Teşkilât, fizikî bir faaliyet olarak “nasıl” sorusuna cevap iken bunun yürütücü kanadı “niçin” ise teşkilâtlı olma veya teşkilât ruhudur. Buna akıl ve ruh kanatlarının birlikteliği de diyebiliriz. Geniş bir alana sirayet eden bu anlayış hiç kimsenin emeğini israf etmeden enerjilerin bir havuzda toplanmasına yol açar. Asıl ve asla giden yol kaybedilirse ortalıkta tabela teşkilatlardan başka bir şey kalmayacağını da belirtelim.
Giriş
İslâm, teslim olduğumuz ve selamete erdiğimiz, Allah katındaki tek dindir. Büyük Doğu-İbda ise çağımızdaki İslâm’a muhatap anlayıştır. Büyük Doğu, İslâm ruhunun eşya ve hadiseler karşısında “nasıl” tavrı, İbda ise onun taşıyıcısı “niçin” kanatları olarak bir ayniyetin iki kanadıdır. BD-İBDA, iç ve dış oluş, dikey ve yatayda aynı anda yürür; “İslâm inkılâbı” ise Necip Fazıl’ın çokça zikrettiği Büyük Doğu ideoloji temelinde toplumun değişmesi ve dönüşmesidir.
İnsan sosyal ve siyasî bir varlıktır. Bu da ideoloji, hayat tarzı, toplum projesi şartı demektir. O da teşkilât ve kadro zaruretidir. İslâm’ın “salih amel” emrine de tekabül eden aksiyon demektir. Amelsiz hayat olmaz ve Allah’ın en sevdiği amellerin başında cihad gelir. Bu da her nefes alışta ve her adım atışta taşımamız gereken şehitlik şuuruyla iman tazelememiz demektir.
Çağımızda Müslümanın elbette bir duruşu olacaktır. Müslüman, bâtıl fikir akımlarıyla elbette cihad üzere hesaplaşacaktır. Zira karşıt fikir akımlarıyla evinde, sokakta, okulda, işyerinde muhatap olacaktır. Bir Müslüman evini, ailesini, sokağını, mektebini vs. korumak ihtiyacı hissedecektir.
Teşkilâtımız
İşin fikir ve ruh kısmına dair yukarıdaki kısa bir girişten sonra teşkilât ve kadrolaşma üzerinde durmalıyız. Zira teşkilâtlanma, İslâm’ın “cemiyet dini” vasfının gereğidir. İslâm dışı fikir ve yapılara karşı teşkilatlanma önce fikir ve ideolojiyi kuşanmayla mümkündür. Bunun da Müslümanlar için planlanmış, bin bir çile ile örgüleştirilmiş, Büyük Doğu-İbda ideolojiyle olacağı ise apaçıktır. İdeolojiden hareketle teşkilât ve kadronun “nasıl”ını çerçevelemek, böylece aksiyon alanımızı bulmak, kul olarak memuriyet ve mesuliyetimizi yerine getirmektir. BD-İBDA İslâm’a muhatap anlayışı bunun vasıtasıdır, vasıta sistemdir. Bu vasıta sistem aynı zamanda varlık sebebimiz (Allah’a ibadet için yaratıldık) ve varoluş ıstırabımıza tercümandır.
Varoluş çilesini çekmek lazım. Zaten hiçbir çile çekmeye razı olmayan daha büyük çileye, ruhî bir boşluğa düşer ve devamlı maddî zevkler peşinde yok olur gider. Demek ki teşkilât ve aksiyonumuzu bulmamız ve “kurtarıcı fikir” etrafında kenetlenmemiz, kendi kurtuluşumuz içindir. Demek ki “kurtarıcı fikir” ve onun etrafında örgütlenme, hayatın anlamını ve aksiyon alanını bulmak için çok değerli bir vasıtadır.
Teşkilât ve teşkilatçılık çok geniş bir sahaya yayılır. İçtimaî, siyasî, ahlâkî, iktisadî vs. her alanda olabilir. Teşkilatçılık, tabeladan önce gelen teşkilat ruhudur ve her kalıba girme ve her manivelayı kullanma kabiliyetidir. İdeolocya ve İhtilal eserinde bu bahisleri çerçeveleyen Salih Mirzabeyoğlu “her türlü araçla mücadele” derken, hayatın geniş bir alana ait olduğunu ve Müslümanın “gerektiği yerde gerekeni yapma” ilkesine göre davranarak her alanı İslâm’ın hasrına alacağını söyler. Zaten ideolojinin “ferdin ve toplumun inşasında gerekli fikirler manzumesi” tanımı da bunu icap ettirir. Bu aynı zamanda hiçbir kimseyi boş bırakmaz ve aksiyon alanı bulamama gibi bir mazeret vermez. İman davasının “olmuş bitmiş bir şey değil, her an yenileniş” olduğu ve bu minvalde “Allah son nefeste iman ve Kur’an’dan ayırmasın!” duası bizi, iş ve faaliyet alanının gerekliliğine götürür.
1.1. Teşkilatlanma Tarzımız – Büro-Cepheleşme İlkeleri
Müslümanlara ait bütün teşkilâtlarının bir çatı altında toplanması şart değildir, ancak bütün faaliyetlerin bir havuza akmasının sağlanması gerekir. Salih Mirzabeyoğlu İbda Diyalektiği eserinin Büyük İslâm Stratejisi bahsinde, Müslümanların kendi kendisinden ibaret faaliyetlerin ona şemsiye olacak bir ideoloji sayesinde içtimaî planda bir mana ve faydaya dönüşeceğini ifade eder. Farklı alanlarda ve farklı teşkilâtlarda olan faaliyetler bir havuza akacak bir gaye ve hedefe erdi mi, fizikî birlik olmasa da manevî birlik sağlanmış olur ki teşkilâtçılığın da esası budur. Zira fizikî birliktelik olmasa bile aynı gaye ve hedef için birbirimizi tahkim edebiliriz. Ana stratejimiz bu olmalı, ondan sonra bütün sahadaki imkânlar, taktik kıvrılışlar bu stratejiye göre düzenlenmelidir. Böylece her Müslümanın emeği zayi olmayacak ve İslâm binasının inşasında bir rolü bulunacaktır. Yani İslâm toplumunda işe yaramayan eleman olamaz, asalak sınıfı da hayat bulamaz. İşe yaramaz insan yoktur, yerini bulamayan insan vardır.
Bu ana stratejinin idrakinde olan siyasî, edebî, fikrî ve ilmî faaliyet sahiplerinin, mevzularını Büyük Doğu-İbda ideolojik “vahid-birim”lerine bağlamayı bilmeleri gerekir. Kendi başına küçük beylikler ilanı veya şahsî nüfuz peşinde koşmak yerine ideolojiye irca ve ithal edebilmek, o vahidin bütün vasıflarına iştirak ederek hem kendini bütünleyebilmek ve mevzuunu zenginleştirmeye, ayrıca güç birliğine (cemaat) yol açar. Böylece dolup taşan bir havuz yani teorik dil alanı genişlemesi ve topluma mal edilmesine yol açılır. Bu şekilde “aydınlararası imece” ile kenetlenen bir cemaat ve “topluluk hakikati”nin tecellisi olur. Sinema kalabalığı veya tribün seyircisi gibi bir kitle değil, gerçek aydınlar tabakası meydana gelir. İslâm’ın mesajı da yedi iklim dört bucağa ulaşır.
Böyle bir stratejimiz olmazsa başkalarının stratejisine alet oluruz, oryantalistlerin planlarına yem oluruz. Bir misal vermek istiyorum. Amerika’daki kuruluşlar bizdeki veya Müslüman dünyadaki ilim adamlarına araştırma yaptırıyorlar. “İslâm’ın şu konudaki görüşü nedir, Müslüman toplumların düşünce ve tepkileri nelerdir?” gibi. Bunlar İslâmî zaviyeden araştırılıyor, ancak Amerika’da bir merkezde toplanan bu birbirinden habersiz araştırmalar, onların ana stratejilerine göre dizayn ediliyor ve oradan İslâm ülkelerine yönelik planlamalar yapılıyor. Bu misal bize, kendi ana stratejimizin olması ve ona göre faaliyetlerimizi yürütmemiz gerekliliğini ihtar ediyor.
Öte yandan şuur seviyemizin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişebileceğine nazaran böyle bir çatı ifadesi “Kurtuluş Yolu”na nispetimizi her daim muhafaza etmek, dağınıklığı gidereceği gibi araştırma sahiplerine de gereken bir pusula rolündedir.
1.2. Cepheleşme/Bürolaşmanın Yerine Getirilmesi
Cepheleşme/bürolaşma, bir ideolojiye nisbetle hatası-sevabı kendine ait her alanda faaliyetler yürütmektir. Demek ki hayatın bütün sahalarında söz sahibi olmak için kendi alanını bulmak gerekir. Cepheleşme, genelde kanun çerçevesinde faaliyet alanını bulurken ihtilal-inkılâpçı bir örgütün yapısı ve düşmanın tavrı da kanun dışı faaliyetleri de zorunlu kılabilir. Neticede kanunî, kanun dışı ayırımlardan ziyade bir dünya görüşü mensuplarının hayatın her şubesine cevap verir, kadrolaşma içinde olması gerekir.
Söylem ve retorik İbdacılığına karşı gerçek İbdacılardan oluşacak böyle bir kadro olmazsa İslâm İnkılâbı/Başyücelik Devleti vücut bulamaz. Hayalle devrimcilik olmayacağı gibi hayatın her alanı doldurulamazsa boşlukları başkaları dolduracaktır. Bugün yapay zekâ ve sairden şikayet ediyoruz, ama oyuncu ve etkin olmanın şartları nelerdir ve ne yapmalıyız noktasında çok az şey yapıyoruz.
2. Kadromuzun Vasıfları
Bir tez, bir mevzu, bir branş sahibi olması gereken kadro adayı bununla birlikte kendi fikrinin sıçrama taşı olarak devamlı düşmanını/karşıtını takip etmelidir. Müslüman için yeryüzü fetih alanı olduğuna göre kadro adayını da motive edecek ve daha ileriye gitmesini sağlayacak hedefleri her zaman olmalıdır. Kendi iç tekamülünü “kesiksiz oluş” halinde sağlarken imanın dış planda tezahürü için bâtıl fikirleri her daim muhasebe etmelidir.
İslâm inkılâbı kadrosu her şartta davasında ısrarcı ve takipçi, fevkalade açıkgöz bir diyalektik sahibi olacaktır. Hatta yüzsüz denecek şekilde ısrarcı ve takipçi olacak. Bu papağanvari tekrarcı manasına değil, davasının tezlerini her yeni şartta ileri sürecek bir esnekliği, esas sabit iken hareketli bir diyalektiğe sahip olmak demektir.
Öte yandan aydınlar arası imece meydana getirilecektir. Bu, önce dar bir çerçevede olsa bile bu anlayış tesisinden sonra kartopu misali büyüyecektir. Ancak kesinlikle “körler sağırlar birbirini ağrılar” tarzına dönmeyecektir. Zira mesele konuşarak, dayanışmalı fikir oluşumu kurulacak ve fikrî gelişim/tekâmül karşılıklı sağlanacaktır. Her mevzu velev ki aleyhinde olsun davasına sıçrama taşı yapılabilecektir.
Batı tefekkürünü yakından takip edecek, onları kendi içinden yakalayarak kendi bünyesinde zehri şifaya döndürmek için önce muhasebe sonra muhakeme edilmelidir. BD-İBDA’dan aldığı eleştirileri klişe halinde kullanarak düşmanına üstünlük taslamanın nefsaniyetine girmeden, kendi oluşuyla ifadeye geçmelidir. Zira anlamadan anlatamazsın!
Sonuç
Teşkilât, fizikî bir faaliyet olarak “nasıl” sorusuna cevap iken bunun yürütücü kanadı “niçin” ise teşkilâtlı olma veya teşkilât ruhudur. Buna akıl ve ruh kanatlarının birlikteliği de diyebiliriz. Geniş bir alana sirayet eden bu anlayış hiç kimsenin emeğini israf etmeden enerjilerin bir havuzda toplanmasına yol açar. Asıl ve asla giden yol kaybedilirse ortalıkta tabela teşkilatlardan başka bir şey kalmayacağını da belirtelim.
Aylık Baran Dergisi 57. Sayı Ekim 2026