Ve onlardan biri de amel sahibi âlim ve kâmil fazilet sahibi Mevlâ Hayreddin Halil bin Kasım el-Hâcc Safâ’dır.

Sözü edilen faziletli zat, menkıbeleri derleyen Taşköprizâde’nin icazetlilerinden imiş. Yüce ataları Cengiz Han savaşı sırasında yer değiştirerek Acem ülkesinden Rum diyarına (Anadolu) göç ederler. Gelip Kastamonu bölgesinde yerleşirler. Gelip adı geçen memlekette yerleşen cedleri; keşif ve keramet sahibi, duaları kabul olunan bir kimse imiş. Mahmud, Ahmed, el-Hâcc Safâ ve Kasım adında dört oğlu olup her biri ilimle meşgul olur, fakat henüz gençken vefat ederler.

Evlatlarından adı geçen Hayreddin erdem tahsil edip ilimlerin temellerini kendi memleketinde öğrendikten sonra Bursa şehrine giderek Mevlânâ Beşir-zâde’den okur. Yine Edirne’ye gelip Molla Hüsrev’in kardeşinden ilim tahsil eder. Ardından Mevlânâ Fahreddin’den hadis ve tefsir araştırmalarında bulunur. Buradan Bursa’da Sultaniyye müderrisi olan Fenârî-zâde Sinaneddin’den ilim tahsil edip, sonra çağın âlimlerinden ve devrinin teki olan Molla Yegân’ın hizmetine erişir. Uzun süre onun hizmetinde bulunup tam bir ilim tahsiliyle fazilet mertebesine ulaşır.

O tarihte Kastamonu’da İsmail Beg hâkim olup Kastamonu şehrinde Muzaffereddin Medresesi’ne müderris gerekince, adı geçen İsmail Beg Mevlânâ Yegân’a mektup gönderip bir müderris rica eder. Molla Yegân da talebesinden adı geçen Hayreddin için "Talebemizdir, faziletli ve kâmildir, makamlara layıktır" diye şahitlik ederek kendisini gönderir. Vardığında müderrislik maaşını otuz akçe, hürmeten de Küre-i Nuhâs (Küre bakır madeni) gelirinden elli akçe olmak üzere toplam seksen akçe maaş tayin ederler. Bir süre bu görevi yürütüp bol servet ve çok nimet içinde yaşar.

Bir süre sonra Sultan Mehmed Han adı geçen şehri İsmail Beg’in elinden alıp o memleketi kendi idaresine geçirince, Mevlânâ Küre-i Nuhâs gelirinden tayin edilen elli akçeden feragat eder. Sultan Mehmed Han, Semâniyye medreselerini tamamlayınca Mevlânâ Hayreddin’in kemal, fazilet ve irfanını işittiği için Semâniyye medreselerinden birini kendisine tayin edip davet gönderir. Mevlânâ bu davete icabet etmez. Kabul etmeyince elinde bulunan medresesini de alıp kendisini azlederler. Adil sultan buyurur ki: "Azledilen Molla Hayreddin ne olursa olsun makam arzulayıp adaletli saraya gelecektir, kendisini zorla tutup medreseyi verin." Bu durum Mevlânâ’nın kulağına gelince, artık devlet kapısına makam istemek için gitmekten vazgeçer.

Hal böyle olunca Mevlânâ’nın şehrindeki dostlarından zengin olanlar, onun sefer etmeyişini ve makam istemeye gitmeyişini imkânsızlıktan sanıp borç istemekten çekindiğini düşünürler. Bazıları mallarından on bin akçe ayırıp yanına götürdüklerinde kabul etmeyip şöyle buyurur: "Bundan sonra bize yakışmaz ki Şânı Yüce Allah’ın kapısını bırakıp makam için başkasına ihtiyacımızı arz edelim. Kaldı ki şimdiki halim, makamda olduğum halden derecelerle daha iyidir." Vaz ve nasihatle meşgul olup memleketin zenginleri kendisine büyük bir sevgi gösterir ve bütün ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılarlar imiş.

Söz konusu zat, zikredilen medresede kırk yıl kadar müderrislik yapmıştır. Belagat ilminde ve fesahat alanında eşsiz olup âlimler arasında yüksek faziletiyle meşhur imiş. Aynı şekilde usulde, furuda, hadis ve tefsirde benzersiz; şeriata bağlı, dindar, zâhiri temiz, bâtını pak, tatlı sözlü ve akıcı dilli bir zat idi. Çirkin sözlerden son derece kaçınır, bütün ömrü boyunca dilinden Hak’tan başka bir şey sadır olmaz; daima Hak ile konuşan, sözü doğru ve aklı sağlam bir kimse imiş. Vaktinin çoğunu Kur'an okumakla ve nafile namaz kılmakla geçirir, çokça itikâfa girermiş.

Menkıbeleri toplayan müellif (Taşköprizâde) buyurur ki: Zamanın faziletlilerinden Mevlânâ Hatib-zâde Şeyh Abdürrahim’in halifelerinden Ali adındaki bir dervişten şöyle nakledilir: "Şeyh Abdürrahim İstanbul’un fethinden önce merkebine binip beni de yanına alarak İstanbul’a girdi. Oradaki rahiplerden pek çok kimse ile tartıştı; maneviyatı ve cezbesi sayesinde kırk kadar kimse Müslüman oldu. Fakat kendilerini gizlediler, hatta İstanbul’un fethinde bu kırk kişiden altı tanesi bulunmaktaydı. Şeyh İstanbul’dan çıkıp giderken Taşköprü adındaki kasabaya uğradı ve yanındaki hizmetkarı Ali’ye dedi ki: 'Ey Ali! Burada dindar, şeriata ve takvaya bağlı, kendi yolunda Hatem gibi cömert ulu bir zat vardır. Çok hürmete layık bir azizdir. Sohbetine liyakatimiz olmadığından belki biz acizden kaçınır; yoksa gidip bir miktar ziyaret edip rahatsız ederdik'. Hücrenin dışından bu tür nükteli sözler söyleyip duyurdu.

Şeyhin sözleri Molla Hayreddin’in kulağına gelince elde olmadan kalkıp şeyhi karşıladı, buluşup görüşüp hal hatır sordular. Birbirlerine sınırsız saygı ve ikram göstererek sohbete başladılar. Bir miktar sohbetten sonra vedalaşıp gittiler. Molla Hayreddin bazı dostlarına 'Şeyh hazretleri bize bu üslupla geldiler' diye anlatır imiş."

Sözü edilen zat yaradılışça yumuşak huylu, hakikati araştıran ve inceleyen biri idi. Anlatımının güzelliğinden ve sözlerinin tatlılığından pek çok kimse dersinde hazır bulunup dinler ve lezzet alırdı.

Kıt'a:

Ey fesahat ülkesine malik olan,

Açık ve net anlatım sana Allah’ın bir vergisidir.

Pek çok kimse iki söze sahip olamazken,

Sen nice bin sözü kaleme alırsın!

Not: Bu metni, Muhtesibzâde Mehmed Hâkî’nin Mecma‘u’l-Eşrâf adlı eserinden tercüme ettim.

Kaynak: Muhtesibzâde Mehmed Hâkî, Mecma‘u’l-Eşrâf: Hâkî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz. Mehmet Yunus Yazıcı, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2021, s. 300-302