İnsanın asıl kumaşı, iddiasını taşırken takındığı tavırda, özellikle de gücü yettiğini düşündüğü veya kendine mecbur gördüğü kimselere karşı sergilediği muamelede belli olur. Hakikat dediğimiz cevher, gelişigüzel her kaba sığmaz; sığmaya zorlandığında ise ya kabı çatlatır ya da o kabın şekilsizliği içinde kendini paralar

Bir insanın kalibresini ölçmek için onun en büyük iddialarına, kurduğu parlak cümlelere yahut “uğrunda çalıştığı şeyin büyüklüğüne” bakmak çoğu zaman yanıltıcı bir netice verir. İnsanın asıl kumaşı, iddiasını taşırken takındığı tavırda, özellikle de gücü yettiğini düşündüğü veya kendine mecbur gördüğü kimselere karşı sergilediği muamelede belli olur. Hakikat dediğimiz cevher, gelişigüzel her kaba sığmaz; sığmaya zorlandığında ise ya kabı çatlatır ya da o kabın şekilsizliği içinde kendini paralar.

Bugün cemiyet olarak yaşadığımız en derin ıstırapların ön sıralarında, en mukaddes hakikatlerin, kendi nefsinin en basit kabalıklarını dahi yontamamış ellerde birer tahakküm sopasına dönüştürülmesi gelir.

Hayatın garip bir cilvesidir; bazen kaderin ördüğü görünmez ağlar, normal şartlarda aynı sokaktan bile geçmeyecek insanları aynı çatının altına toplar…

Bu bazen bir öğretmenler odası, bazen bir fabrika tezgâhı, bazen bir şantiye köşesi olabilir.

Veya başka bir yer…

Aslında bu karşılaşmalar, her ferdin kendi nefsini başkasının varlığıyla terbiye etmesi için muazzam bir imkân sayılabilir. Lakin “estetik yoksunluk” devreye girdiğinde, bu mecburiyet meclisleri çekilmez bir hâl alabilir...

Şecaati kadar zarafetiyle de nam salmış İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlunu’nun külliyat boyunca sıklıkla vurguladığı “nezaket, en kolay yapılan şeydir” hikmeti, yapmacık hareketlere gerek duyulmaksızın tüttürülen bir edayı ifade eder. Hakiki manada temellük etmiş, (içselleştirilmiş) bir idrakin ürünü olan bu tutum, ruhun yüklerinden arınmış tabiliği sayesinde insan fıtratına en uygun ve en zahmetsiz erdem olarak kendini gösterir...

Öte taraftan, ruhunun dehlizlerinde “estetik”ten pay kapmamış şuurların sığındığı çok bilindik bir liman vardır: “Dobralık”… Dilinin ölçüsüzlüğünü, sesinin yüksekliğini ve muhatabının haysiyetini hiçe sayan pervasızlığını "benim kalbim temiz, ne varsa dilimde var!" diyerek meşrulaştırmaya çalışan bu kaba softa mizacı, aslında kendi ruhî akametinin üzerini örtmektedir.

Çünkü karşısında durulan şey olarak zarafet; öfkeyi yutmayı, kelimeyi tartmayı, nefsin her şeyi ezip geçmek isteyen ilkel iştahına gem vurmayı gerektirir.

Bunlara göre nezaket değil; kabalık dünyanın en kolay işidir!

Kendini tutmaya, haddini bilmeye ve başkasının sınırına hürmet etmeye üşenen ham ruhlar, bu zaafı bir fazilet gibi paketleyip adına da “mertlik”, “samimiyet” filan koyarlar!.. Oysa insanın içinden geçen her “düşünce”yi olduğu gibi dışarıya kusması samimiyet olsaydı, edep ve haya kavramlarına lüzum kalmazdı…

Dışarıda, hayatın olağan akışı içinde karşılaşsa yüzüne bile bakılmayacak, selam bile verilmeyecek tiplerin, “ortak aidiyet” şemsiyesini birbirlerine karşı bir dokunulmazlık zırhı gibi kuşanması ise tam bir fecaattir. İş bu “ortak şey”in hatırına gösterilen sabrı ve sükûtu kendi kerametinden bilen nobran tip, pervasızlaştıkça pervasızlaşır. Üstelik muhatabının nezaketinden doğan vaziyetini de bir zayıflık emaresi sayar… Kendi eksikliğini, meclisteki bir başkasının kusurunu teşhir ederek kapatmaya çalışır. Halbuki, başkasının mahremiyetine ve onuruna yapılan her kaba müdahale, aslında müdahale edenin kendi içindeki değersizlik hissini bastırma çabasıdır. Hesapta, yakınlık arttıkça hürmetin ve dikkatin de artması lazım!..

İslâm hikemiyatında ahlâk, sadece doğru ile yanlışı ayırt eden kuru bir kaideler bütünü olarak kalmaz; aynı zamanda doğruyu en zarif, en ölçülü ve en güzel biçimde hayata geçirme sanatıdır. Bunun için ahlâk ilmi, insan ruhundaki kemali, ressamın tablosundaki renklerin ve çizgilerin kusursuz uyumuna benzetir. Ruhunda bu uyumu yakalayamamış ham yobaz-kaba softanın, hakikat adına kopardığı her gürültü, o tabloya atılmış kaba bir fırça darbesi gibi sırıtır.

Estetik, bir süs veya fazladan bir lüks olmaktan çok öte, hakikatin dünyadaki elbisesidir. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ömrü boyunca hasretini çektiği ve rüyasını gördüğü bu "billur saray", yalnızca sağlam taşlarla inşa edilmez… O taşların her birinin ilmek ilmek işlenmesi, incelikle yontulması da şarttır.

İnsanın başkasını düzeltmeye kalkmadan evvel kendi içindeki eğrilikleri doğrultması, kadim irfanımızın en temel umdesidir. Sıkça karşımıza çıkan "nefs muhasebesi" ve "oluş" meselesi, insanın kendi hamlığından kurtulup kemal basamaklarını tırmanması sürecidir. Kendi nefsiyle kavgası olmayan, kendi sesinin çirkinliğini duymayan ve kendi tavrının ağırlığını tartamayan birinin, dış dünyaya nizam vermeye kalkması gülünç bir tezat oluşturur. İçtimaî münasebetlerdeki zarafeti "dünyevî bir riyakârlık" gibi görüp burun kıvıranlar, aslında o zarafetin gerektirdiği nefs terbiyesinden kaçanlardır.

Netice itibarıyla, kaderin bir araya getirdiği insanların birbirlerine tahammül etmek zorunda kaldıkları boğucu iklimi değiştirecek olan şey, nezaketin yeniden bir fazilet ölçüsü olarak başköşeye oturtulmasıdır.

Tabii, bir şeyi "bilmek" başka, "yapabilmek" başka...

Kabalık ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsın ne kadar hakikat maskesi takarsa taksın, nihayetinde kendi sığlığında boğulmaya mahkûmdur.

Hani o, soru sorarken kendisinden istemsiz bir ses çıkan kadının rencide olmaması için “Yüksek sesle söyle! Benim kulağım işitmiyor” diyerek adını “sağır”a çıkaran Veli nerede; bugünün “ben lafımı esirgemem” diyen, bir sineği öldürmek için muhatabının alnına balyozla vurmayı marifet sayan samimi öküzler nerede?

Onlar hep başkalarıdır zaten!..