İslâm’ın ilk emri “Oku”dur. Bu emir, Müslümanın hayatında okumanın, öğrenmenin, idrak etmenin ve hakikati aramanın merkezî yerini daha başlangıçta tayin eder. Fakat bugün üzerinde durmamız gereken temel mesele şudur: Biz “oku” emrini ne kadar doğru anlıyoruz? Okumayı yalnızca bir kitabın satırlarını takip etmek, bilgi toplamak, diploma almak ve birtakım malumatı hafızaya yüklemek şeklinde mi görüyoruz? Yoksa okumak; insanın önce kendisini, ardından kâinatı, tarihi, toplumu, hadiseleri ve bütün bunların arkasındaki mânâyı idrak etmeye çalışması mıdır?

İnsan, kendisini okumadan dış dünyayı hakkıyla okuyamaz. Nefsini, zaaflarını, kabiliyetlerini, yaratılış gayesini ve Allah karşısındaki mesuliyetini kavramayan insanın sahip olduğu bilgi, çoğu zaman onu hakikate ulaştırmak yerine gururunu büyüten bir yüke dönüşür. Bu bakımdan “oku” emri, aynı zamanda bir muhasebe çağrısıdır. İnsan bütün zerreleriyle kendisini yokladığında kendi hâlinin, başka bir ifadeyle ilmihâlinin röntgenini çekmiş olur. Nerede durduğunu, neye bağlandığını, neyi kaybettiğini ve hangi istikamete yürümesi gerektiğini görmeye başlar.

İslâm’da bilgi, kuru malumat yığını değildir. İlim, insanı Rabbine yaklaştırdığı, ona haddini ve vazifesini bildirdiği ölçüde kıymet kazanır. Bilginin irfanla, irfanın ahlâkla, ahlâkın ise amel ve mesuliyetle birleşmesi gerekir. İnsanı yalnızca daha fazla tüketen, daha fazla kazanan ve daha rahat yaşayan bir varlık hâline getiren eğitim anlayışı, İslâm’ın murad ettiği insan tipini meydana getiremez. İslâm’ın hedefi; bilen, bildiğini yaşayan, ne için yaşadığını kavrayan ve hayatını ilâhî ölçüye göre tanzim eden şahsiyettir.

Yüce Allah insanı “Rab” isminin tecellisiyle terbiye eder. Rab; terbiye eden, yetiştiren, kemâle erdiren mânâlarını ihtiva eder. Müslümanın eğitim meselesine bakışı da buradan başlamalıdır. İnsan başıboş bir varlık değildir. Onun fıtratı, yaratılış gayesi ve kemâle ulaşma istikameti vardır. Bu terbiye yolunun en büyük rehberi ve örneği Allah Resûlü’dür. Ardından sahabe, tâbiîn ve Ehl-i sünnet çizgisi gelir. Asırlar boyunca İslâm medeniyetinin insan, aile, cemiyet, ilim ve devlet telakkisi bu esaslar etrafında şekillenmiştir.

Bugünün meselesi ise bu hakikatleri çağın insanına hangi dil, üslup ve sistem bütünlüğü içerisinde sunacağımızdır. Geçmişi yalnızca tekrar etmek yetmez. Geçmişten kopmak ise daha büyük bir felâkettir. Mesele, asıldan kopmadan zamanın meselelerine cevap verebilecek bir fikir örgüsü ortaya koyabilmektir. Büyük Doğu-İbda fikriyatı tam da burada önem kazanmaktadır. Büyük Doğu’nun açtığı istikamet ve İbda’nın geliştirdiği fikrî örgü içerisinde İslâm’ın insan, cemiyet, devlet, kültür, sanat, iktisat ve eğitim meselelerine dair bütünlüklü bir medeniyet tasavvuru teklif edilmektedir.

Bu fikriyatın ehemmiyeti, meseleyi birtakım sloganlara hapsetmemesidir. “Kur’ân bizim anayasamızdır.” demek, tek başına bir devlet ve cemiyet modeli kurmaya yetmez. Bunun hukukta, eğitimde, iktisatta, şehirleşmede, sanatta, aile hayatında ve devlet teşkilâtında nasıl karşılık bulacağı açıklanmalıdır. “Nasıl?” ve “niçin?” sorularına cevap verilmeden ortaya konulan iddialar, kısa zamanda slogan seviyesine düşer. Bir dünya görüşü ise ferdin gündelik hayatından devletin en üst kurumlarına kadar uzanan bütün sahalara ölçü getirebilmelidir.

Bu sebeple İslâm adına ortaya çıkan her hareketin, modern dünyanın kavramlarını aynen kabul ederek onların içerisine birkaç dinî ifade yerleştirmesi yeterli görülemez. Batılı modernleşmenin meydana getirdiği insan anlayışı, iktisat modeli, eğitim sistemi ve devlet tasavvuru sorgulanmadan yapılacak düzenlemeler, çoğu zaman mevcut sistemin dinî kavramlarla süslenmesinden ibaret kalır. Türkiye’de uzun yıllardır yaşanan temel sıkıntılardan biri de budur. Batıcı ve laik sistemin kurduğu çerçeve korunurken onun içerisine birtakım dinî unsurlar yerleştirilmekte, fakat sistemin insan ve toplum tasavvuru esaslı biçimde tartışmaya açılmamaktadır.

Benzer bir problem, İslâm düşüncesini Batılı akademik kalıplara mahkûm eden kimi ilâhiyat çevrelerinde de görülmektedir. Oryantalist literatürün kavramlarıyla İslâm’ı yeniden tarif ve tahrif etmeye çalışan sığ anlayışlar, zaman zaman geleneği ve Ehl-i sünnet birikimini bir yük gibi görmektedir. Mezhep ve siyasî çizgiler arasındaki tartışmalarda da ölçü, şahıs veya aidiyet değil; Kur’ân, sünnet ve Ehl-i sünnetin ana istikameti olmalıdır.

Bugünkü eğitim sistemi, bu büyük fikrî problemin en görünür sahalarından biridir. Eğitim fıtrata, İslâm’a ve milletin tarihî hafızasına göre tanzim edilmediğinde çocuk, kendi medeniyetinden habersiz yetişmektedir. Bir çocuk yıllarca okul sıralarında bulunmasına rağmen niçin yaratıldığını, mensup olduğu medeniyetin hangi değerler üzerine yükseldiğini ve hayatta neyi ölçü alması gerektiğini öğrenemiyorsa burada ciddi bir eğitim buhranı vardır.

Üstelik bugünkü genç yalnızca okulun tesiri altında değildir. Telefon ekranı, sosyal medya, dijital oyunlar, küresel eğlence sektörü, reklamlar ve popüler kültür, çocuğun zihnini günün neredeyse her saatinde kuşatmaktadır. Küresel sistem, ideal insanı büyük ölçüde tüketen, haz peşinde koşan, sürekli eğlenen ve kendisini herhangi bir aşkın ölçüyle sınırlandırmak istemeyen bir fert olarak sunmaktadır. Böyle bir ortamda aile ile okulun çocuğa aynı istikameti gösterememesi, büyük bir şahsiyet krizine yol açmaktadır.

Muhafazakâr siyaset de bu meselede ciddi bir muhasebe yapmak zorundadır. İktidar olmak ile bir medeniyet inşa etmek aynı şey değildir. Yollar, köprüler, hastaneler ve teknolojik yatırımlar elbette önemlidir. Fakat eğitim sistemi aynı insan tipini üretmeye devam ediyor, kültür dünyası başka merkezlerin tesirinde kalıyor, aile çözülüyor ve gençlik kendi tarihine yabancılaşıyorsa maddî kalkınma tek başına kurtuluş getirmez. Konformist muhafazakârlık, mevcut düzen içerisinde mevki sahibi olmakla yetindiği müddetçe çürümenin önüne geçemez. Hatta farkında olmadan o çarkın bir dişlisi hâline gelebilir.

Baştan sona yeni bir maarif tasavvuruna duyulan ihtiyaç, her gün kendini dayatıyor. “Maarif, irfan, Rab, mürebbi, talebe, ilim, âlim, ders, müderris, medrese, mektep ve muallim” kavramlarının ifade ettiği dünya yeniden düşünülmelidir. Eğitim, insanı yalnızca meslek sahibi yapan bir mekanizma olmaktan çıkarılıp şahsiyet inşa eden bir terbiye düzeni hâline getirilmelidir.

İlkokuldan itibaren yaş seviyesine uygun şekilde İslâmî ilimler, siyer, ahlâk, âdâb-ı muaşeret, medeniyet tarihi ve temel düşünce eğitimi verilmelidir. Çocuk yalnızca matematik problemi çözen veya sınav sorusu cevaplayan bir öğrenci olarak görülmemelidir. Büyüklerine nasıl davranacağını, komşuluk hukukunu, sofra âdâbını, sözün kıymetini, emaneti, merhameti, cesareti, iffeti, çalışmayı ve mesuliyeti öğrenmelidir. Bunlar okulun tâli meseleleri değil, eğitimin merkezidir.

Aynı şekilde öğretmenlik de sıradan bir memuriyet anlayışından kurtarılmalıdır. Muallim, bilgi aktaran görevli olmanın ötesinde, şahsiyet yetiştiren bir mürebbi olarak görülmelidir. Bunun için öğretmen yetiştiren kurumların da yeniden ele alınması gerekir. Öğretmen, kendi medeniyetini, tarihini, dinini ve kültürünü tanımadan öğrencisine istikamet veremez. Eğitim reformunun başlangıç noktalarından biri, bu sebeple muallimin yeniden inşası olmalıdır.

Köy okullarının yeniden açılması, eğitimin mahallî şartlara göre çeşitlendirilmesi ve meslek okullarının güçlendirilmesi de zarurîdir. Her çocuğu aynı kalıptan geçirip üniversite kapısına yığan sistem terk edilmelidir. Anadolu’nun bir köyündeki okul ile büyük bir sanayi şehrindeki okulun ihtiyaçları aynı değildir. Tarım bölgesindeki öğrenci ziraatla, hayvancılıkla ve toprağın imkânlarıyla tanıştırılmalı; sanayi bölgesindeki genç üretim ve teknik sahalara yönlendirilmeli, kabiliyetler küçük yaşlardan itibaren keşfedilmelidir.

Bugünkü sistemin en büyük yanlışlarından biri, başarıyı diploma ve sınav puanıyla ölçmesidir. Hâlbuki eğitim sisteminin asıl sorusu şudur: Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Kendi tarihini bilen, iman sahibi, ahlâklı, üretken, cesur, estetik idraki gelişmiş, ailesine ve cemiyetine karşı mesuliyet duyan bir insan mı? Yoksa sınav kazanabilen, diploma toplayan fakat ne için yaşadığını bilmeyen bir insan mı?

Bu soru cevaplanmadan hiçbir eğitim reformu gerçek mânâda başarıya ulaşamaz. Çünkü eğitim meselesinin temelinde insan telakkisi vardır. İnsan tarifiniz yanlışsa eğitim modeliniz de yanlış olacaktır. İnsan yalnızca ekonomik üretim unsuruna indirgenirse okul fabrikaya, öğrenci ürüne, öğretmen teknisyene dönüşür. İslâm ise insanı Allah’ın yeryüzündeki mesul kulu olarak ele alır. Dolayısıyla İslâmî maarif anlayışında merkezde piyasanın talebi değil, insanın fıtratı ve kulluk mesuliyeti bulunmalıdır.

İyiyi, güzeli ve doğruyu birbirinden koparmadan bir fikir ve hayat sistemi hâlinde ortaya koyacak rehberliğe bugün her zamankinden fazla ihtiyaç vardır. Büyük Doğu-İbda fikriyatının üzerinde durulması gereken tarafı da budur. Ferdin iç dünyasından cemiyet düzenine, kültürden siyasete, eğitimden iktisada kadar uzanan bir bütünlük arayışı ortaya koymaktadır. Bugün bu çapta İslâmî bir medeniyet ve devlet tasavvuru iddiasında bulunan her hareketin de aynı şekilde bütün sahalara dair ne teklif ettiğini açıkça ortaya koyması gerekir. Maariften hukuka, kültürden sanata, aileden ekonomiye kadar bütün sahalar aynı istikamet içerisinde ele alınmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı, kendi özüne yabancı nesiller yetiştiren bir eğitim düzenini sürdürmek değil; ilimle irfanı, ahlâkla aksiyonu ve imanla hayatı yeniden meczedecek bir maarif hamlesidir. Bunun için vakit kaybetmeden yeni bir insan, yeni bir cemiyet ve yeni bir medeniyet tasavvurunun inşasına yönelmek gerekir.

Bir an evvel.

Aylık Baran Dergisi 56. Sayı Ekim 2026