Ruhların yeniden dirilmesi, zihinlerin kendi kaynaklarıyla düşünmeye başlaması, sanatın, eğitimin, ailenin, şehrin ve gündelik hayatın kendi medeniyet ölçülerimiz doğrultusunda yeniden şekillenmesi ancak böylesi kuşatıcı bir kültür hamlesiyle mümkündür.
Bir toplumu toplum yapan şey, aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değildir. Toplum, müşterek bir mânâ dünyası etrafında teşekkül eder. İnsanların neyi doğru, neyi yanlış, neyi güzel, neyi çirkin, neyi kutsal ve neyi ayıp gördüklerini belirleyen müşterek ölçüler vardır. Dil, din, ahlâk, aile, tarih, gelenek, sanat, edebiyat, eğitim ve gündelik hayat bu ölçüler dünyasının parçalarıdır. Kültür dediğimiz şey de tam olarak bu müşterek hayatın görünmeyen omurgasıdır. Kültür; yaşanan, davranışlara yön veren, insan ilişkilerini düzenleyen ve kurumlara karakter kazandıran canlı bir hayat sistemidir. Yaşanmayan kültür, zamanla folklora ve nostaljiye dönüşür.
Bu bakımdan kültürel iktidar meselesi, birkaç sanat kurumuna hâkim olmak yahut televizyonlarda daha fazla görünmek meselesinden çok daha derindir. Gerçek kültürel iktidar, bir toplumun kendi kavramlarını üretebilmesi, kendi insan tipini yetiştirebilmesi, çocuklarına kendi değerlerini aktarabilmesi ve karşılaştığı meselelere kendi dünya görüşü içerisinden cevap verebilmesidir. Siyasî iktidar, bu zeminin üzerinde yükselen üst yapılardan yalnızca biridir. Kültürünü ve düşünce dünyasını başkasından alan bir toplumda, iktidar kadroları değişse bile hâkim zihniyet uzun süre varlığını sürdürebilir. Çünkü kurumları işleten görünür güç siyaset ise o kurumlara istikamet veren görünmez güç kültürdür.
Kültürünü kaybeden toplum, zamanla müşterek ölçülerini de kaybeder. Aynı dili konuşan insanlar kelimelere farklı mânâlar yüklemeye, aynı şehirde yaşayan insanlar birbirinden tamamen farklı hayat tasavvurlarına sahip olmaya başlar. Toplumsal güven zayıflar, dayanışma azalır, aile bozulur, nesiller arasındaki bağ kopar ve ferdî menfaat, müşterek gayenin önüne geçer. Ahlâkın ve kültürün içeriden sağladığı kontrol zayıfladıkça toplum, her meseleyi kanun ve cezayla çözmeye çalışır. Çünkü insanın vicdanında bulunan ölçü kaybolduğunda, dışarıdan getirilen müeyyideye duyulan ihtiyaç artar. Kuralsızlığın, güvensizliğin ve sosyal çözülmenin temelinde de çoğu zaman bu kültürel boşluk vardır.
Kültürel çözülmenin en ağır neticesi, bir toplumun kendisini tanımlama kudretini kaybetmesidir. Kendi tarihini, dilini, edebiyatını, düşünce mirasını ve medeniyet tecrübesini tanımayan insan, dışarıdan gelen her fikri evrensel hakikat zannetmeye başlar. Başkasının kavramlarıyla kendisine bakar, başkasının ölçüleriyle kendi geçmişini yargılar, başkasının ideallerini kendi geleceği zanneder. Böylece askerî veya siyasî bir işgal yaşanmadan da zihnî bir bağımlılık doğabilir. Kendi kavramlarını kaybeden toplum, zamanla kendi meselelerini dahi kendi diliyle tarif edemez hâle gelir. Kendisini tarif edemeyen bir toplumun kendi istikametini tayin etmesi de mümkün olamaz.
Bu sebeple eğitim, kültürel iktidarın en önemli sahalarından biridir. Her eğitim sistemi, açık veya örtülü biçimde belirli bir insan tipi yetiştirir. Çocuğa hangi bilgilerin öğretildiği kadar hangi insanın örnek gösterildiği, hangi hayat tarzının başarı sayıldığı ve hangi kavramların itibarlı hâle getirildiği de önemlidir. Eğitim, kendi toplumunun değerleriyle bağını kaybettiğinde diploma üretebilir fakat şahsiyet yetiştirmekte zorlanır. Meslek sahibi insan sayısı artarken niçin yaşadığını ve hangi değerler uğruna yaşaması gerektiğini bilen insan sayısı azalabilir. Eğitim, aslında bir kültür aktarımı, ahlâk inşası ve şahsiyet terbiyesidir.
Kültürel iktidarın diğer büyük sahası fikir, sanat ve edebiyattır. Bir medeniyet kendi romancısını, şairini, mimarını, tarihçisini, sosyoloğunu, sinemacısını ve mütefekkirini yetiştiremiyorsa siyasî güç, bu boşluğu tek başına dolduramaz. Kültür, bütçeyle satın alınsa da bir işe yaramaz. Uzun soluklu bir insan yetiştirme, düşünce üretme ve eser ortaya koyma gayreti ister. Bir toplumun zihnini şekillendirenler, uzun vadede onun geleceğini de şekillendirir. Bu bakımdan aydınların vazifesi; toplumun hafızasını muhafaza etmek, meselelerini teşhis etmek ve geleceğine istikamet verecek fikirleri üretmektir.
Bugün kültürel mücadelenin en güçlü sahalarından biri de medya ve dijital dünyadır. Kültür aktarımı artık aile, mahalle, okul ve kitapların ötesine geçmektedir. Telefonlar, diziler, reklamlar, müzik, sosyal medya, kısa videolar ve dijital platformlar her gün milyonlarca insana neyi arzulaması, neye özenmesi, neye gülmesi ve neyi başarı kabul etmesi gerektiğini telkin etmektedir. Böylece kültür üretiminin merkezi giderek geleneksel kurumlardan dijital mecralara kayıyor. Çocuğun zihnini ailesinden daha uzun süre ekran şekillendiriyorsa kültürel iktidarın hangi sahada kurulduğu da kendiliğinden anlaşılır. Dijital dünya yalnızca haber ve eğlence taşımıyor; aynı zamanda bir insan ve hayat modeli üretiyor.
Türkiye’nin kültür meselesinin temelinde, uzun zamandır devam eden bir zihniyet kırılması da bulunmaktadır. Başka toplumların ilminden, tekniğinden ve tecrübesinden faydalanmak tabiidir. Fakat başka bir medeniyetin insan, toplum ve hayat tasavvurunu hiçbir süzgeçten geçirmeden almak, zamanla kültürel bağımlılık meydana getirir. Hukuk, eğitim, sanat, şehir, iktisat ve gündelik hayat başka bir medeniyetin ölçüleri doğrultusunda şekillenmeye başladığında yeni bir insan tipi ortaya çıkar. Böylece toplumun tarihî kültürüyle modern kurumları arasında büyük bir boşluk ve yabancılık oluşur. Bu mesafe yalnızca estetik veya davranış farklılığı meydana getirmez; toplumun kendi medeniyet tasavvuruyla yaşadığı hayat arasında ciddi bir kopuş doğurur.
Ekonomik kalkınma da kültürel yükselişin yerine geçemez. Gökdelenlerin yükseldiği, yolların genişlediği, teknolojinin ilerlediği bir ülkede aile bozulabilir, yalnızlık artabilir, insanlar birbirlerine güvenmez hâle gelebilir ve müşterek değerler aşınabilir. Maddî imkânlar medeniyetin vasıtalarını çoğaltır, fakat bu vasıtaların hangi istikamette kullanılacağını kültür belirler. Para, ne uğruna harcanacağını söylemez. Teknoloji, insana niçin yaşaması gerektiğini öğretmez. Bilgi, tek başına ahlâk üretmez. Kültürel ve ahlâkî zemin zayıfladığında ekonomik büyüme, daha güçlü ve daha huzurlu bir toplum meydana getirmez.
Bugünün meselelerine cevap verebilme
Kültürel iktidar kurmak, geçmişi tekrar etmek veya eski sembolleri çoğaltmak anlamına da gelmemelidir. Bir kültürün canlılığı, bugünün meselelerine cevap verebilme kudretiyle ölçülür. Miras; yeni fikirler, yeni eserler, yeni kurumlar ve yeni insan tipleri meydana getirebildiği ölçüde canlıdır. Kendi kavramlarıyla düşünen bir akademi, kendi insanını anlatan bir edebiyat, kendi estetik ölçülerini geliştiren bir sanat, tarih şuurunu taşıyan bir eğitim ve ahlâkı gündelik hayatta yaşatan bir cemiyet inşa edilmeden kültürel iktidardan söz etmek mümkün değildir. Kültür, hatırlanan bir şey olmaktan çıkıp yeniden yaşanan bir gerçeklik hâline gelmelidir.
Neticede ihtiyacımız, kültürü parça parça tamir etmeye çalışan geçici müdahalelerden daha fazlasıdır. Ruhumuzu, zihnimizi, sanatımızı, eğitimimizi, ahlâkımızı ve cemiyet hayatımızı aynı istikamette yeniden kuracak bütünlüklü bir dünya görüşüne ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Büyük Doğu ideali, geçmişin kültürünü müzelik bir hatıra hâlinde muhafaza etmenin ötesinde, onu yeniden hayata geçirecek ve çağın meseleleri karşısında yenileyerek geleceğe taşıyacak bir anlayış ortaya koymaktadır. Ruhların yeniden dirilmesi, zihinlerin kendi kaynaklarıyla düşünmeye başlaması, sanatın, eğitimin, ailenin, şehrin ve gündelik hayatın kendi medeniyet ölçülerimiz doğrultusunda yeniden şekillenmesi ancak böylesi kuşatıcı bir kültür hamlesiyle mümkündür. Kültürün toplumun en ücra köşesine kadar nüfuz etmesi, insan tipimizi yeniden inşa etmesi ve milletin kendi öz mânâsına kavuşması için Büyük Doğu’nun ortaya koyduğu bütüncül anlayış, bugün de temel bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır.
Aylık Baran Dergisi 56. Sayı Ekim 2026