”, Ed. Bünyamin Erul, İslâm Geleneğinde ve Modern Dönemde Sünnet, İstanbul, 2020, s. 267.

10-Müslim, Fedail, 141.

11-Salih Mirzabeyoğlu, Parakut’â, İBDA Yayınları, İstanbul, 1997, s.39.

Baran Dergisi 729.Sayı

Kâzım Albay'ın İlm-i Ledün mevzuunu işlediği İslâmı Anlamada Usûl -II- başlıklı yazısının daha iyi idrak edilebilmesi için 1998 senesinde yayınlanan İlm-i Ledün ve İbda başlıklı yazısını okumanızı tavsiye ediyoruz: https://www.barandergisi.net/ilm-i-ledun-ve-ibda-makale,2988.html

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.